|
"İman" Neye
Ahmed Hulûsi
Dostlarım, bu yazımla “iman”ın hakikati, “Risâlet”,
“Nübüvvet” ve “Velâyet” hakkındaki bazı düşüncelerimi
paylaşmak istiyorum.
Konuya, bugüne kadarki “evren içre evrenlerin beş duyuya göre
çoğulluğu”na karşın, realitede “TEK, som, bölünmez, parçalanmaz,
cüzlere ayrılmaz engin bir dalga okyanusunu açığa çıkaran Esmâ
mertebesi”nden yani “nokta”dan girelim.
“Nokta”, yani “Esmâ mertebesi”, “her an yeni
bir şanda” olarak algılayabildiğimiz (belki milyar kere milyarda
bir’lik) alandakileri ve algılayamadığımız her şeyi gerçekte “çok
boyutlu tek kare resim olarak” meydana getirmektedir. Açığa
çıkanlar ise Kurân-ı Kerîm’deki anlatımla “irsal”
olanlardır.
“İrsal” olanlardan kimi, açığa çıkış amacına uygun doğrultuda
(sırat-ı müstakim’inde) dışsal bakışa ve değerlendirmelere dayalı
bir yaşam içindeyken… “İrsal” olanlardan çok çok ender bazıları
ise, içsel gerçekliği dillendirmek işlevini yerine getirmektedirler...
İçsel gerçeklik, 1985 yılından beri vurguladığımız “B”
sırrı olarak veya “nokta” ilmi olarak anlatılan, tüm varlığın
hakikatinin “TEK”illiğidir. Hakiki “BEN”dir!.. “Bende
bir ben var ki o ben değilim” diye anlatılmaya çalışılmış olan…
Kişi, “fıtratına-programına-şâkılesine” göre dışsal yaşam
içindeyken, içsel (derûnî-esmâ’nın bazıları olan) kuvvelerini fark
edip ortaya çıkaramaz. Çünkü kendini beden olarak kabullenmekte,
bunun ötesindeki şuursal boyutunu ve varlığını kabullenmemekte veya
inkâr etmektedir. Genetikten intikal eden veriler, şartlanmaları,
şartlanmalarına dayalı değer yargıları ve dahi şartlanmalarının
oluşturduğu değer yargılarından kaynaklanan duyguları dolayısıyla
dışsallık yaşamı içinde, kozasında (hatta cehenneminde) ömrünü sürdürmektedir.
Oysa kendi “hakikati”, tüm varlık suretlerinde açığa çıkan
Esmâ mertebesi’nden başka bir şey değildir! Dolayısıyla,
gerek o “Esmâ mertebesi”ndeki isimlerle işaret edilen özelliklerin
varlığını oluşturduğunu ve gerekse de o özelliklerin kuvve (melekî
yapı) olarak varlığında açığa çıkabileceğini, hatta açığa çıkmakta
olanların nereden nasıl gelmekte olduğunu hiç düşünmeden yaşamaktadır.
Eğer kişinin varoluş amacı, varlığındaki derûnunda (içselliğinde)
gizli sonsuzluğu yaşamak ve o kuvveleri açığa çıkartarak cennet
boyutunun “hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı,
hiçbir dilin anlatmadığı”nı yaşamaksa…
İşte tam bu aşamada, yaratılış amacına hizmet verecek (şefaat
edecek) “RASÛLULLAH”a ihtiyacı vardır.
“Rasûlullah” insanlara irsal oluş amacına uygun olarak
gerçeği dillendirir, bildirir. Uygulama konusunda zorlama işlevi
yoktur! “Sen onlara tebliğ et. Onları zorlayıcı değilsin!”…
Çünkü bilir ki, nasibi olan, yani o amaçla açığa çıkmış olan “kolaylıkla
başaracak”; nasibi olmayana ise zorlamak hiçbir yarar sağlamayacaktır.
İşte “ALLAH RASÛLÜ”, insanlara,
hakikatleri olan Esmâ mertebesi’ne yani Allah adıyla işaret
edilenin Esmâ mertebesi’ne “iman” etmelerini
teklif eder.
Yani, taklidi olmayan gerçek “iman”, kişinin, geçmişteki
anlatımıyla “Rabbinin Allah olmasına imandır”.
“Rab” varlığını, her an, esmâ mertebesinin aldığı şan
doğrultusunda terbiye eden yani şekillendiren boyuttur. (RAB
ve RUBÛBİYET bahsine bakın.
İNSAN ve SIRLARI,
1986).
Sınırsız, sonsuz mânâ okyanusunun bir damlası olan birim, varlığının
hakikatinin Esmâ mertebesi olduğuna “iman” ederse, dışsallıkla
kayıt altına girip dıştakilere bağımlı ve dahi sahiplik kavramıyla
kayıtlı olmaz! Sahibi olmadığı için de kaybetme korkusu olmaz! Kaybetmenin
ateşiyle de yanmaz!.. “Onlar için ne korku söz konusudur, ne
de hüzün!”
