|
Kurân Sırlarının Derinliğine
Ahmed Hulûsi
Neyleyim, daha nasıl edeyim? Daha nasıl anlatayım?
Anlamıyorlar!..
An-la-ya-mı-yor-lar!..
Bilim anladı varlığın ne olduğunu!. Ne var ki, bugün bulduklarını,
yüzlerce yıl önce evliyaullahın keşfen tespit ettiğini bilmiyorlar…
Bir kısım Müslümanlar anlayamadı 70–80 yıl öncesinden bu yıllara
gelemedikleri için! Mecaz ve benzetmelerle anlatılanları
deşifre etmeye çalışmadıkları için!
O yılların bilgilerinden öteye geçemeyip, yüzlerce yıllık veri
tabanlarını yenileyemedikleri, güncelleştiremedikleri için!.
Hâlâ, O’mu, O’ndan mı; “var”dan mı “yok”tan
mı, hayal mi madde mi; toprak bedenle mi
ruh bedenle mi; âlemlerin aslı hayal mi gerçek
mi türünden tartışmaları yaparak ömür tüketiyoruz! Allah rahmet
eylesin Filibeli Ahmed Hilmi… “A’MÂKI HAYÂL” yazarı…
Varlıkta asla iki ayrı yapı olmadığını an-la-ya-ma-dık-la-rın-dan;
bilimsel bulgulardan ve çağdaş verilerden öcüden kaçar gibi kaçtıklarından;
anlaşılmaz dillerdeki anlatımların deşifresini bilemediklerinden,
hâlâ her yapıyı madde ve mânâ diye ayırarak görüyorlar…
Birinin ötekinin bir alt boyutu olduğunu, birbirine GÖRE
isimlendiğini ve değerlendirildiğini kavrayamıyorlar!
Rüyalarında madde olmayan bedenleriyle azap çekip kâbus gördükleri
hâlde, toprak beden olmazsa azap olmaz illâ topraktan beden şarttır
deyip duruyorlar.
Beyinlerindeki görüntünün topraktan meydana gelmemiş olduğunun
bile bilincinde değiller!
Tanrı, dünya yok olduktan sonra güneşin içinde yeniden toprak
yaratacakmış! İnsanların ruhlarını da o toprak bedenlerin içine
sokacakmış bugün soktuğu gibi!!! (Hadi şimdi bu cümleden de,
sen mahşeri yeniden dirilmeyi inkâr mı ediyorsun anlamı çıkarıp,
öyle yaftalayın bakalım!!!) Fesubhanallah!
“Rasûlullah (aleyhisselam)’a vahiy, gökteki tanrının yanından
kanatlı ya da uzay gemili melekler tarafından getirilmedi; hakikati
olan “ALLAH” ismiyle işaret edilenden inzâl oldu boyutsal
olarak” diyorsun; “sen peygamber kendi yazdı kuranı”,
diyorsun diye anlıyorlar!.
Bu ne kilitlenmişliktir yâ Rabbül âlemiyn!
Böyle bir topluma neler anlatmaya çalışıyoruz!.
Kelimelerle değil, kavramlarla düşünme aşamasına geçemediğimiz;
kelimeleri yalnızca bir kapı ya da bir işaret levhası gibi değerlendirip,
gösterdiği istikamettekini göremediğimiz sürece kilitlenmişlikten
kurtulmamız çok zordur!
Kelimelerin, geçmişte beynimizde oluşturduğu anlamları aşarak,
işaret edebileceği yeni kavramlarda dolaşabilmek!.. (Kelimeler,
“esfeli sâfiliyn”dir! Ne çare ki, “esfeli sâfiliyn”de
olanların da, mânâların yüceliklerine erişebilmeleri için, kelimelerden
başka basamakları yoktur!)
Beynin işleyiş sisteminde, bildiğimiz madde algılaması olmadığını
fark edebilmek…
Kurân isimli, tek defada nâzil olmuş (inmemiş), vahye dayalı
zaman üstü bilgi kaynağının, algılayabilecek istidat ve kabiliyette
olana neyi kavratmak istediğini tefekkür etmek…
Kıyamet alâmeti olarak bildirilen “Mehdî”yet, “Deccal”iyet
ve “İsevîyet” olayının, kişinin kıyâmeti ile ilgili
iç (bâtın) anlamları…
“Salat” (yöneliş), yani namazın niçin “olmazsa olmaz”
şartlardan olduğuna dair bir derûnî sır… Niçin, namaz “DİN”in
direği?
