|
Niçin "Data"
Ahmed Hulûsi
Seyre girdik… Seyredebildiğimizce…
Paylaşmaya çalıştık, dilimiz döndüğünce...
Ama yazdıklarım için “çok ağır ve derin konular, bu
kadarına ne gerek var” dendi!.. Oysa, ben derin
konulara henüz girmemiştim!.. Belki, derin konulara geçiş için
hazırlık aşamasındaki bazı temel ön bilgileri oturtmaya
çalışmaktaydım. Önce işin “hakikati” kavranmalıydı
ki, sonra işin “marifeti”ne sıra gelsin; “Esma
mertebesinin” hangi kanunlara veya sisteme göre “çok
boyutlu tek kare resim olarak” seyri oluşuyor bilinsin…
Demek ki bu konulara ve de KİTABIMIZ yani “Muhteşem
BİLGİ KAYNAĞI” Kurân-ı KERÎM’in işaretlerinin
açılımına bu anlayışlar doğrultusunda daha hiç gerek
yok!.. Çünkü onlar, gerçekten çok derin! Size bu derinlik
hakkında sadece bir örnek vermek istiyorum.
Önce âlim anlayışıyla bir âyet meali:
“Vechini hanif olarak
(bir tanrıya tapınmaksızın, Allah’a şirk koşmaksızın, doğru iman
işlevselliği ile) o tek Din’e doğrult! O Allah fıtratı’na ki,
insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah yaratışına tebdil
(bedel) yoktur (fıtrat değişmez; açığa çıkarmayı dilediği
özelliktir, özel bir ismi ve kemalatı vardır)... İşte bu
(haniflik tabanlı fıtrat dini), Din-i Kayyım’dır (hep
payidar, daim geçerli Sistem’dir)... Fakat insanların
ekseriyeti bilmezler.” (Rûm:
30)
Şimdi de bu âyetin bizim seyrimize göre anlamı:
“Vechini” (holografik gerçeklik temelinde,
hakikatindeki esmâ mertebesi noktanı, ki varlığın o noktadan
projekte olmaktadır) Hanif olarak (varlıkta ikinci
bir yaratıcı düşünmeksizin) O TEK DİN’e (TEK bir
yaratış sistemine –Esmâ mertebesinin “çok boyutlu tek kare
resim” seyrine– yönelt!.. O Allah fıtratına
(Allah’ın esmâsının
işaret ettiği özelliklerle tüm varlığı holografik gerçeklik
sistemiyle programlı olarak var edişine) ki, insanları da
bu sistem üzerine (varlıklarında hakikat noktası mevcut
olarak ve o noktanın projeksiyonu olarak) yaratmıştır.
İşte bu (her birimin kendi hakikat noktasından –rububiyet
mertebesinden– projekte olarak var oluşu) DİN-i KAYYIM’dır
(her an ve ebeden geçerli sistemdir). Fakat insanların
çoğunluğu bilmezler!
“Vech”, varlığın algılanan suretinin derûnundaki
hakikat noktasıdır ki, “ne yana dönersen vechullahı
görürsün” uyarısı buna işaret eder. “Hanîflik”
TEK bir dışında ikinci bir varlık kabul etmemektir.
“Fıtrat”, varlığın oluşturulma programıdır;
seyrimizdeki tespite göre. Allahu âlem!
Bu tür açılımlar çok derin nitelendiğine göre, artık bundan
sonrası için, Nasreddin Hoca’nın yaptığı gibi, “bilenler
bilmeyenlere anlatsın” deyip, yazıları kesmek en doğrusu… Ya
da konuları hafifletmek lâzım… Öyle yapalım öyleyse...
Daha düne kadar, insanlar Güneş’in Dünya’nın etrafında
döndüğünü; Dünya’nın evrenin merkezi olduğunu; bir madde âlem
bir de madde olmayan âlemler olduğunu kabulleniyorlardı.
Şekilcilik, maddecilik, gardıropçuluk tüm toplumları her yönden
teslim almıştı!
İnsan, yiyen, içen, seks yapan ve bu arada bu tür anlayışa
göre şekillenen inançlar doğrultusunda gökteki tanrıya da
tapınırsa, onun gözüne girip cennetine sokulacak bir varlık
olarak kabulleniliyordu.
