|
Kurân Mucizesi "Ekber"iyet
Ahmed Hulûsi
“Yeni Çağa girdik”, demiştim önceki yazımda… Nedir bu
“Yeni Çağ”?
Eşsiz muhteşem insan Muhammed (aleyhisselâm)’ın uyarılarından
birinde yer alan bir gerçeğin, günümüz bilim dünyası tarafından
keşfi…
Risâlet Nuru’nun, yeniden, bir sürü insan tarafından değilse
de, düşünme kapasitesine sahip bilinçlerce değerlendirilmesi sürecinin
başlaması…
Üzerinde yaşadığınız mekân, bu bildiğiniz Dünya olmayıp da, örneğin,
DNA zincirini oluşturan moleküllerden birinde yer alan sayısız atomlardan
biri olsaydı… Acaba, uzayınız ve evreniniz neresi olacaktı, bunu
hiç düşündünüz mü?
Bilim, bazı gerçekleri farkederken, acaba bir algılama hatası
oluşturacak şekilde de, düşüncelerimize yön veriyor mu?
Size bunu anlatmaya çalışacağım bu yazımda…
Ayrıca, KURÂN-ı Kerîm isimli bilgi kaynağını anlamada
çok önemli bir kod çözücü anlayışı açıklamaya çalışacağım.
Biraz daha açayım bu konuyu…
Bahsettiğim YENİÇAĞ, “EKBER”iyetin
ne olduğunun farkedilmesi çağıdır!.
İnsanların, hayallerinde yaratılmış “tanrı kavramının”
boş bir zan olduğunun kavranılması…
Tanrıbilimci (ilâhiyatçı) ve din adamlarının halkı şartlandırdığı
şekilde, yukarıda, gökte, yanına gidilecek ya da belirli zamanlarda
huzuruna çıkılacak bir tanrının var olmayıp…
Yalnızca, “EKBER” olan ve “ALLAH” adıyla işâret
edilenin söz konusu olduğu gerçeğinin farkedilme çağıdır bu yeni
çağ!.
Bilim, aklı başında insanlara bu realitenin yolunu açmaktadır.
Deccaliyet, insanları, ötelerde bir tanrı, anlayışına sürüklerken
her türlü yayınla… (Deccal’ın, insanlarda yerleşmiş tanrı
kavramı sonrasında, kendisinin bir tanrı olduğunu iddia ederek,
insanların kendisine kulluk etmelerini istemesi öncesi).
Çağlar üstü evrensel insan ve sonsuzluğun muhteşem “RUH”u
olarak açığa çıkan Nuru Muhammedî, asırlar öncesinden,
insanları “Ekber” olan “Allah” ismiyle işaret edilene,
“B” sırrı kapsamında iman etmeye davet ediyor;
bunu anlamadan kendisini tasdik edenleri de şöyle uyarıyordu:
“Ey İMAN EDENLER, iman edin “ALLAH”a “B” sırrı kapsamıyla”!
(Nisâ-136)
“İnsanlardan bir kısmı, Allaha ve gelecekteki yaşamımıza iman
etik, derler ama, ‘B’ nin işaret ettiği anlamın bilincinde olarak
iman etmemişlerdir”. (2-8)
(Konunun detayı “AKIL VE İMAN” isimli kitabımın “Nefsin
Hakikatine İman” bahsinde mevcuttur.)
Şimdi, önce “RUH” konusundaki yetersiz bir yoruma dayalı
olarak sürdürülen yanlış bir yönlendirmeyi düzeltip; sonra da “ben
Hakk’ım” anlayışının nasıl oluştuğundan kısaca söz etmek istiyorum.
Ondan sonra da ana konumuz “EKBER”iyet gerçeğine gelecek
sıra.