Esmâ mertebesi ve “Allah isimleri”…
Evet, yazılabilecek ölçülerle, girelim konulara…
“Yazılabilecek”, dedik de… Eskiden bu iş kolaydı, meydan
boştu!
Geçmişte, bu konuları, kendilerine ulaşan geleneksel anlatım
üslubu ve kayıtları içinde anlatan değerli mürşidler vardı… Çevrelerinde,
kendilerine iman etmiş, teslim olmuş, her dediğini âdeta keramet
kabul eden zevat… Dikensiz gül bahçesinde gül derlemekti yapılan
iş geçmişte!
Oysa bugün, ne “mürşid”lik etiketine sahip çıkan biri
var sizin karşınızda; ne de yazanın, kendine iman etmiş, teslim
olmuş kapalı devre inananları!.
“Okur”-“Yazar” olmaktan öte, hiçbir vasfı ve etiketi
olmayan bir garîp “Allahkulu”, müşahede dünyasında
okuduklarını yazıyor… Mızraklı ilmihâlden ya da lisanını bile hiç
anlamadığı kitaplardan din konusunu öğrenmiş(?) kişiler ortamında;
Rasûlullah öğretisinin sırlarını deşifre etmeye çalışan bilgileri,
müşahedeleri, ehliyle paylaşmaya çalışıyor. Ne tür tepkilere muhatap
olmakta olduğunu, artık siz hayal edin!
Kendisini et-kemik beden, beynini et parçası kabul edip; tanrıyı
gökte oturarak, ucu yıldızlı sihir sopasıyla yeryüzünü, yeryüzüne
uzanan elleriyle toprağı suyla karıştırıp insanları halk eden; bütün
eşyanın isimlerini öğreten; sihirli sopasıyla bir anda türler icad
edip yaratan veya tür değiştiren, sonra da onları denetleyip sınava
sokan bir tanrı kavramıyla şartlandırılmış insanlar ortamında,
“ALLAH” Rasûlü, vahiy sahibi, son Nebî’nin en büyük mucizesi
muhteşem bilgi kaynağı Kurân’ın sırlarından söz etmek!.. Acayip
bir iş!.
Neyse… Konuyu yaymayıp; gelelim kısa kısa, başlık altlarına…
Önemli bir çoğunluğun, yazdıklarımızı anlayamamasının en büyük
sebebi, bilimsel verilerle insanın yapısını tanımamaları
sonucu, her şeyi madde gözüyle değerlendirmeleridir.
Tüm olaylara, maddeci bir göz ve anlayışla yaklaşmaları,
beyindeki tüm algılamaların, tamamıyla bir elektromanyetik dalga
çözümü olduğunu, gerçekte toprak veya madde bir dünyanın, beyinde
ve ruhta asla yeri olmadığını anlayamamaları; sonuçta, onlarda,
anlattıklarımızın havada kalmasına yol açmaktadır. Eğer birazcık,
eskileri tekrardan vakit bulup, çağın bilimsel verilerine dayalı
veri tabanı–bilgi birikimi edinebilseler, o zaman, Kurân’ın
ne kadar muhteşem bir bilgi kaynağı olduğunu farkedebilecekler;
taklit yollu kabulün ötesinde.
Kezâ “vahdet” konusunu dahi, bugünkü maddeyi esas
alan yaygın din anlayışıyla değerlendirebilmek mümkün değildir.
“Yarabbi, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!”
diyor Hazreti Muhammed.
Maddenin, algılama organlarının sınırlarına GÖRE var kabul
edildiğini; gerçekte madde–mânâ ikiliğinin (ayırımının) asla
var olmadığını fark ve idrâk edebilmek için, önce “eşyânın
hakikatini” görebilmek; Rasûlullah (aleyhisselâmın),
niçin bu duayı yaptığını, anlamak gerekir.
Bütün insanlar, herkes değil!
Yalnızca, bir insan, “maddeyi görüyor” ve “var”
sanıyor!. Öyle sanmamak gibi de bir şansları yok!
Ne demek bu şimdi?
Şu demek: Tek, bir ve aynı algılama ölçütü var tüm insanlarda!..