Bugün sanki çok mu farklı diyeceksiniz belki... Maalesef,
ekseriyet bundan pek farklı görünmüyor bugün de! Bu sebeple,
diğer eserlerimizi değerlendirerek belirli bir düzeyde birikim
edinemeyenlerin, son yazılarımızı kavrayabilmeleri hayli
güçleşmiş görünmektedir...
Rasûlullah (aleyhisselâm) yanlış anlaşıldı çoğunluk
tarafından; asansörle kanatlı atla yanına gidilen bir tanrıya
inanmamızı istediği kabul ediliyor… Günde beş defa gökte bir
yerden bizi seyreden tanrının huzuruna çıkılıyor! Günde beş defa
huzuruna çıkıp tapınan ve tapınmayanların hesabını tutuyor gökte
bir yerden bizi seyrederken... Ya da yılda bir ay açlık ve
susuzlukla sınıyor kendisine inananları...
Neyse; gerisini çok iyi biliyor, çevrenizde seyrediyorsunuz…
Kesin bir gerçek var ki... Mecazlardan hakikate
uzanabilmek için, beynin mutlaka yeni açılımlar kazanması ve
bilmediklerini fark etmesi gerekir. Bunu da eskiyi tekrarlayarak
elde edemezsiniz!
Bildiğiniz kelimelerle bilmediklerinizi anlamaya çalışırsanız
bunu çok ama çok zor başarırsınız!
Yeni bir anlayış için yeni bir kelime gerekir beyin
çalışmasında. Böylece de beyindeki eski bazı girdiler, o
kelime çevresinde yeni gelen verilerle birlikte yeni bir
bütünlük sağlayarak yeni bir kavrayış getirir.
Aksi takdirde, beynin çalışma yapısı gereği, kelime ve
isimlere karşılık, hep, ilk algılandıkları anki kavramlar
değerlendirilir, onlara uygun imajlar oluşturulur!
Meselâ, daha okula yeni başladığınız yıllarda, “nokta”
kelimesi bir imlâ işareti olarak “ . ” şeklinde kayda
girmiştir beyninizde… Şimdi ne kadar tasavvufî anlayıştaki
“NOKTA”dan söz edilerek işaret yollu bir şey anlatılmaya
çalışılırsa çalışılsın, bu kelimenin geçtiği her yerde, ister
istemez “ . ” tasavvuru beyninizde canlanacaktır. Ama
küçük, ama çok büyük bir “ . ” !
Eğer bu misâlle bir şeyler anlatabildiysem, buna göre,
bildiğiniz pek çok tasavvufî tâbire karşılık içinde bulunduğunuz
durumu genişletebilirsiniz.
Beynin bu çalışma sistemini bildiğimizden dolayı biz, ilk
olarak “ALLAH ismiyle işaret edilen”
tanımlamasıyla “ezberleri bozma” çalışmasına başlamıştık…
O, hiçbir insan veya yaratılmışın hayal veya
tasavvurunun, havsalasının alamayacağı, “ALLAH” ismiyle
işaret edilen!..
O öyle bir “ALLAH” ismiyle işaret edilen ki, “İLMİ”indeki
“DATA”larından bir “DATA”da “esmâ”sıyla, “Hakikat-i Muhammedî”yi
irsâl eylemiş, O’nunla “esmâ”sını seyreylemiş!.
“ESM” kısaca “isimler” demektir. Yani, “Esmâ”
kelimesi ile “ALLAH” adıyla işaret edilene ait olarak
bildirilmiş çeşitli “ÖZELLİKLER”e işaret edilir…
Bu “özellikler”, ayrı ayrı şeyler olmayıp; TEK BİR varlıkta
bulunan, değişik işlevlerin açığa çıkmasına kaynak olan
özelliklerdir.
İşte “Esmâ mertebesi” dendiğinde, sayısız özellikler
sahibi TEK’ten söz edilir. “Es Samed, el Vahid”
gibi tanımlamalar bu “TEK”liğe işaret ederler.
TEK’in kendisinden her “AN” açığa çıkan (irsâl
olan) sayısız özelliklerinden “münezzeh” oluşuna işaret
etmek muradıyla, bu konuları işlerken yeni bir ezber bozucu
olarak da “veri” veya “henüz işlenmemiş salt bilgi”
anlamına gelen “DATA” tâbirini kullandık... Birçoklarına
yabancı gelse de, aslında “data” tâbiri, günümüzde batılı
pek çok araştırmacı bilim adamının yayınladığı eserlerinde,
evrenin özündeki, onu meydana getiren “bilgi” anlamına
yaygın biçimde kullanılmaktadır.
