|
Kurân ve Yeni Çağ
Ahmed Hulûsi
"1428"...
!
?
Yeni bir yıla giriyoruz bugün… Yeni bir döneme…
Hayretteyim!..
Hicreti esas alan Müslümanların takvimine göre, yüzyılın başını
27 yıl geçti ve yeni bir yıla, yeni bir döneme daha giriyoruz; ama
hâlâ umdukları gibi bir “Müceddid” (yenileyici) gelmedi!
Beyaz atı ve elinde kılıncıyla ya da tüfengiyle Mehdî
ortaya çıkmadı! Psikiyatrinin ilgi alanına giren bazı mehdîler(!)
ise konumuz dışında.
Peki, gerçekten böyle biri mi yok? Yoksa böyle biri var da, bizim
şartlandırıldığımız şekilde biri olmadığı için mi fark edemiyoruz?
Her neyse…
Gelmedi güya, ama biz hızla yenileniyoruz(!?) yepyeni anlayışlarla…
Köyüme ulaşan haberlere göre…
Lâik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasal Kurumu ilân etti
ki vücut hatlarını gösteren kıyâfetler giyen kadınlar teşhircidir!
Muhyiddini Arabi, İbrahim Hakkı Erzurumî, Mevlana Celâleddin,
İmam Azîz Nesefî ve nîce bunlar gibi burçlar ilmini (astroloji)
kabul eden; astrolojik tesirlerin insanların tüm yaşamını,
-ahîret ve cennet boyutu dahil etkilediğini söyleyen kişiler din
dışıdır; fetvası veriyor basında ilâhiyatçılar!.
Kurân, insanların ölümü TATMAK sûretiyle
boyut değiştirip yaşamlarına devam edeceklerini bildirirken...
Allah Rasûlü, kâbirdeki kişilerin canlı ve kendilerine hitap
edeni duyar halde olduklarını vurgularken… Bütün Müslümanlar
Amentü’de “vel ba’sü badel mevt”, yani “mefta oluşumla
birlikte ölümötesi yaşamıma bâ’s olacağıma iman ettim”
derken... Ölen(!?) insanın toprak olup, sonra tekrar topraktan yaratılacağını
söyleyen bir kişi İlâhiyat Fakültesine Dekan seçilebiliyor; ortalıktaki
bu tür ilâhiyatçılardan (tanrıbilimcilerden) ileri geçilmiyor!.
Daha, İmamı Gazalî’nin açıkladığı “El Bâis” ismi
anlamından ve “Baâs”ın ne olduğundan haberleri bile yok sayın
din profesörlerinin!
Fesuphanallah!...
Yenileniyoruz!. Her nasıl yenilenmekse! Kulağın çınlasın ey Müceddid!.
Neyse…
Dünya üzerinde yaşamakta olan bir sürü insan arasında, biz konumuza
dönelim...
YENİ ÇAĞIN şifrelerini veren “KURÂN” isimli, insanlık
durdukça geçerli muhteşem bilgi kaynağının kodlarını çözmek
için, gerekli alt yapıyı kendimizde oluşturmaya çalışarak…
Sonsuzluğun muhteşem Ruh’u Allah Rasûlü Muhammed Mustafa
aleyhisselâmın işaretlerindeki şifreleri çözmeye çalışarak…
Zirâ gerçek yeni çağ, Kurân’ın değerinin günümüz
bilgileri ışığında tüm dünyada fark edilmesiyle yaşanacaktır… Ne
var ki, bunun faturası ağır olacaktır insanlığa… Doğum kolay gerçekleşmeyecektir.
Evet, konumuz evren içre evrenlerin hakikati… Bunu algılayan
bilincimizin ne olduğu…
Bilinç, beynin “print-out”udur, yani, dilediği kadarının
“çıktı”sı !.
Beyin dahi, İngilizce’de “data” denen evrensel salt “bilgi”nin,
“print-out”udur!.
Dolayısıyladır ki, geçmişteki bir kısım önde gelen evliyâullahın
“âlemlerin aslı hayâldir”; “yaşananlar hayâl içre hayâl
içre hayâldir” şeklindeki keşifleri, mutlak gerçeği yansıtmaktadır!.
Ceberût âleminden, “data”dan, yani “esmâ mertebesinden”
gelip, nâsut âleminde madde(?) dünyasında beyin olarak açığa
çıkan ve tekrar geldiği yoldan “aslı”na rücû eden (dönen)
anlamlar, her an var olup yokluğa gitmekteler; yüzlerce yıl önce
keşif yollu algılandığı üzere.
“Salâvat
ve Ayna Nöronlar” ile “Kurân’ı
Neden Anlamıyoruz” başlıklı yazılarımda, insanın “madde”
algılamasının yalnızca beş duyudan kaynaklanan bir zan olduğunu,
oysa içinde yaşamakta olduğumuz gerçek boyutun çok farklı olduğunu
anlatmaya çalışmıştım.