Dolayısıyla, aynı, tek ölçüt varsa tümünde, tek bir ölçüt var
insanlıkta demektir!.
Ayrıca, tüm geliştirilen algılama aracı cihazlar dahi, hep gene
bu tek görme, işitme ve dokunma duyusuna GÖRE geliştirilmektedir
ki; geliştirilmiş cihazlar ne düzeye erişirse erişsin, insanın maddenin
derûnuna dayalı sınırlı göresel algılamasını değiştirmeyecektir.
İster yaşamakta olduğumuz katman olan uzay evreni; ister katmansal
evrenler olsun hepsi de gene algılama sistemimize GÖRE olup;
“eşyânın hakikati” bunun ötesindedir!. Bu da “göz”
ile değil, “Semî” ile algılanabilir. “Basîr” ile değerlendirilir.
Beyin, algılamasındaki “semî”yet ve “basîr”etin,
çok yüksek frekanslı üst açılımlarının devreye girmesiyle kendisinde
açığa çıkacak olan “oluşmuştan oluşturan boyuta” (eserden
müessire) yoluyla “eşyâ”nın ve kendisinin “Hakikatini”
kavrarsa, “print-out”u (çıktısı) olan bilinç de “B–ismi
Allah”ın anlamını hissetme hâlini yaşar!.
“Allah” adıyla işâret edilenin isimleri olarak bildirilen
“Esmâül Hüsna”, tasavvufta “esmâ mertebesi” olarak
tanımlanır.
“Esmâ mertebesi”nin bir tanımı da “Ceberût âlemi”dir!.
Bu mertebeye “ilk tecellî” denir.
Bu kemâlatın açığa çıktığı zevat, bu tecellî ötesinde ikinci
bir tecellînin (tecelî sâni) asla var olmadığını dillendirmişlerdir.
Bu mertebe itibarîyle, kesret (çokluk) ve kesrete dayalı
kavramlar aslâ söz konusu değildir!. Halkın, evliyadan sandığı
“mülhime” anlayışı içinde olanların, tahkiklerindeki “Allah”
ismini verdikleri mertebedir burası!.
“Hay”, “Alîm”, “Mürîd”, “Kâdir”,
“Semî”, “Basîr”, “Kelîm” isimlerinin işaret
ettiği vasıflar, “NOKTA” olan ve “heyûla” ismiyle
de işâret edilen “esmâ mertebesinin” ana vasıflarıdır ki;
bu yüzden “Zâti Sıfatlar” olarak kabul edilmişlerdir. Muhakkik
olmayan, “ALLAH” ismiyle bu mertebeye işaret edildiğini sanır!.
Heyhat! Nerede bu mertebe, nerede “EKBER”iyet işareti!
“Kurbiyet” sahipleri ise, “Ekber”iyet seyri içinde
“haşyet” ile “seyri meallah”tadırlar. (Farkındayım
çok tasavvufi oldu, ama bunların Türkçeleştirilmesi için başlı başına
yeniden bir tasavvuf tabirleri kitabı yazmak gerek. Ona da şimdilik
müsait değilim… Anlaşıldığı kadar! Anlayana... Üzgünüm!)
“Esmâ ül Hüsnâ” olarak bildirilen; veya onların ötesindeki,
umuma açıklanmamış olan tüm “isim”lerin işaret ettiği özellikler,
hep bu tek “vücud”a aittir!.
“Ahad” ve “Samed” olarak tarif edilen bu “vücud”,
diğer isimlerin işâret ettiği özelliklere dahi sahiptir; ve dahi,
o isimlerin işâret ettiği özellikler hep bu “vücud”da yaşanmaktadır!.
(İhlâs Sûresinin birinci bölümü bu gerçeği vurgular; “lem
yelid…..” anlatımı ise tecellî-i sânî’nin var olmadığını
anlatır müşahedemize göre).
İşte bu “esmâ mertebesi”nin bir özelliği “ezel”iyeti,
diğer bir özelliği ise “ebed”iyetidir…
Kulda, bu isimlerin işaret ettiği anlamların tümü dahi,
her an açığa çıkmaktadır; ama ne var ki, kul, bunun farkında
değildir pek çok zaman! (Ademe isimlerin talim edilmesi;
konusu).