Bize göre, bazı yanlış anlamaları en kısa yoldan ortadan
kaldıracak bir çözümdür bu… Zira, “Uluhiyet”i dolayısıyla
“ALLAH” adıyla işaret edilmesi ve her mertebede
Kendisinin gayrı olmayışı, pek çok kişinin zannında,
“Esmâ mertebesinin” bir tür “tanrı-ilah”
şeklinde anlaşılmasına yol açmıştır. Dolayısıyla, hem
şartlanmışlıklar ötesinde beyinlerde yeni açılımlar sağlaması
bakımından hem de din bilgisinin modern bilimsel veriler
ışığında hayalden uzak, güncel verilerle gerçekçi biçimde
değerlendirilmesi ve doğru anlaşılabilmesi bakımından önemlidir
bu yeni açılım!
Ne var ki, geçmişte ve günümüzde bu konuda belirli bir temele
sahip olmayan pek çok kişi hayrete düşmüş; “Esmâ”
mertebesini “Allah’ın
Zâtı” sanmıştır. Ve dahi sanılmıştır ki, varlığını “Esmâ”
mertebesinden Rububiyet hakikatine dayalı bir şekilde
alması hasebiyle, nefs-birim, “ALLAH” adıyla işaret
edilendir; her şey “ALLAH”tır!!!
Heyhât!.. Bu tür zanlar hep o “tanrı”
varsayımlarının ürünleridir...
Oysa… “ALLAH”, “ALLAH”tır… Evren içre evrenler
ve bilinen bilinmeyen her şey yalnızca bir “AN” içre
“var” olup, sonrasında “yok” olan tek bir tecellî
içinde yer alan bir figürden başka bir şey değildir!
“Kaldır başını göğe bak; sonra bir daha kaldır başını göğe
bak...” diye uyarır Kurân.
Kaldıramıyorsan başını göğün sonsuzluğuna, önündeki TV
ekranından, bilgisayarının monitöründen bak; galaksilerin,
evrenin sonsuzluğunu hissetmeye çalış!
Bu muhteşem sonsuzluk ifade eden yaratış mucizesi içinde,
Dünya’n da, Berzahın da, cehennemin de, cennetin de bir hiç
mesabesinde kaldığını düşünebilen; “her şey Allah’tır!”
diyebilir mi hiç?
Evet, “DATA” ismiyle işaret ettiğimiz, öyle bir
“GERÇEKLİK”tir ki, İlmi “ZÂT”ın ilminden gelir;
“esmâ”sı, yani sayısız isimlerle işaret edilen varlığındaki
özelliklerin sonucu, dilemesiyle açığa çıkar her “AN”
yeni bir “şan”
şeklinde “çok boyutlu tek kare resim” olarak...
“DATA”yı biraz daha açıklamaya çalışırsak, diyebiliriz
ki, açığa çıkmamış haliyle “Esmâ mertebesi”!
Şu anlatımla biraz daha açmaya çalışayım:
Bir an “var” olup, bir an sonra “yok” olan
“çok boyutlu tek kare resim” dediğimiz esmâ tecellîsini
düşünüp hissetmeye çalışın… Bir an “var”, sonra “yok”!..
İşte tam bu noktada durun! O “yok” oluş anında, hiçbir
esmâ özelliği açığa çıkmamış “mutlak yokluk” hâli…
Ama, “var” oluş anında ortaya çıkan tüm esmâyı da kendi
varlığında barındıran bir yokluk hali! “DATA” kelimesiyle
işaret etmeye çalıştığımız bu… (Araştırmacı bilim adamlarının
bir kısmı buna “hâl”, “durum” anlamlarına gelen
“state” tabirini de kullanmaktadırlar batıda...)
“Âmâ” mertebesi denerek “DATA”nın işte bu hâli
kastediliyor gerçekte müşahedemize göre. Yani, “Esmâ
mertebesi” diye işaret edilen özelliklerin açığa çıkmamış,
görünmez, karanlıkta olduğu “AN”! (Hâlbuki şartlanmamıza
göre “âmâ” denince “kör, göremeyen” diye bir kavram
düşünürüz...)