Hani, Bektaşî’ye sormuşlar, “niye namaz kılmazsın”, diye
de; cevap vermiş, “duydum ki “namaza yaklaşmayın” yazıyormuş
Kurân’da”!.. “Baba” demişler, “o âyetin başında “sarhoşken”
kelimesi var”… “İmanım benim o kadar okumam yoktur;
ilmim bu kadardır, onu uygularım”!!!…
“RUH” konusunda konuşmayı yasaklayanlar da, bu Bektaşî
babası gibiler…
Olayın neden - nasıl kaynaklandığını; o âyetin kimlere
hitap ettiğini insanlardan saklayıp, sadece son kısmını
söyleyerek konuyu çarpıtıyorlar. Ayrıca, bu konuda açıklama yapmış
zevâtı da suçlayarak, kendi cehaletlerini örtmeye çalışıyorlar.
Kısaca olayı özetleyelim…
Üç Yahudi âlimi aralarında anlaşırlar ve Hazreti
Muhammed (aleyhisselâm)’ı imtihan amacıyla, ona “RUH”
konusu dahil üç soru sormaya karar verirler. Derler ki birbirlerine,
“bugüne kadar RUH konusunda hiçbir kimse bilgi vermemiştir.
Eğer o konuda açıklama yaparsa, biliriz ki yalancıdır”.
Bundan sonra gelirler ve sorularını sorarlar.
“RUH”un ne olduğunu soran Yahudi âlimlerine şu âyetle
cevap gelir ertesi gün:
“Sana o (Yahudi âlimleri) RUH’un ne olduğunu sordular…
De ki: (onlara), Ruh Rabbimin emridir. Onlara Ruh
ilminden az bir şey verilmiştir”! (17-85)
http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/ruh/ruh10.htm
Kısaltarak naklettiğim, fakat orijinalini yukarıdaki linkten
okuyabileceğiniz bu konuyu dikkatle incelerseniz, “RUH” hakkında
az bir bilgi verilmiş olanların, âyetin muhatabı olan Yahudiler
olduğunu apaçık görürsünüz…
Nitekim İmamı Gazalî başta olmak üzere pek çok İslam âlimi
ve velisi olduğunu düşündüğümüz zevât “RUH” konusunda çeşitli
açıklamalar yapmıştır.
Önceki yazımda, bazı “şatâhat” sahibi zatlarla ilgili
yanlış anlamalara yol açabilecek bir hususa da burada açıklık getirmeye
çalışayım..
Kişi varlığın ve kendisinin hakikatini, orijinini sorgulamaya
başladığı ilk aşamada, “BEN” - “EGO” - “ENE”
merkezli bir düşünce sistemine sahiptir.
“Nefsi Emmâre” yani “emreden bilinç” diye tanımlanan
bu kişilik, kendini yalnızca beden yapı olarak kabul ederek, bildiği
her şeyin bu “ben”e ait olmasını ister.
“Ben” en iyisini yiyeyim, içeyim, her şey benim
olsun!.. Maneviyat mı var, benim olsun… Mertebe mi var, en yükseği
benim olsun! “Allah” mı var, ben,
O’na en yakın olayım; türünden benliğine yönelik istekler hep düşüncesindedir…
Bu sorgulama ve düşünce içindeyken kişi, öğrendikleri ve yaptığı
çalışmalar sonucu oluşan gelişmeyle yavaş yavaş farketmeye başlar
ki, “Ben” dediği varlık, gerçekte yalnızca, “O” diye
düşündüğü varlığın tasarrufundadır… Tüm varlığını “O”na borçludur.
Her an varlığında “O” hükmünü sürdürmektedir. Ve dahi tüm
varlıkta her an hükmü yerine gelen “O”dur!.
İşte bu anlayışa gelince, kendini hâlâ, “O”ndan ayrı olarak
var sanmaktan dolayı eleştirmeye, yani kendi kendine “levm”
etmeye başlar. “Niçin varlıkta mutlak hüküm süren olarak “O”nu
bildiğim halde hâlâ karşımdakilerin yaptığını “O”ndan olarak göremeyip,
“O”ndan perdeleniyorum” fikri, kendisindeki “şirk” anlayışı
(şirki hafî) olarak açığa çıkar!