Daha beynindeki faaliyetlerden, bedenindeki faaliyetlerden haberi
olmayan insanın; kendisinde her an varlığını devam ettiren “esmâ”nın
bilincine ermesi ne kadar mümkün olur ki!..
İşte bu yüzden meydana gelen anlayışsızlıkla, meselâ “el Hasîb”
isminin mânâsını “kıyâmetten sonra mahşerde hesaba çekecek olan”
anlayışıyla sınırlandırıp; “Serî ül hisâb”tan perdelenir!
“Âhir”etinin bu ismin sonucu oluştuğundan perdeli olarak,
amâ olarak bu dünyadan geçer gider; ebeden amâ olarak
yaşamak üzere!.
“İsim”lerin anlamları, her mertebe anlayışına göre, farklı
derinlik ve mânâ kazanır. Çok sınırlı olarak dilimize çevrilmiş
“esmaül Hüsna” mânâları, yalnızca düşünce kapısının zilini
çalabilmek içindir!
Varın, “esmâ mertebesinin” kapsadığı bütün isimlerin işâret
ettiği anlamları, buna göre anlayın… Zira, “esmâ mertebesi”
kitaplara konu olacak kadar kapsamlı bir konudur çünkü her şey bu
mertebede olup bitmektedir!. Ehli olan anlar bu sözümüzün neleri
kapsadığını!
Ama dikkat!
Sakın ola ki, beşerî anlayışınız ve değer yargılarınızla, bu
isimlerin işâret ettiği anlamları sınırlamaya kalkışmayın; ve dahi
“esmâ mertebesi”ni! Zirâ bu defa, “hevâsını ilâh edineni
gördün mü” diye işâret edilen olursunuz!
İşte “esmâ mertebesi”ndeki bu özelliklerin seyri (anlatacak
başka kelimem yok), “Rahman”iyet ve “Rahîmiyet” şeklinde
başlar.
“Er Rahman alel arşıstıva”..
Bunun anlamsal açılımı “melekût” âlemidir!.
“O her an yeni bir şandadır”; işareti burayadır.
“HU” kelimesi, Kurân’da, sabit tek bir mertebeye
değil, içinde geçtiği konunun mahiyetine göre, değişik mertebelere
işaret eder.
“Melekût âlemi”, tümüyle “RUH” adlı melek olarak
tanımlanmıştır. “Allah önce ruhumu halketti”, “Allah önce
nurumu yarattı” açıklamaları bu mertebeye işâret eder… (“Ene
beşerün mislüküm” uyarısıyla acaba neye işâret ediliyor ki?)
“Ruh” adlı melek (kuvve), “Kürsî”dir ki, tüm semâları,
katmanları, evren içre evrenleri kuşatmış olan, her birimde
bir yüzü olan “Hologramik” varlıktır!.
“Aklı evvel”dir…
“İnsan”ın hakikati olan “ruh-u nurânî” (kişinin
Rabbi), “ayânı sâbite”, O’nun ilimlerinden bir ilimdir;
ilmî suretlerden bir surettir!
Kişi, namaz (salât – hakikatine yöneliş) ile mirâç yaptığında,
Rasûlullah’ın bildirdiği “Rabbin salâttadır” ifadesinin hakikatini
yaşar!
İlk defa bu şekliyle Allah Rasûlü Muhammed Mustafa tarafından
yaşanan “salât”ın olmazsa olmaz şartı, en başta iftitah
tekbiri denen “ALLAHU EKBER” sözündeki kavramı hissedip
yaşamaktır!. (Bundan öncesindekilerin namazı, salâtın yaşamı
değil, ötedekine tâzim hareketidir.)
Bu hissedilip yaşanmazsa, hakikati itibariyle salât başlamaz!
Bu muhteşem olay “TEKBİR” yaşandıktan sonra “B-ismillah”
denir, ki sonucu, diyenin kendisi olmasıdır “oku”yan!.
Ve devam edilir “Er Rahman-ir Rahiym” ile Fatiha’nın
işaretini yaşamaya...
“El Hamîd” ismi işareti olan “Hamd”; “es Semî”
ve “el Basîr”in özelliklerinin sonucu oluşandır. Ki bu da
âlemlerin Rabbına âittir…
“Rahman”iyetinin sonucu olarak Celâl sıfatıyla
gayzer gibi kürsî ve semaları, katmanları yaratırken (dikey
bir oluşla); “Rahîm”iyetinin sonucu olarak “Cemâl”
sıfatıyla her bir semâdaki (katmandaki) yayılımsal yaratışı
(yatay diyebileceğimiz) ile o âlemin halk olmuşlarını meydana
getirir (ki bu evrenimiz içindeki tüm uzaysal yapıyı içine alır).
