|
İlmî Sûret ve Hologram
Ahmed Hulûsi
“DATA”
diledi… (Bir şeyin olmasını irade ettiğimizde “OL” hükmünü
“OLUŞ” takip eder “AN” içinde.)
“Bilinmek için âlemleri, bilmek için Âdemi yarattım”!
Ramazan ayı “oruç” ayı…
“İman”ın gereğini
hakkıyla yaşayarak “ORUÇ” tutanlar, “ilahî kuvvelerle
tahakkuk” etme bayramını yaşayacak! “Müminin iftar sevinci”
bu olacak!
Aç kalanlar, karınlarını doyurma bayramına ulaşacak!
İkisi arasındakiler, “oruç”larının derinliğine
göre sonuçlarını yaşayacaklar!
Okullarda yıllarca beyinleri yıkanarak, şartlandırıldıkları doğrularla
programlananlar, “yenilenenlere” adapte olamamanın sonuçlarını
yaşayacaklar!
[ Windows yalnızca Intel veya AMD platformlarındaki
bilgisayarlarda çalışır... Tıpkı, "Kurân Kursları"
veya "Din Okulları" şartlandırmalı din
öğretisi platformlarının sınırlarıyla sınırlı beyinler gibi!
Linux ise platform bağımsızıdır! Apple’dan Amiga’ya, Sun
Sparc işlemcili iş istasyonlarından dünyanın en hızlı bilgisayarı
olan IBM BlueGene/L’e kadar tüm Windows ötesi sistemlerle
dahi çalışır. Tıpkı, Allah Rasûlü'nün getirmiş olduğu bilgileri
değerlendirip, Allah adıyla işaret edilenin sonsuz
yaratış âleminde sınır tanımadan gezinip seyr hâlinde olan beyinler
gibi! (Yenileyicinin
İşlevi) ]
Kimin salâtı mi’rac olup, iman ettiğinin hakikatini
yaşamak suretiyle “oruç” hissedişi açığa çıkarsa;
“orucun mükâfatını ben veririm” sırrı kendisinde açılacak.
Kimi, bedeniyle onların aralarında, hakikatiyle arşın gölgesinde,
yaşamına devam edecek!
Kimileri de hakikatin ilmi kendisine açıldıktan sonra,
duygusallığı sonucu, “evlâdü iyal” ile “evcilik”
oynamaya dönecek!
“İnsan, DEHR’de anılmazdı”!
“İnsan” ismiyle burada
işaret edilen “DATA”dır! “NOKTA”dır! “Heyulâ”dır!
“Hakikat-i Muhammedî”dir! “El İnsan-ı Kâmil”dir!
“DEHR”, İndallah’taki sayısız “DATA”lar,
“NOKTA”lar sürecidir ki bu boyuta(!) biz “ALLAHU
EKBER” diyerek işaret etmekteyiz. Sonsuzluktaki
“NOKTA”lardan bir “NOKTA” olan “DATA” anılmazdı
bile “ALLAH indi”nde!..
Bunu bize, “Esmâ mertebesi”nden açığa çıkan “ZAT”î
ilim haber veriyor… Ki bu haberin sonucu olarak “ALLAHU EKBER”
diyebilmek bize nasip oluyor.
“Fetebarekallahu ahsenül hâlikıyn”!
“DATA” diledi, ilmiyle, ilmini, ilminde seyretmeyi…
Bilinmeyi diledi, Hakikat-i Muhammedî’ye büründü!.. Bilmeyi,
seyretmeyi yaşamak için de Âdem’i (aslı “yok” olan) irsâl
eyledi! Beyin aynasından kendini seyreyledi!
Esmâ mertebesi olarak işaret edilen “DATA”, kendi
başına düşünülürse, hiç bir târif ve tavsif O’na ulaşmaz!
Hakikat-i Muhammedî kisvesine bürünmekle, ilk tecellî
ile tüm isimlerin özellikleri O’nda belirir ve bu sonsuza
dek devam eder çeşitli özelliklerin açığa çıkışıyla.
Hakikat-i Muhammedî, Muhammed Mustafa aleyhisselam
beyninde kendini tüm ihtişamıyla seyretti! İşte bu yüzdendir ki
eşi, benzeri yaratılmamış en muhteşem varlıktır Hazreti Muhammed
aleyhisselâm. O’na inzâl olmuştur “Kurân-ı Kerîm”
tanımlı muhteşem derinlikli Bilgi Kaynağı!.. O, dairenin
en tepesi olarak tasavvur ettiğimiz Hakikat-i Muhammedî noktasının
tam karşısına düşen muhteşem Ayna’dır! Bir daha hiç kimsede
öylesine yansımaz Hakikat-i Muhammedî!