“ALLAH Rasûlü”nün dillendirip açıkladığı “ALLAH”
adıyla işaret edileni anlamayan, veritabanına göre kendi hayalinde
tasavvur ettiği tanrısına tapınır, ya da ateist olur!
Son elli ya da otuz yılda değil de, daha öncelerinde yaşamakta
olan, bilimin bulgularından ve bunun doğal sonuçlarından habersiz
olan ya da bunları duyup sonuçlarını düşünemeyecek kadar aklı yetersiz
insanların, “ALLAH RASÛLÜ”nün açıkladığı “ALLAH” adıyla
işaret edileni ve dahi kendi yerini anlaması mümkün olmaz.
İşin bilimsel gerçeklerini bir yana bırakırsak…
Bu durumda, “Allah Rasûlü”nün bildirdiği hakikate “iman”dan
başka çaremiz kalmaz.
İşte bu “iman”, “Risâlet” işlevine ve bildirdiğine
“iman”dır. Bu yüzdendir ki kelime-i şehadet’te risâlete (abduhu
ve rasûlühu) “iman”dan, şahit olmaktan söz edilmiştir;
“Nübüvvet”e imandan değil.
“Risâlet” bildirisine “iman” edilir; “Nübüvvet”
bildirimine “teslim olunur”!.. Birincisine “mümin”,
ikincisine “müslim” denir. “Mümin” olmak ayrı şeydir,
“müslim” olmak ayrı şeydir.
Cennet boyutuna geçecekler de “iman” faktörüne dayalı
olarak vurgulanmışlardır. Amele yani fiillere dayalı olarak değil!
Eğer kişi, “Allah Rasûlü”nün açıkladığı “SIR”a
“iman” etmişse, bunun getirisinin varlığında açığa çıkması için
otomatik olarak “Nübüvvet” işlevinin getirisi ile muhatap
olur.
“Nübüvvet” işlevi, “Risâlet”in açıkladığı “iman”
edilenin yaşanabilmesi için uygulanması gereken şeyleri açıklar
ve teklif eder.
Mesela…
“Risâlet” işlevinin açığa çıkardığı hakikate “iman”
edilmişse, bu “iman” edilen “hakikat”in yaşanması
için bir sistem bildirilmiştir “Nübüvvet” işleviyle. Bu,
“salât”, yani dilimizdeki söylenişi ile “namaz”dır.
“Namaz iman etmişin (müminin) “Mi’râc”ıdır”… Yani, iman
ettiğini hissedip yaşama hâlidir!.. “Salâtın hakikatini yaşamaktan
gafil olarak bunu uygulayanlara yazıklar olsun...”, “Çok
kişi vardır namaz kılar yorgunluktan başka kârı olmaz...”, “Namazını
hakkıyla yaşamamışsa melekler o namazı yüzüne çarparlar...”,
“Ey iman edenler!.. Sarhoşken, ne söylediğinizi
bilinceye kadar…” şeklindeki uyarılar, hep yapılan
çalışmanın “iman” edilen “hakikat”in namaz
içinde yaşanması amacına dönüktür. Bunun için de okunan cümlelerin
mânâsı derinlikli olarak düşünülmelidir okunurken.
İşte “Nübüvvet”, “iman” edilen “hakikat”in,
neler yapılarak veya yapılmayarak amaca ulaşılabileceğini bildiren
işlevdir.
Yeryüzünde açığa çıkmış en muhteşem ilim Hz. Muhammed (aleyhisselâm),
39 yaşındayken “Risâlet hakikatini” “OKU”mak suretiyle
yaşamış; böylece de “ALLAH RASÛLÜ” olarak “abd”iyetini yerine
getirmiş; üç yıl sonra da “Nebiyullah” olarak “Sünnetullah”
esaslarına dayalı bir biçimde bunun gereklerini ortaya koymuştur.
“Kurân-ı Kerîm” ismiyle “nâzil” olmuş (hakikatinden
melekî kuvveyle şuurunda açığa çıkmış) “BİLGİ KAYNAĞI”nda
(ciltli gökten düşmüş kitap değil), kimi bölümlerde “Risâlet”
hakikatine “iman”a yönlendiren, bu “iman”ın neye nasıl
olacağını açıklayan hükümler vardır; kimi bölümlerde de “iman”ın
gereğini yaşayabilmek için ne tür uygulamalar yapılmasını veya nelerden
kaçınılmasını anlatan âyetler vardır.
İnsanın yapısı ve özellikleri hiç değişmediği içindir ki insanın
“hakikati”ni yaşamasına yönelik “Nübüvvet”
açıklamaları kıyamete kadar değişmez!. Bu yüzden de, o Muhteşem
Zât “son nebî-hatemin nebî”dir.
“Risâlet”in ise son bulduğuna dair hiçbir âyet yoktur!