“Mâlik’i yevm ed Diyn” de, “sünnetullah” diye tanımlanmış
yaratış sistem ve düzeninin her var oluş ve yok oluş sürecinde tek
hükmü geçen olduğu vurgulanır…
Nihayet, “iyya ke na” da “biz” işaretiyle “Rabbül
âlemiyn”in yarattığı her şeyin bu yaratılış amacına uygun “kulluk”
içinde olduğu bu sebeple de varlıklarının devam ettiğine işaret
olunur. Burada hemen, “Hiçbir şey hâriç olmamak üzere her şey
O’nu zikreder ama siz onların zikrini anlayamazsınız” uyarısı
hatırlanmalıdır.
“Ama Hulûsi, sen de her kitabında “Fatiha”yı
farklı anlamlarla açıklıyorsun!!! Ne kadar çelişki içindesin
fark etmiyorsun!!!”
Haklısın kardeşim, beni okumaya çalışarak sakın vakit kaybetme!…
Ben böyle çelişkili görüntü veren bir garibim. “OKU”yanlarım
var sanarak yazıp gidiyorum işte!
Boyutsal “OKU”manın ne olduğundan haberi olmayana ne desek boş!
Eyvah, gene konuyu yaydık!
Hemen geri dönüp, “esmâ mertebesi” veyâ “NOKTA”
ilmi olarak anlatılan “Evvel-Âhir-Zâhir-Bâtın isimleriyle işâret
edilen hep aynı tek O’dur” uyarısının açılımına bakmaya çalışalım.
Bütün “isim”lerle işâret edilen özellikler, bölünmez parçalanmaz
birbirinden ayrılmaz bir “tek”illik içinde, “holografik”
gerçekliğe uygun olarak öylesine “TEK”il “mevcud”dur
ki; O’ndan başka bir mevcut yani “vücud” sahibi düşünülemez!.
“İsimlerin Adem’e talim edilmesi” işaretini hatırlayalım
bu arada…
Burada kısaca “ilâh–tanrı” konusuna bir başka açıdan
değinmek istiyorum, yeterince anlaşılamadığı bana ulaştığı içindir
ki…
“La ilahe” dendikten sonra, “illa Allah” yerine,
“illâ ilah” demek kadar saçma bir ifade şekli olamaz!.
Çünkü önce, “tanrı yoktur–la ilahe” diyorsunuz; ardından
“illa ilah–ancak tanrı vardır” diyorsunuz!!!
Böyle gramer ve anlatım hatasını, bırakın Allah kelâmını bir yana,
lise talebesi bile yapmaz!.
“La ilahe” dendikten sonra “Allah” ismiyle işaret
edilenden söz ediliyorsa; bu, O isimle işâret edilenin, “İLAH”
kavramı ile kastedilen bir varlık olmadığını, düşünebilen beyinlere
açık seçik farkettirir. Dolayısıyla burada, “ilah–tanrı yoktur,
ancak “ilahiyet” işlevini de ortaya koyan “Allah” ismiyle işaret
edilen söz konusudur” gibi bir anlam düşünülebilir.
Düşünmeden, sadece gördüğü kelimelerin lokal anlamlarına göre,
hüküm verenler için ise, bu konu, âdeta büyük bir açmaz ya da çelişki
gibi gelmektedir.
“Huvelleziy fiy es semâi ilâhun ve fiyl arzı ilah” (Zuhruf:
84) âyetinde geçen “ilah” kelimesi sema ve arz kelimeleriyle
işâret edilen âlemlerdeki bir İŞLEVE işaret etmektedir, insani-beşerî
yani insanda açığa çıkan anlayışa göre.
“Allah” isimleri arasında “el ilah” diye
bir isim yoktur. “İlâhiyet”, Allah isimlerinin anlamının
açığa çıkmasındaki “işlevi”nin adıdır. Yoksa, tapınılası
varlık anlamında değil!. “İlahin nas” açıklaması insanlarda
“Allah esması”nın açığa çıkmakta olduğuna işaret eder.