Bu ve benzeri, çeşitli “ikilik” bakış açılarına sık sık
düştüğü için de hep kendine “levm” eder; yani kendini eleştirip
üzülür. Bir an gerçeği düşünür; sonra olaylar içinde varlığın ve
karşısındakinin hakikatinden perdelenmiş, gaflete düşmüş olarak
uzunca bir süre bu süreçte yol alır…
“Levvame” bilinç anlayışının bu gerçek yüzünden
söz etmeyen birçokları, meseleyi, çeşitli dinsel tekliflere itaatsizlik
dolayısıyla edilen “levm”e bağlayarak çevrelerindekilere
anlatmıştır! Bu da, onları, kendilerince bir gerekçeyle
oyalamaktan başka bir şey değildir.
Bu süreç, “seyri enfüsî” ve “seyri afaki”yi de
içine alan süreçtir. Kimi yollarda önce birincisi, kimi yollarda
önce ikincisi yaşatılır kişiye.
Bu konularda geniş bilgi, “KENDİNİ
TANI” ve “BİLİNCİN
ARINIŞI” isimli kitaplarımda vardır.
Eğer kişinin istidadı ve kabiliyeti müsait ise, bu zorlu süreç
ertesinde, artık “ben” dediği varlığın gerçekte hiçbir zaman
“var” olmamış (vücud sahibi olmamış) olduğunu farkederek,
varlığında açığa çıkanın, gerçekte yalnızca eskiden “O” dediğinin
olduğunu hissedip yaşamaya başlar…
Bu durum, o sırada aldığı ilhamlar sonucu meydana gelen
bir hissediş ve yaşam şekli olduğu için de, bu anlayış mertebesine
“nefsi mülhime” yani “ilhamlarla kendini hakikatini farkeden
bilinç” denir. “Mülhime
Nefs” anlayışı ile ilgili sohbetimi dinlemenizi öneririm.
İşte önceki yazımda söz ettiğim çeşitli “şatâhat” denilen
ve hakikatini dillendiren cümleler sarf edenler, bu bilinç düzeyinin
sonuçlarını yaşayanlardır.
Bu yaşam “Mi’râc” ile tamamlanır. Ve sonucu “El Velî”
isminin anlamının kişinin yaşamını düzenlemesidir.
Bazıları, velâyetin ilk basamağında yaşanan “mi’râc” olayını,
işin sonu sanır; oysa daha işin kapısıdır o yaşantı. O kapıdan geçildikten
sonra işin hakikati yaşanmaya başlanır Rasûller haricindekiler için.
Bundan sonra zan, beşerî hayal ve tasavvur biter; kozadan çıkılır
ve varoluş gerçekleri yaşamına adım atılmış olunur. Rasûl, irsâl
olur; bilgi, inzâl olur!.. Rasûller gayzer gibidir;
velîler ise artezyen gibi! (AKIL
ve İMAN isimli kitabım okunabilir detaylı bilgi için.)
Artık bu mertebede kişide açığa çıkan yaşantı, mutlak istikrarlı
bir seyir hâlidir ki, O, Hakk’ın nuru ile algılar (Es
Semî) her şeyi… O yüzden de bu bilinç “mutmain” olmuş;
dolayısıyla her an “RIZA” mertebesiyle yaşamakta olandır…
Burada söz edilen “rıza” da elbette ki genelde anlaşılan,
hoş olmayan şeylere dahi rıza göstermek anlamında değildir. Bu yaşayanların
bileceği bir hâldir.
Ana konumuz olan “EKBER”iyet sırrı ise, bunların çok ötesindedir.
“Ekber”iyet sırrının kişide açılımının sonucu, dâimi haşyettir.
Bunun taklidi sayılacak, “ilm-el yakîn”i, “mülhime”
bilinç kavrayışının sonunda olur; tahkiki ise “Mardiyye” bilinç
yaşantısıdır!.
“El Velî” isminin işaret ettiği anlamlardan bir anlamın
kişinin fıtratına göre açığa çıkışından sonra, korkulacak
veya hüzün duyulacak hiçbir şey kalmaz o yaşam algılaması içinde…
Ama “Haşyet” kapısı ebeden açıktır!.