Hakikat-i Muhammedî’nin bir nazarından oluşan cennet şarabından
dünyada bir yudum alan kişi öyle bir sarhoş olur ki, hâline akıl
ermez!
Uçsuz bucaksız cennet şarabı denizinden bir kadeh içirince mukarreb
velî
Şems, havasın Gavs-ı Âzam kabul ettiği büyük velî
Mevlâna Celaleddin’e, o aşkla kendinden geçip Divan-ı Kebîr’i
yazdı ve dahi o sarhoşluk içinde şöyle konuştu:
“Bugün
Ahmed benim! Ama dünkü Ahmed değil!..” Acaba hangi sırrı
ifşa ediyordu bu sözleriyle?
Hakikat-i Muhammedî olarak anlatılan “El İnsan-ı Kâmil”,
“Aklı Evvel” ismiyle işaret edilen değerlendirme vasfıyla,
bilinmek için âlem içre âlemleri; “çok boyutlu tek kare”
resmi seyretmede! “An”lık bakışlar hâlinde.
“Âlemler vehim nurundan yaratılmıştır” diyor “İnsan-ı
Kâmil” yazarı Seyyid Abdülkerîm Geylânî (Ciylî). Kendisinden
hadsiz hesapsız feyz aldığım zat!
“Vehim” nurundan her an “var” olup, hemen sonrasında
“yok” olarak sürekli yeniden yaratılan “çok boyutlu tek
kare resim”, Esmâ mertebesi ilmi olarak seyredilmede.
“DATA”! Tüm bildirilmiş ve bildirilmemiş Esmâ-ül
Hüsnâ, O’ndaki özelliklere işaret eder… Ki bu özellikler
“tek kare resmin” mürekkebidir!
“DATA”! Ahadiyet derûnudur ki; fikirden söz edilmez
bu özelliği hakkında… Bildirilen odur ki, “Ahadiyet” in kanalından
(semboliktir bu kelime) “Zatî ilm” ile varlığını alır. Uzun
yıllar önce yazdığımız “Şuhud-u zat” kavramı buna işaret
eder. Bunun sonucunda, tenezzülü ile “Vahdet-i şuhud” yaşanır…
Onun dahi tenezzülü ile “Vahdet-i vücud” yaşantısı açığa
çıkar. Tüm bunların açığa çıkışı hep Esmâ mertebesi kapsamında
olur.
“DATA”! Vahidiyet, tüm isimlerle işaret edilen özelliklerin
kendi TEK’illiğinde mevcut olduğuna dikkati çeker.
“DATA”! Hüviyetiyle, “HU” ismiyle, “Ahadiyeti”ni
fark ettirir! “Ahadiyet” derûnundan açılan kapı ötesindeki,
mutlak “Zat”a işaret eder! “Esmâ” diye işaret edilen
özelliklerin, “seyr” amaçlı olarak “bilinmekliği için”,
“vehim nuru”ndan yaratılmış olduğunu anlatır!
“DATA”! Ulûhiyeti itibariyle, “ALLAH” adıyla
işaret edilen indinde bir “NOKTA”dan ibarettir. Çünkü
“ALLAH EKBER”dir!
“DATA”! “Heyûla”dır… “NOKTA”dır! Bâtını
“âmâ”, zâhiri “İLİM”dir!
“DATA” şehadet eder… “DATA”nın diliyle şehadet eder
“Rasûl ALLAH”; “Şehadet
eder Allah ki, kendinden gayrı ilah=tanrı olacak hiçbir şey yoktur”!
“Kendinden gayrı olmadığına şehadet eden ‘Kendisi’dir”;
lâkin gafletle zâhir kıldığında, sanır ki o, kendisi şehadet etmektedir!
Oysa şehadet edebilende bunu açığa çıkartan “EŞ ŞEHÎD”dir!
“Yıllardır ben Hakk’ı
zikrettiğimi sandım, oysa gördüm ki zikreden kendisiymiş kendini!”
diyeni hatırlayalım.
“EZEL”in “DATA”dır!.. “EBED”in “DATA”!..
“El Ezel” ya da diğer isimlerin işareti, zaman ve mekânsallığa
değil, boyutsallığa işaret eder. “Her şey, O’ndan
gelir boyutsalık içinden ve O’na döner”! Her “AN”
gerçekleşir bu olay, SEYREDEN indinde! Ki bu da bir
bakıştır yalnızca! Gerçekte, zaman-mekân ve dahi boyutsallığın
olmadığını hatırlayalım.