“Rabbimiz biz yaratılmazdan önce neredeydi?” sorusuna,
“Altında ve üstünde hava olmayan âmâda idi!” açıklamasını
hatırlayın!
İşte “NOKTA” ismiyle işaret edilmiş olanı “DATA”
diye adlandırdığımızda; “Hakikat-i Muhammedî” veya “İNSAN”
veya “El İnsan-ı Kâmil” isimleriyle “Esmâ”
mertebesi anlatılmak istenmiştir.
Ne var ki burada dikkat edilmesi gereken çok ince ve hassas
bir nokta söz konusudur!
DİKKAT!
Bu konuda beyin, verilerini değerlendirirken, kelimeler
esfeli safiliyni şartları yüzünden kayma yapıp, yanlış
fikirler de üretebilir. Şöyle ki, beyin, çalışma sistemi gereği,
her fikri, tasavvur dediğimiz “imgeleme” işlevi
sonucunda, bilinçte açığa çıkartmaktadır. Bu yüzden de
kafanızda düşündüğünüz her fikir bir şekille sûretlenir.
Oysa, “Hakikat” sûretsizdir! Sûret, “hakikat”in değil,
sizin algı biçiminizin bir ürünüdür.
İşte bu hassas nokta yüzündendir ki: bu konu, yanlış bir
değerlendirmeyle şu şekilde anlaşılmamalıdır:
“DATA vardır “Esmâ mertebesi” olan… Ama bu “DATA” gibi
sayısız “DATA”lar vardır “İLMULLAH”ta…
Bu “DATA”da o ”İLMULLAH”taki
sayısız “DATA”lar okyanusunda yüzmekte olan “DATA”lardan bir “DATA”dır!”
Hayır, anlatılmak istenen gerçek asla bu değil!
“ULUHİYET”iyle “İLMİ”ndeki
“DATA”ları kapsayan; “el VASİ”den hareketle
düşünebildiğimiz; “ALLAH” ismiyle işaret edilen,
“DATA”nın “AHADİYET”inden açılan kapının
bâtınıdır, derûnudur. O’ndan “ayrı” bir şey
değil!. Ne var ki, bu “DATA”ya “aynı”lık yani
“tümüyle O’dur”luk vermez. Belki hem “aynı”dır, hem
“ayrı”!
“Aynı”dır, çünkü ayrı bir varlık değildir!.. “Ayrı”dır,
“ALLAH” adıyla işaret edilen, “DATA”da “İLMİ”ne
GÖRE zâhir kıldığıyla tanımlanmaktan
münezzehtir!
(Bir işaret: Zâhir kılmak ne demek? “Zâhir Batındır”
ve dahi aynı şeydir ise “Ruhlarınız bedenlerinizdir......”
uyarısı nasıl kavranır?)
“İlmiyle”
işareti, “DATA” veya “NOKTA”nın “ZÂT”ına
işaret ederken; “ilmini” diyerek “esmâ ”sının
özellikleri; “ilminde” derken de bu “seyir”in
“vehim nurundan” meydana gelmişliği anlatılmak istenir
düşünsel seyrimize göre.
Algılanan ya da algılanamayan, bildirilen veya bildirilmemiş
olan her şey, varlığını “Allah” ismiyle işaret edilenin
“ULUHİYET”inden aldığı içindir ki; “ULUHİYET”
kapsamı dışında hiçbir şey olmadığı içindir ki; “Esmâ”
mertebesine “ALLAH” denmiş; “sen atmadın atan ALLAH’tı”
buyrulmuştur! “Teşbih” tâbiri, gerçeklerin işte bu tür
anlatımına işaret sadedinde kullanılmıştır.
Öte yandan, “ALLAH İLMİ”nde bir “NOKTA” olan
“DATA” gibi sayısız “DATA”ların varlığı, “Zâtî
ilim” tecellîsine mazhar olanlarca bildirilmektedir! Ki bu
da, olayın “tenzih” yanına işaret eder.
ALLAHU EKBER!
“Allah’ı hakkıyla
değerlendiremediler!”