Kul, ebeden kuldur, kesinlikle kul, “Allah” olmaz; hangi
mertebede olursa olsun; bunun aksi bir anlayış, tümden cehalettir!..
Esasen, mertebeler de... Neyse ileriye gitmeyelim!
Burada farkedilmesi gereken önemli bir incelik de şudur…
“Huşû”nun nedeni, “rububiyet” gerçeği değil; “Ekber”iyet nurlarının
kişiye açılmaya başlamasıdır.
Bu durum da kişiyi, “Kahhâr”iyet gerçeği ile yüzleştirir!.
Sonuç, “Ahadiyet” sıfatının bilinçte açığa çıkışıdır. Bu
mertebenin zâhiri (dışa dönük yönü) “mardiye” bilinci; bâtını
(içe dönük yönü – hissedişi) ise “sâfiye” hâlidir” yaşantısı
“â’mâ”iyettir!.
Tüm bu olaylar, hep esmâ mertebesinin tecellileridir ki, “Zâti”
denen “sıfatlar” dahi, gene bu “esma mertebesi tecellileri”
şeklinde açığa çıkar.
Bizim öğrendiklerimize göre olay böyledir.
İşte önceki yazımda sözünü ettiğim “şatâhat” sahibi zevât
dahi, “nefsi mülhime” mertebesinde hissettiklerinden sonra,
ileriye geçip; “velâyet” sırrı yaşamlarında zâhir olmuştur.
Elbette görebilene…
Sırası gelmişken ekleme yapayım konuya…
Geçmişteki değerli zâtların, hangi cümleyi veya şiiri hangi aşamada
söylediklerine; yazdıklarının sıralamasına çok dikkat etmek, olayın
seyrini anlamak ve düşünsel gelişmeleri hakkıyla tespit açısından
çok önemlidir.
Bu konuya da böylece kısaca açıklık getirdikten sonra gelelim
yazımızın başında değindiğimiz hususa…
İnsanları, Dünya’da et-kemik beden kabul eden; yukarıda
tanrı var anlayışıyla zindanda yaşatmaya çalışan deccaliyet
düşüncesine karşılık…
Gelelim “Allah” adıyla işâret edilenin “EKBER”iyetine
adım adım yönelen bilim dünyasının keşiflerine…
http://video.google.com/videoplay?docid=5051828413004174027
Daha önce de vermiş olduğum bu linkteki “powersoften”
görüntülerini umarım seyretmişsinizdir… Eğer seyretme imkânınız
olmadıysa, şimdi seyredin; anlatacağım olayı net bir şekilde farketmeniz
için.
Evrenin ve algıladığımız varlığın derinliklerine inişin seyrini
80’li yıllar ve sonrasında “ÜST
MADDE” isimli sesli ve “ALLAH’I
TANIYALIM (2)” isimli video sohbetlerimde anlatmıştım.
Ayrıca daha sonra yazdığım “TEKİN
SEYRİ” kitabında bu konudaki açıklamalarım okunabilir.
Şimdilerde ise, bu olay çeşitli görüntüler eşliğinde yeniden
gündeme oturdu bilimsel düşünmeye çalışanlar katında.
İncelemede önce Dünya üzerinden yükselerek galaksi içinde Dünyanın
yerini farkediyoruz… Sonra yüz milyarlarca yıldız ihtiva eden lokal
galaksiler topluluğunu seyrediyoruz; ve nihayet milyarlarla galaksi
ihtiva eden evrende, bizim birkaç yüz milyar yıldızdan oluşan galaksimizin
bir iğne ucu kadar dahi yer kaplamadığını farkediyoruz...
Ve dahi böylece kafamızda yarattığımız “yukarıda bir tanrı
var” balonu patlıyor!.. Elbette, bu kabule dayalı
tüm öğreti de iflâs ediyor!.
Bu defa otomatikman olayı sorgulamak ve gerçekçi bir şekilde
düşünmek zorunda kalıyoruz.