“AN”, “MUHYİ”dir, “MUMİT”tir, “BÂİS”tir!
Hayata çıkarır, dönüştürerek yeni bir yaşama sokar bir sonraki anda!
“RAHMAN”dır “DATA”; esmâyı (isimlerin işaret ettiği
tüm özellikleri) cem etmiştir kendisinde… “El VAHİD”
isimlerin işaret ettiği özelliklerin TEK’teki varlığına işaret
ederken; “Er RAHMAN”, TEK’teki sayısız özellikler
mevcudiyetine işaret eder.
“RAHÎYM”dir “DATA”; her an açığa çıkartır “rahminden”,
“kalem”le yazılmış “çok boyutlu tek kare resmi”! Tek
bir sistem (Sünnetullah), tümü kavrar makrodan mikroya!
“VÜCUD” verir “DATA”, ilmiyle, “çok boyutlu tek
kare resim” içindeki her bir âlem sûretine…
“RABB ül âlemiyn”dir; “FÂTIR”dır, “BÂRİ”dir,
“BEDÎİ”dir “DATA”; âlemlerdeki her bir birimi, açığa
çıkarış (irsâl) amacına göre mükemmellik içinde,
kendine özgü programla yaratarak kulluklarını devam ettirir.
“DATA”dır; münezzehtir yarattıklarında aşikâr eylediği
kavramlarla, “isimlerin işaret ettiği özelliklerle” kayıtlanmaktan,
sınırlanmaktan!
“Çok boyutlu tek kare resim” içinde olan âlem içre âlemleri,
evren içre evrenleri, “yok”tan “var” etmiştir ilmiyle
ilminde!
Hologram bir insan görüntüsü düşünün… O, kendine göre vardır,
hareket eder, konuşur, anlatır… Kendisinden açığa çıkanlar, başkalarınca
görülür algılanır… Ama o hologram insan, varlığını her an kendisini
projekte edenden alır! Projekte eden bir an kesse gönderimini, o
hologram insan “yok” olur! (âlemler nazar-ı ilahî ile
kâimdir, uyarısını hatırlayın.)
İşte “çok boyutlu tek kare resim” olan âlem içre âlemler,
tümüyle bir “holografik gerçeklik”tir!
İlmiyle, ilmini, ilminde seyredenin seyri sonucudur “holografik
gerçeklik” olan âlemlerin varlığı!
“Âlemler vehim nurundan yaratılmıştır!.. Âlemlerin aslı hayaldir!..
Anka bir kuşun adıdır ki adı vardır, varlığı “yok”!.. Varlık hayaldir,
vehmedenden kaynaklanan!..” gibisine geçmişte Hakikat
ehlinden açığa çıkmış bulunan tespitler acaba neye işaret
ediyordu dersiniz?
“Herkes ne için yaratılmışsa ona o kolaylaştırılır… Bunun için
herkes kolaylıkla başaracaktır ne için yaratılmışsa onu…” uyarısı
sadece insanları mı anlatıyor; yoksa “çok boyutlu tek kare resim”
olan evren içre evrenlerdeki figürlerin her birinin “NOKTA”dan
projekte olan doğrultusunu mu?
“DE Kİ: HEPSİ DE KENDİ PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA (şakûllerinde)
FİİLLER ORTAYA KOYARLAR”. (İsrâ:
84)
"YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE SİZE İSABET EDEN BİR MÜSÎBET,
BİZİM ONU YARATMAMIZDAN EVVEL, MUTLAKA BİLGİ KAYNAĞINDA YAZILMIŞTIR.
BUNU, ÖNCEDEN MUKADDER VE YAZILI OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN ÇIKAN
ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GİREN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ
İÇİN (açıklıyoruz)!.. ALLAH, DÜNYALIKLA BÖBÜRLENENİ SEVMEZ"
(Hadîd:
22 - 23)
“HALBUKİ SİZİ DE YAPAGELDİĞİNİZ ŞEYLERİ DE ALLAH YARATMIŞTIR”!..
(Sâffât:
96)
“ALLAH İSTEMEDİKÇE SİZ İSTEYEMEZSİNİZ”!.. (İnsân:
30)
Dikkat edelim…
Tüm bu açıklama ve uyarılar, bize göre bir anlatımla,
ilmini, ilmiyle seyrin, oluşma aşamalarını açıklamak içindir
KİTAP’ta!