Daha önce de belirttiğim gibi, Kurân âyetlerinde iki tür
anlatım vardır. Birincisi, Allah’ın ilminin direkt olarak
dilediği gibi açıklanması… Ahad, Samed gibi isimler… İkinci
tür ise, insanların anlayışına göre bir şeyler anlamaları için kullanılan
anlatımlar… Misâl, Âyetelkürsî’deki “ne uyuklar ne de uyur”
şeklindeki anlatım. Kurân’da hangi âyetlerin birinci, hangi
âyetlerin ikinci tür anlatımlar olduğunu farketmek çok önemlidir.
Esasen yukarıda, “esmâ mertebesi” olarak varlığın hakikatini
anlatmaya çalıştığımız bölümün anlaşılması hâlinde dahi, “ilah–tanrı”
kavramının asla söz konusu olamayacağı çok iyi anlaşılabilir. Bizim
müşahedemiz bu yoldadır. Hakikatini Allah Alîm’dir.
Çeşitli âyetlerde geçen “B-il HAK=varlıkları Hak ile kâim”
ifadesi ise, bahis konusu edilen yapıların “Allah isimlerinin
işâret ettiği anlamlar ile meydana geldiğini, varlıklarını Rububiyet
mertebesinden aldıklarını” anlatır!.
“Hakk” isminin işâret ettiği manâlardan biri de, müşahedemize
göre, “esmâül hüsna”daki tüm anlamların sahibi” anlamınadır.
“Hakk” olan Rububiyet sahibinin, varlığı bölünüp
parçalanamayacağı, içi ve DIŞI OLAMAYACAĞI için de, her zerre
adı altında tüm isimleriyle “esmâ mertebesinin” özellikleriyle
seyredilmektedir gene kendisi tarafından!
Eğer, kişi “ölmeden evvel ölmek” diye bahsedilen hakikate
erme sırrını yaşayacaksa, “küçük kıyamet” denilen haller
de yaşamında açığa çıkmaya başlar..
“Mehdî”yet ile Rububiyet hakikati idrak edilir.
Arkasından, Deccaliyet kendini gösterir ve kişi Rubûbiyeti
benliğine atfederek, hakikatinin “HAKK” olduğu gerçeğinden
hareketle, “nefsaniyetini-egosunu-bedenselliğini” Rab olarak
kabullenme sebebiyle “mülhime nefs girdabına” düşer… Hakikatinde
Hakk’ı görmek derecesinden, bedenselliğinde Firavunluğu yaşama derekesine
düşer.
Derken nasibinde varsa “İsevî” hakikat nüzul eder ve “B”
sırrı açılarak yaşanmaya başlar.
İsa (aleyhisselâm), yeryüzüne indiği zaman; (birimselliğindeyken,
bedensellik anlayışında iken) Deccal, suyu görmüş
tuz gibi erir gider… Varlığın yalnızca, “Allah” adıyla işaret
edilenin “esmâ mertebesi”nden ibaret olduğunu hissetmesi
sonucu, Deccaliyeti (tanrılık vehmeden benliği) eriyip
yok olup gider. “El Mudil” isminin ağırlığı geriler…
“VELΔ ismi seyrinde ağırlık kazanır…
Her yaptığı işin öncesinde “B-ismillah” diyerek “Allah
namına” o fiîli ortaya koyduğunun bilinciyle yaşayarak şirkten
arınır; o fiîl ile kayıtlamaz “Allah” adıyla işâret edileni…
Araya, benliğini katarak şirke düşüp, şeytaniyete (vehmine) tâbi
olmaktan korunanlardan olmuş olur!.
Bazılarında, bundan sonra, “Daire-i Museviyet” ve “Daire-i
İseviyet” hakikatleri ötesinde, “hakikat-i Muhammediye”
ve hatta “hakikat-i Ahmediye” sırları yaşanır, “EKBER”iyet
müşahedesi içinde; ve “B” sırrıyla “seyri meâllah”ı
devam eder. Bazıları da “Allah Rasûlü” varisleri olarak “seyri
anillah” ile halk arasında görev alır.
“Allah EKBER”i yaşayarak “salât”a (namaza-yönelişe)
girip, “B-ismillah….”la gerisini getirebilen ne mübarektir!.
AHMED HULÛSİ
12 Mart 2007
www.ahmedhulusi.org
|