Kimi konularıyla, geldiği çağın toplumunun sorularına cevap veren;
kimi yönüyle insanlık yaşadıkça insanlığın sorunlarının cevabını
veren; kimi işaretleriyle de bir kısım insanların sonsuza dek soru
ve sorunlarına, yaşamına “NUR” olan “KURÂN” isimli
gerçek “bilgi kaynağı” acaba bize neleri anlatmak
istiyor?
“ALLAHU EKBER” sözü neye işaret etmektedir? Bu tanımlama, acaba
hangi gerçeğin dile gelen sözcüğüdür?
“EKBER”iyet nedir; ve dahi “EKBER” olan “ALLAH”
adıyla işaret edilen, “tanrılık kavramıyla sınırlanacak”
bir ilâh mıdır?
O muhteşem Allah Rasûlü ve son Nebî’sinin bildirdiği akılları
zorlayan olay, nasıl olmuştur da, gökte ulu tanrı, yerde postacı
peygamber kabulüne oturmuştur?.. Ve dahi olay, topraktan yaratılmış
bedenlerin, Dünya’nın buhar olmuş olduğu bir boyutta,
yeniden topraktan(?) yaratılarak, tanrının huzuruna gidip,
iki kefeli terazide hesap verecekleri bir mahşer yeri anlayışında
bloke olmuştur?..
Kurân-ı Kerîmi değerlendirme kapısını açan kod çözücü anlayış
şudur…
Risâlet Nuru kaynağından gelen bilgilerde…
Gerek dünya ve gerekse ölüm ötesi yaşam boyutu ile ilgili işâret
kelimeleri, o kelimenin, geçmişteki anlamı ile değil; o kelimenin
yaşanılmakta olan süreçte ulaşılmış en derin kavramı itibariyle
anlaşılmalıdır. Yani, kelimenin 1400 küsur yıl önceki birebir düz
manası ile değil.
Uyarının yapıldığı devirdeki anlayış neyse, zorunlu olarak o
seviyeden bir kelime kullanılması, anlamın o kelimedeki mânâ ile
sınırlı olmasını asla getirmez.
Çünkü, Risâlet Nuru, zaman ve mekân ötesi bir boyuttan, tüm zaman
ve mekânları müşahede eden bir kaynaktan gelmektedir.
Demek istediğimizi anlayan için, bu çok çok önemli bir
Kurân dekoderidir; ve dahi, O “Bilgi Kaynağı”nın,
niçin kıyâmete kadar geçerli olduğunun açıklamasıdır. İşte bu
anlayış, bu anahtar Kurân dinamiğidir.
“Toprak” deniyorsa, atomik boyut; “kan pıhtısı”ndan
söz ediliyorsa en azından DNA katmanını düşünmek gibi…
Zirâ, topraktan karılarak yaratılmış tek bir insan mevcut değildir
Dünya’da!. Dahi toprağı karacak iki elli bir tanrıdan asla söz edilemez!.
Hücre yapı dahi, Kurân isimli “Bilgi kaynağı”nda “balçık”
benzetmesiyle anlatılmıştır; ihtiva ettiği mineraller ve su dolayısıyla.
İblîs’in, Adem’in yaratılışında kullandığı “tıyn” kelimesi
bildiğimiz toprağın hokus pokusla insana dönüşmesini değil, insanın
bedeninin, toprakta bulunan mineralleri ihtiva etmesi dolayısıyla,
maddeye bağımlı yaşama sürecinde bir varlık olduğunu vurgulamaktadır.
Öte yandan iblîs, “ben, ışınsal bedenim itibariyle,
atomik yapılı boşluktan oluşmuş bedeni olan insanın bedeni içinde
cirit atarım, o da kim oluyormuş ki” demek istemiştir bu
olayda! Kendi bakış açısına GÖRE de haklıdır!.
Ne var ki, insan “RUH”u, Allah isimlerinin bir bileşimi
olarak, yeryüzünde “halife” olma vasfına sahip tek varlıktır;
bu yön itibariyle de “hilafet”ini yaşayanlar, Allah gözüyle
(El Basîr) âlemleri seyredip, “Allah” “Ekber”iyetine
şahadet ederler!.