“Kurân-Kerîm” O!.. Zengin ve cömertçe (Kerîm) açıklayan BİLGİ
KAYNAĞI! Eşsiz Kitap! “OKU”yabilene…
“DATA” adıyla tanıtmaya çalıştığımız “NOKTA”nın ilmiyle,
ilminde seyri ve bu seyir sürecinde yaratılan, “yok”tan
“var” edilen “İLMÎ
SÛRET”ler! “Çok boyutlu tek kare resmin” figürleri!..
Âlem içre âlemler, evren içre evrenler!
“Kimin bilincini açarsa İslâm’a, Rabbanî ilim (Nur) açığa çıkar”…
Kim varlığının “yok”luğunu kavrarsa, onda Hak,
“ben HAKK’IM” der! “Es SEMΔ algılar bunu!
Körler, gözleri kadarıyla yaşar!.. Basîr olan ise HAK’kı
seyreder!..
Konuşanı gören kör ise, “falancadır konuşan” der; Semî,
açığa çıkarılanı algılar!
“Kör, sağır ve dilsiz”, gözü, kulağı ve dili kadarıyla
yaşayanı tarif eder!
Kimi hiç duymaz, kiminin de diliyle kulağı arasında kilometrelerce
mesafe vardır!
Her biri, bahçenin bir bitkisidir yaratılış amacına göre! Geniş
çimen bahçeye serpiştirilmiş güller, laleler, karanfiller!
Tüm bu yazdıklarımızı kavramak, varoluş programında olmayanlar
ise, kulluklarını, kafalarında şekillendirdikleri tanrılarına
(ilahlarına) göre düzenlerler...
Konu dışı etiket-ünvan sahibi olmalarının, bu konuda
değeri bir hiçtir!
Burada (ABD’nde), nice profesörler, generaller, devlet adamları
görüyorum, branşlarında başarılı olmuşlar, dereceler, pâyeler almışlar;
ama yetiştikleri devrede beyinleri yıkanmış, gökte oturan ve yeryüzüne
oğlunu yollayan tanrı anlayışıyla!
SORGULAYAMIYORLAR! DÜŞÜNEMİYORLAR! KİLİTLENMİŞLER bu konuda!
Bu kadar bilimsel gerçekler varken, hâlâ “gökte bir tanrı
ve onun yanından yeryüzüne inmiş bir oğul” kabulleniyorlar!..
Bu ne müthiş yaratış acubesidir!
Gökte oturan TANRI!.. KOLTUĞU (arşı) var!.. Yanında ordusu!..
Yüzü var!.. Elleri var!.. Ayakları var!.. Bazen Dünya göğüne iner!..
RUH ve melekleri yeryüzüne yollar, 50 bin yıllık yoldan gelirler
(deve hızına göre mi yoksa ışık yılına göre mi 50 bin yıl?)!!!..
İşte öyle bir şey! (“Uzaylılar tanrıdır, kendilerini
öyle tanıtarak gelmişler; bundan da tanrı anlayışı doğmuştur”
diyenlere de böylece çanak tutuyorlar.)
Robot gibi, ses kayıt cihazı gibi, beyinleri yokmuşçasına, SORGULAMADAN,
DÜŞÜNMEDEN BUNLARI KABULLENİRLER; sanki bu büyük bir marifetmişçesine!
Sonra da kendilerine pâyeler biçip, ünvanlar verirler!
Bu tarz anlatımın, misal, işaret, mecaz olarak bildirildiği,
üzerinde düşünülmesi tefekkür edilmesi istenildiği halde; şartlanmaları
dolayısıyla bu uyarıları hiç kale almazlar!
Çünkü onlar da kulluklarını bu şekilde ifâ ederek, sonuçlarının
kendilerinden açığa çıkması için yaratılmışlardır!
Şimdi gerçekçi bir biçimde, kendini aldatmadan düşün lütfen…
“YOK”luğun âmâsından ilim nuruyla “var” olup,
ilmiyle, ilmini seyretmek; ve dahi “benliksizlik orucu”nun
nimetlerini tatmak suretiyle yaşamak için mi var olanlardansın?..
“ORUC”unu bağlayabiliyor musun zaman zaman? Yoksa araya
“beşeriyet iftarı” sokarak mı devam ediyorsun Ramazan’da?
“Oruc”un, sana “Kadir”i yaşatıyor mu gecenin karanlığında
tüm varlık “yok”luğa kavuştuğunda? “DATA”nın, ilminde
seyr için yarattığı “RUH” (yani ilmi) ve melekleri
(yani esmâ kuvveleri) tenezzül ederek beynine inzâl oluyor;
sonucunda “gören gözün, işiten kulağın, söyleyen dilin, tutan
elin” olup, “yok”luğunu hatta hiç “var” olmamışlığını
yaşıyor musun?