Bu hakikatleri seyre girdik… Seyredebildiğimizce…
Paylaşmaya çalıştık karşılıksız olarak sizlerle, dilimiz
döndüğünce...
Ne var ki ardından sorular yağmurlar gibi yağdı, biz
yazdıkça…
“Allah ‘DATA’mı?” diyenden; “Allah sıfatlarını inkâr
mı ediyorsun” diyene kadar! Kimi diyor, “DİN’i
somutlaştırdın”; kimi diyor “herkesin gördüğü varlığı yok
sayıyorsun, sen yoksan bunları yazan kim?”
Ortada gerçekte TEK bir realite var!..
Bu hakikat, geçmişte mecaz ve işaretlerle anlatılmaya
çalışılmış… Bugün ise aynı realiteye, bilimsel veya
bilimsellikten yola çıkan teorik yaklaşımlar söz konusu…
Biz yazılarımızda, geçmişin deyimleriyle konuya açıklık
getirmek istediğimizde, çağın bilimlerini esas alanlar “Ne
diyorsun anlamıyoruz, şunu anlayacağımız gibi anlat”
diyorlar… Çağın bilimselliğinin verilerinden yola çıkarak
anlatmaya başladığımızda da, bu defa tasavvufun geçmişteki
mecazlarını esas alanlar, “Ne uyduruyorsun, biz geçmişte
kimseden duymadık bunları” diyorlar. Sanki geçmişte, bugün
açıkladığımız veriler, çağdaş bilimsel tespitler vardı da, onlar
bunu önemsemediler ve açıklamadılar!!!
Yazılarda her iki bakış ve deyimleri meczettiğimizde ise, bu
kez iki tarafta yaygarayı basıyor, “Ne diyorsun, şunu
anlayacağımız dille anlatsana” diyorlar…
İşte bu yüzdendir ki…
EZBER BOZMAK, beyinleri sorgulamaya, düşünmeye mecbur
bırakmak için “DATA” dedim…
Evet… Gelelim günün sorusuna… Her an yeni bir “şan”
sonucu “var” olup, akabinde “yok” olan; “DATA”
indinde “çok boyutlu tek kare resim” olan yapı, hangi
özellik dolayısıyladır ki, hep birbirini takip eder şekilde
sanki senaryonun gereği çekilmiş filmin kareleri gibi birbirini
takip etmektedir? Yani, “Allah her an yeni bir şandadır” hükmü,
nasıl olup da birbirini izler olaylar şeklinde tezahür
etmektedir?
Bu tür bütün soruların cevapları hep “Esmâ”
mertebesinde aranmalıdır! Çünkü tek kaynak orası…
Ama, şartlanma yollu edindiğiniz isimlerin anlamlarını
bir yana koyarak. Yani, beşerî değer yargılarınıza göre
o isimlere verdiğiniz anlamları bir yana koyarak! Zira o size
ezberletilen, şartlanma yollu edindiğiniz anlamlar burada geçer
akçe olmaz! O anlamlar, beşerin et-kemikli madde dünyasına göre,
insan gibi düşünen ötedeki bir tanrı varsayımına göre
anlatımlardır! Oysa, “Esmâ” dediğimiz “isimler”,
insan gibi düşünen, insan gibi özellikleri olan ötedeki bir
tanrının değil, ismi “ALLAH” olanın özelliklerine işaret eden
isimlerdir...
İşte size bir örnek: “Esmâ-ül Hüsnâ”dan “el HASÎB”
ismini hatırlayın…
İşte “Esmâ mertebesi”nde var olan bu ismin işaret
ettiği özellik, tüm “çok boyutlu tek kare”lerin,
birbirinin sonucu olarak oluşmasını ve dolayısıyla birbirini
izleyen bir seyir takip etmesini sağlayan, yani
“sebep-sonuç” dediğimiz ilişkiyi doğuran temel özelliktir.
Mikrodan makroya her birim ve yapı bir sonraki anda, bir
önceki anda kendisinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşar!..
Bugünün dünün sonucudur! İster beğen, ister beğenme, istersen de
pişman ol!
Bu durum da, her an yeni bir “şan”da
oluş olarak anlatılır ki aslında “küll” denen “tümel”in,
TEKİL bir varoluş dönüşümünden başka bir şey
değildir. (Bunu hissedebilmek için, seyredebilmek için eskilerin
tabiriyle “kalp gözüyle”, önce mekânsız ve şekilsiz görme
özelliği açığa çıkmalıdır...)