“Mehdî Rasûl” kabulünün temelinde de bu inanış yatmaktadır.
Esas itibariyle, “Velâyet”, “Allah” adıyla işaret
edilenin “Esmâ mertebesi”ndeki (isimlerle işaret edilen özellikler
boyutu) “el VELΔ isminin özelliğinin birim kapasitesi kadarıyla
açığa çıkmasından ibarettir.
“Velâyet” ebedîdir… “Nübüvvet” işleviyse dünya
yaşamıyla sınırlı bir işlevdir!
“Rasûl”lük mertebesi “velâyet”in zirvesidir.
1994 yılında yayınlanan, bugün “BİLİNCİN
ARINIŞI” adıyla okumakta olduğunuz kitabımda “velâyet”
konusunda çok önemli bilgiler nakletmiştim. Velâyet mertebeleri
ve detayları hakkındaki geniş bilgiyi oradan okuyabilirsiniz.
“Velâyet” temelde ikiye ayrılır.
- Velâyeti Âmme
… Nübüvvet getirisine hakkıyla uymak
suretiyle oluşan arınmanın oluşturduğu, halkın tâbiriyle, zâhir
âlimlerinde açığa çıkan velâyet…
Velâyeti Hassa… Risâlet kaynağından açığa çıkan
“hakikat”e “iman” edip, bunu yaşayarak “yakîn”e
erenlerin (ikân); veya bunun da ötesi “kurb” yapılarında
açığa çıkanların “velâyet”i...
İnsanlık bir piramit gibi düşünülürse eğer, o piramidin zirvesindekiler
“Rasûl”lerdir.
Onlar, her devirde, insanlığa kendi “hakikat”lerini bildirmek
işlevini açığa çıkaranlardır...
Onlardan tüm dünyaya yayılan “hakikat” dalgalarını alabilen
beyinler olarak bizler de kapasitemiz kadarıyla bunları değerlendirmeye
çalışıp çevremizle paylaşırız. Biz olaya tasavvufî yönden yaklaşıp
yansıtırken, bir bilim adamı da aynı gerçeği bilim yoluyla dillendirir
veya bir başka alandaki kendi alanından… Ama sonuçta hep dillendirilen,
insanın hakikati ve bunu yaşamayı kolaylaştıracak yollardır.
İnsanların büyük çoğunluğu, Risâlet kaynağından gelene
“taklit” yollu ve dahi olayı anlamadan
“iman” ettim sanır ve elinden geldiğince “Nübüvvet”
kaynağından gelene tâbi olurlar. İşte bundan dolayıdır ki, “iman
ettik derler, onlar iman etmemişlerdir, belki Müslüman olmuşlardır”
uyarısı yapılmıştır.
Bu yüzdendir ki, “mümin” bambaşka bir yaşantının adıdır,
“müslim” bambaşka bir yaşantının adıdır.
Şimdi bir düşünün, paylaşmaya çalıştığımız gerçekleri, “peygamber”
kelimesiyle örtüp geçenlerin oluşturduğu perdeyi!
Ne hikmettir ki ömürler, “ulu tanrı, sevgili peygamberimiz,
yüce evliya” avuntuları içinde harcanıp gitmekte!..
“Risâlet” kaynağından çıkan “iman” edilesi “hakikat”i
“tasdik eden” ikinin ikincisi “Sıddîk”tan;
yeryüzünde açığa çıkan tek muhteşem İLMİN kapısı Âlî’den;
bugüne kadar yaşamış tüm “Velî” ismi zuhur eden zevâta kadar
hepsi de, “Allah Rasûlü”nün açıkladığı “hakikat”e
“iman” ederek yola çıkmışlar, bunun getirisini yaşamışlar
ve sonuçta da “enamte aleyhim” topluluğu arasında yerlerini
almışlardır.
Kiminde genç yaşlarda bu “iman” edilesi “hakikat”
yaşanmış, kiminde de ömrünün son demlerine kalmıştır.
Kimi de “taklidi iman” ile “Nübüvvet”e tâbi
olarak gereken çalışmaları yapmış ve “şirk-i hafî – gizli şirk”
olarak kabul edilen anlayış içinde boyut değiştirmiştir.
Ne var ki, Sünnetullah yani sistem gerçeği kesindir:
“Dünyadan â’mâ (basîreti kör) olarak ayrılan ebediyen
basîreti kör olarak kalır!”
Cennet boyutu ehlinin çoğunluğunun dahi “bühl “olacağını
hatırlarsak…
Ömrünü dedikodu ve “malayanî” ile harcamakta olanları
nasıl bir yaşam beklemektedir boyut değiştirdiklerinde, fıtratınıza
göre anlayışınıza bırakırım!
“Allah Rasûlü”nün dillendirdiği “hakikat”e “iman”
ve dahi yaşamı kolaylaştırılmış olanlardan olmamız umuduyla.
17 Temmuz 2007
www.ahmedhulusi.org
Daha fazla bilgi:
|