Esasen “İNSAN” varlığını toprak’tan değil, “RUH”tan alır!.
İnsan denince de, isimler bileşimi olan RUH (mânâ – özellikler
bütünü), bilinç sahibi varlık kastedilir.
Evrende her oluş, kendi zaman kavramına ve boyutuna göre, çok
uzun süreçler almıştır.
“SÜNNETULLAH” da sihirbaz değneği yoktur!.
“Mucize”nin anlamı, insanların veri tabanları yetersizliği
nedeniyle, oluşumunu anlamakta âciz kaldıkları olay, demektir. “Kerâmet”,
kişinin hakikatinden gelen kuvvenin açığa çıkmasıyla gerçekleşen
bir olay demektir. İstidrâç dahi böyledir; bir farkla ki,
kişi bunu benliğine bağlar hakikatinden bîhaber olduğu için. Çalışan
sistem ise aynıdır!.
“KURÂN”, defalarca, akıl sahiplerine hitap edip,
“biz misallerle anlattık hâlâ bu misaller üzerine düşünmeyecek
misiniz” (İsra-89) dediği halde…
“…efala ta’kılun”?.. (En’am-32) “Niye AKLINIZI kullanmazsınız?”;
dediği halde…
Niçin bizler hâlâ, gerek Kurân ve gerekse Hadislerde
benzetmelerle anlatılan olayı, kelimelere takılıp, somut ve birebir
olarak kabulleniyor, bunların birer işaret olduğunu
farkedemiyoruz. Sonra da, birebir somut olaylar sandığımız misal
ve sembolleri, akıl ve mantıkla bütünleştiremeyince inkâra gidiyoruz?
Misâl, benzetme veya işâret yollu anlatılanları izah edecek kapasitesi
olmayan nakilci-taklit ehli kişiler, o misal, işaret veya benzetmeleri
birebir gerçek sanıp; sonra da bunlar akılla anlaşılmaz diyerek,
aklı başında insanların kendileri gibi taklitçi anlayışla yaşamalarını
istiyorlar!
Akıl sahibi insanların, din konusunda nakledilenleri körü
körüne “aman günaha girmeyelim” diyerek kabullenmeleri yerine;
olayı kavramak için, derinliğine sorgulamaları gerekmez mi?..
Neyse, konuyu daha fazla yaymayıp kaldığımız yerden devam edelim.
Gözün görme sınırlarına GÖRE, geliştirilmiş cihazlarla
görmekteyiz ki…
http://www.bulutsu.org/evreninharitasi/universe.php
Bir yanda, yatay, katman içi bakışla uzay ve evren…
Öte yanda da dikey, katmanlar hâlinde, algıladığımız varlığın
katmanları!.
Oysa ilk bakışta, sanki, kuarktan evrene tek bir dikey algılama
yolculuğundaymışız gibi anlatılmaktadır ve görüntülenmektedir olay.
Çeşitli işlevler gören çeşitli organlarımız topluca insan bedenini
meydana getirirken…
Bedeni oluşturan organlar ise bir alt katmanda trilyonlarca hücreden
oluşmaktadır.
Hücrelerin her biri dahi, içindekileri oluşturan milyarlarca
molekülden oluşmaktadır bir alt katman olarak…
Molekülleri meydana getiren atomların bir alt katmanında ise
kuarklar okyanusu yeralmaktadır… Bu katman (semâ) itibariyle de
evren, bir kuark okyanusudur. Algılayıcısına göre…
Nihayet, bir manâ okyanusu, sonsuz sınırsız bize göre!… Esmâ
mertebesi, denmiş… İhtiva ettiği anlamlar ve yaratmadaki amaç itibariyle
“ayanı sabite” denmiş… Her an kendindeki manaları kendi seyreden…
Gerçekte, “çok boyutlu tek kare resim” seyri, tek bir
tecellî… “State” tabiriyle veya string teorisiyle
işaret edilmek istenen Holografik bütünlük!… Ne madde, ne
manâ diye nitelendirilebilecek bir anlam okyanusu!... Bir
“nokta”!. Zaman boyutunun adı “AN”!... Ama tek bir
“AN”!. İkincisi olmayan!.