Kiminle muhatap olup, hitabın kimden geldiğini kavrayabiliyor
musun? Bu gerçeğin “EDEB”iyle yaşamak açığa çıkıyor mu imanının
sonucu olan “oruç” sonrasında senden?
Yoksa, akşam iftarı bile beklemeden, ölmüş kardeşinin çiğ etini
yemeğe devam ederken, diğer yandan da “oruç” tuttuğunu mu
sananlardansın?..
Her neyse…
İşte diyenin dediği gibi…
“Sevgi
baht olmuş EZEL’den bize… Sizde bir türlü; bizde bir türlü”!
Aslına bakarsanız bu aralar hayli derinlikli konulara girdik…
Bu sohbeti isterseniz biraz farklı tamamlayalım… Size bir hikâye
anlatayım…
Efendim bizim televizyonda biraz “büyüklük” duygusu var… Yukarı
kattaki 130 cm’lik TV’ye bakıp bakıp kendini çok büyük zannediyor!
Topu topu 180 santim ebadında oysa zavallı!.. 265 santimlik plazma
TV’den haberi yok tabi!
Dün gece bir de baktım ki kendinden geçmiş homurdanıyor…
“- En büyük benim!”
“- Hayrola nereden çıkardın bunu?” dedim.
“- Görmüyor musun? Tüm evren, yüz milyarlarla galaksi benim
içimde!” demez mi?!!
Onu dinlerken dalmışım verdiği görüntüden… “The
UNIVERSE” diye bir belgesel vardı o anda uydu
yayınında... Belgeseldeki evrensel görüntüler HD kalitesinin tüm
canlılığı ve haşmetiyle ekrandan açığa çıkıyordu, bense dediklerine
dalmıştım!..
Muhteşem bir görüntü! Evrende yüzmilyarlarla galaksi görüntüsü!
Düşünebilen bir beyni felç edecek bir şok görüntü!
180 cm ekranlı HD TV kendini kaybetmiş; “Ben en büyüğüm!..
Tüm Kâinat benim içimde!.. İşte gör yüzmilyarlarca galaksi nasıl
içime sığıyor!” diye haykırıyordu!..
Eskiden kablodan normal yayın alan bizim TV, artık yeni
uydudan kendisine ulaşan 30 HD kanal yayınla daha bir canlı olmuştu!
Aldıkları, sanki canlı imiş, kendisinde varmış, kendisine aitmiş
gibi yansıyordu ekranından gözlere!
Ne var ki o, aksettirdiği her şeyin, uydudan kendisine gelen
olduğunun bilincinde değil! Kullanıcının tercihine göre her tür
yayını vermesi dolayısıyla sınırsız olduğunu düşünüyor; oysa o konuda
bile uydudan gelenle sınırlı, onu da bilmiyor!
O yüzden de, kendinde bulduğuyla kendini “UNIVERSE” (evren) sanıyordu!..
Ne yayını aldığı uydudan haberi vardı, ne de kendisinin gelen yayını
açığa çıkaran bir cihaz olduğundan… Ekranında açığa çıkan görüntülerin,
beynine ulaşan dalgaların çözümlenmesi akabinde ekranına
ulaşan yansımadan başka bir şey olmadığını fark edemiyordu zavallı
cihaz!
Ey uydu!.. Merak ediyorum, acaba daha neler yollayacaksın benim
TV’ye de, o da kendini neler sanmaya devam edecek?
Aslında hiç karışmıyorum hissedişine ve yalnızca seyrediyorum
onu!.. Çünkü o da fabrikada bu işlev için imal edilmiş… Kendisinde
açığa çıkarılanları aksettirmek için başkalarına… Ne yıkama yapabilir
ve ne de buzdolabı işlevi görebilir!
“Düşünen beyinler için biz nice misaller verdik” deniyor…
Ne ibretsin sen TV! Seni seviyorum bana verdiğin dersler için!
Evet, sevgili dostlar… “Ramazan”, yani hiç değilse bir
dönem, “ORUÇ” gerçekliğini yaşama süreci hepimize mübarek
olsun...
Not: Orucun genel anlamını “İSLÂM’IN
TEMEL ESASLARI” kitabının ilgili bölümden
okuyabilirsiniz.
10 Eylül 2007
www.ahmedhulusi.org
|