Bu isimlerin işaret ettiği TEK’teki özellikleri,
beşerin dünyasındaki olay ve ölçülerle değerlendirmek çok büyük
bir gaflet olup; sonuçta bilinci bir “tanrı-ilah”
anlayışına hapseder! “Seri-ül hisab” (hesabı anında
gören) mecazı, toplumların şartlandırıldığı beşeri mânâda
karşılıklı bir “hesaba çekme” olayına değil, TEK’in
Evrensel Sistemi’nin işleyiş mekanizmasındaki bir
özelliğe işaret eder; tıpkı Esmâ’dan her bir isim
gibi!
“Esmâ” mertebesini ve “her an yeni bir şan alış” sonuçlarını,
kendini maddeden ibaret sanan beşerin dünyasına GÖRE yapılmış
olan târif veya tanımlamalar düzeyinde değerlendirmeye
kalkışmak, ancak perdelilik yaşamı için yaratılmış
olmanın bir sonucudur...
Burada fark edilmesi ve kavranılması zorunlu çok
önemli bir konu var:
Beynin çalışma sistemi!
Varoluş özelliği dolayısıyla beyin, hayal yollu madde
kabulünü oluşturuyor insanlarda… Oysa “beyin” kelimesiyle
tanımladığımız yapı, boyutsal derinliği itibariyle
“ruhlar âlemine” ait bir yapıdır! (“Bedenleriniz
ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir” hadisi ve “Zâhir
Bâtındır” uyarısı)… Bu yüzden de, ister kendi “ikizi”ni
deyin, ister “ruh”unu deyin, ister “back-up”ını
deyin, kendindekinin bir kopyasını oluşturup, yaşamını
sonsuza dönük devam ettiriyor Yaratanın muradınca; varlığını
oluşturan “esmâ” özellikleriyle, yani derûnundaki
“Rububiyyet hakikatiyle”!
Maddeye göre mânâ kabul edilen bu boyut, tek tek
birimlerin oluşturduğu çokluk itibariyle “Efâl” âlemi
diye tanımlanmıştır ki; gerçekte ehlullah indinde
(seyrinde) böyle bir boyut “yok”tur! Çünkü bu boyutun
aslı “hayal”dir! Varlığı yalnızca “ilim”de
mevcuttur!
Tıpkı, dışarıda algılanan şeylerin, beynin içinde var
olmayıp, beyindeki varlıklarının yalnızca bilgi ihtiva eden
dalgalardan ibaret olması gibi!
“Esmâ” mertebesine sanki ayna olan “beyin” adını
verdiğimiz, “kalp” diye “şuuru”
itibariyle tanıtılmış yapı, eğer “fuad” denilen
“hologramik gerçeklik”ten kaynaklanan ve varlığındaki
“esmâ” hakikatinden projekte olan “ilmin şuuru” ile
“iman nuru” olarak işlev görürse, açığa çıkar!..
Ancak bu açılımın sonucunda, “kalp” gördüğünü
yalanlamaz ve o hakikate göre yaşar ki getirisi, varlığında
gören “Basîr”, işiten “Semî”, konuşan “Kelîm”
olur… Ama bakanlar, hâlâ onu insanca görür, yaratılış amaçları
gereği!
Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir konuda da ek açıklama
yapmak istiyorum:
Son paragrafta anlattığım olay tasavvuf terminolojisinde
“tecellî-i esmâ” diye tanımlanmış olan yaşamın açığa
çıkışıdır. “Tecellî-i zât” ve “tecellî-i sıfat”
bundan önce yaşanmıştır. Sonrası ise “tecellî-i esmâ”nın,
“tecellî-i efâl”idir…
“Tevhid-i efâl” ile başlayan yaşam açığa çıkışların
uruç yollu gerçekleşmesine mukabil, “tecellî-i zât”tan
başlayıp “tecellî-i efâl”e uzanan seyir tenezzül
yolludur. Bunların tümü de “Esmâ mertebesi”
kapsamında gerçekleşir; muhakkik olmayıp kitabî bilgilerle
taklit yollu “Zât” boyutunda yaşadıklarını sananların
aksine!
17 Eylül 2007
www.ahmedhulusi.org
|