Bakın Allah Rasûlü muhteşem Zât, 1400 küsur sene önce,
bu katmansal değerlendirmeyi nasıl anlatmış mecâz – benzetme
yollu:
“Birinci kat semâ ikinci kat semâ içinde çöle atılmış bir yüzük
halkası gibidir. İkinci kat sema ise üçüncü kat semâ içinde, çöldeki
bir yüzük halkası gibi kalır… Yedinci kat semaya kadar bu böylece
devam eder… Yedi kat semâ ise kürsî içinde bir yüzük halkası gibi
kalır çöldeki!”
“Kürsî” ve “semâ” kelimeleriyle işaret edilen katları,
afâka göğe, uzaya dönük olarak değil; varlığın orijinine, “nokta”ya
doğru katmanlar olarak değerlendirin.
Ayrıca… Daha da ötesi…
Atomik kökenli olarak algılamakta olduğumuz katman olan evrenimiz,
acaba, hangi “üstmadde”(?) türü evrenin içindeki, bir alt
katman (semâ) olarak kalmaktadır? Bir de bunu sorgulayıp düşünelim!
Bana ulaşanlara göre, yazılarımı okuyanların en zorlandıkları
husus, “nokta”daki “esma mertebesinin projeksiyonu”
ile oluşan evren içre evrenler yanı sıra; sonsuz sayıda projeksiyonlar
oluşturan sayısız “nokta”ların varlığı hususu…
Yazılarımızdan sonra, okuyucularımız arasında genelde yanlış
olarak anlaşılan bir husus da, “Allah” isminin “Nokta”ya
işaret ettiği” kanâati…
Oysa, hiç bir yaratılmışın havsalasının alamayacağı alan, bundan
sonrası…
“Allah âlemlerden Ganî’dir” vurgulaması ve hükmü var!
“Allah” adıyla işaret edilenin algılanabilen hiçbir şey
ile kayıtlanamayacağı; yanı sıra…
“NOKTA” ötesi itibariyle de, “Ganî” oluşu zorunlu
hükümdür!.
“Nokta”lar sonsuz ve sayısız, “ALLAH” ismiyle işaret
edilen ise tüm kavramların ötesinde!
Her biri, evren içre evrenler ihtiva eden sayısız “nokta”lar!.
Nihayet, tüm bunları yaratan, “ALLAH” adıyla işâret edilen!
“EKBER” kelimesi dışında, bu gerçeğe işaret eden başka
da isim yok!
“ALLAHU EKBER”!.
Bu gerçeği düşünebilen ve daha da ötesi, hissedebilenin “haşyet”
duymaması mümkün mü?
Varlığı, ancak ilimle farkedilen; ama detayına ulaşılması muhal
-olanaksız olan “nokta” ötesi realite!. “EKBER” isminin
işareti olan anlam!.
“ALLAHU EKBER”!
Nitekim bu duruma Allah Rasûlü secdede okuduğu şu cümlesiyle
işaret ediyor;
“La uhsiy senâen aleyke ente kemâ esneyte ala nefsik”
“Senin kendini bilmen gibi benim seni değerlendirmem asla mümkün
değildir!”
Acaba, kaç kişi gerçek anlamıyla “Allah” diyebiliyor;
“Allahu Ekber” diyebiliyor hayatı boyunca, dediğini derinliğine
düşünerek ve hissederek?..
Kaç kişi, kafasında yarattığı sınırlı sorumlu hesaba çekilir
tanrısına “Allah” ismini etiketleyip; ona, “benim
güzel allahım”, “ulu tanrım en büyüktür” diyerek;
Musa (aleyhisselâm)’ın, “tanrısını kucağına yatırıp
kafasındaki bitleri ayıklamak isteyen çobanı” gibi bu Dünya’dan
geçip gidiyor?
Ciddî olarak, bunu hiç düşündünüz mü?
AHMED HULÛSİ
6 Şubat 2007
www.ahmedhulusi.org
|