Muhteşem bilgi kaynağı Kurân’ın ve Allah Rasûlü’nün işaretlerinin
hakkıyla değerlendirilmemesi sonucu, tamamen saptırılmış bir
din anlayışının toplumlara yerleştiğini, bunun da her şeyi
madde sanan ve gelecekteki yaşam boyutlarının dahi “madde”
üzerine kurulu olduğunu hayâl eden bir neslin yetiştiğini fark ettirmeye
çabaladım.
“Dünyada a’ma olan (basîret körü), âhırette de ebeden
âma kalır” uyarısının nedenlerini anlatmaya gayret ettim.
“Dünya” ismi bir anlamıyla üzerinde yaşadığımız arza işaret
ederken, diğer anlamıyla da “kişinin dünyasına” işaret
eder!.
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir”
hükmü, “kişinin dünya”sıyla ilgilidir; fizik dünya ile değil.
Bütün insanlar kendi dünyalarında yaşarlar. Kendi “nokta”larının
projeksiyonu içinde oluşan konideki, “dünyalarında”! Birbirleriyle
iletişimlerine rağmen! Rüya, bunun apaçık misâlidir.
Fizik Dünya’nın cehennemi her ne kadar Güneş ise de; Dünya, sonuçta
Güneş içinde buhar olup yok olup gidecek; algıladığımız anlamda
toprak veya madde kalmayacak olsa da; kişinin cehennemi, bir, bulunduğu
mahal itibariyle, bir de, içinde yaşadığı hâl itibariyledir. İçinde
bulunduğu bedeni ve yaşadığı ortamın canlıları itibariyle yaşayacağı
cehennem yanı sıra, bir de bildiğimiz anlamda ateş değil, kişiyi
yakan manevi anlamda ateştir!. Tıpkı çok sevdiğini, bağlı olduğunu
yitiren insanın yanmasına yol açan ateş gibi!. Bu olay Kurân’da,
kişinin tekrar tekrar derilerini yakan ateş olarak sembolleştirilmiştir.
Yoksa maddenin ve dolayısıyla maddeden oluşan bedenin olmadığı ortamda,
fizik ateş tahayyülü yalnızca robot beyinlerin ezberleyip tekrar
edeceği bir olaydır!.
Hadîslerden haberi olmayan, ya da aklı basmadığı için onları
inkâr eden din adamları ve ilâhiyatçıların (tanrıbilimci) bu olayı
deşifre edebilmesi elbette mümkün değildir.
“Kıyâmet günü, Güneşin dünyaya bir mil mesafeye geleceğini,
insanların sıcaktan terlerinin bellerini ya da ağızlarını gemleyeceğini”
söyleyen Allah Rasûlü’nün, nasıl bir cehennemden
söz ettiğini anlamak için, çok kapsamlı ve sistemli düşünen bir
beyne sahip olmak gerekir. Âyet ezberleyip, üç kuruşluk aklının,
kavrayamadığı hadisleri inkâr eden sözde din âlimlerinin bu konuları
değerlendirmesi elbette mümkün değildir.
Olayın bu kadar açık ve sarih yanlarını kavrayamayanların; insanın
hakikatini, varlığın aslını ve insanın ne yönüyle cennet diye tanımlanan
boyutu nasıl ve nerede yaşayacağını ya da neden nasıl yaşayamayacağını
anlaması ise hiç mümkün olmaz elbette.
Öte yandan, tasavvuf menkıbeleriyle ömür tüketip; mahallelerindeki
zamanın “gavs”ı(!) olan şeyh efendinin, “her şey “Hak”tır;
hak’tan başka bir şey yoktur, ben de Hakk’ım sen de Hak’sın”
anlatımlarıyla avunan kişilerin, “zâhidân”ı (yoğun ibadetle
tanrıya tapınan) evliyadan sanması elbette ki gayet normaldir.
“Ben hakkım” diye bağırmaya başlamanın, “nefsi levvame”
düzeyinde kendindeki hakikati yaşayamamanın bunalımı içindeki bilincin,
“mülhime” düzeyindeki varlığının hakikatine ait ilhamları
almasının sonucu olduğunu...
“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi, kâh inerim yeryüzüne
seyreder âlem beni” diyenin; “cüppemin altında Allah’tan
gayrı yok” diyenin, bunları “Mülhime” bilinci yaşantısı
içinde aldıkları ilhamlarla söylediklerini ve orada “velâyet”in
daha kokusunu bile almamış olduklarını ne bilsin bu yolun heveslileri…
Ne bilsinler, kerâmet sandıkları bir kısım olağan dışı olguların,
“velâyet” delili olmadığını… Müslüman olmayanlarda bile bunların
açığa çıkabildiğini! İstidraç ile kerâmetin aynı mekânizmayla meydana
geldiğini… Bu yüzden de, evliyâullahın, “kevni kerâmet”leri
hoş görmeyip, “önemli olan ilmî kerâmettir” dediklerini nereden
bilecekler. Peki, ne ola ki o “ilmî kerâmet” denilen?
Kişilerin bilgilenip gerçeği görmemeleri için, her türlü araştırma
sorgulama, başkalarının eserlerini okuma yasaklanmıştır pek çok
çevrede!.
Bir sürü insan, körü körüne tâbi olup, zamanın “Gavs”ı
olduğunu sandığı şeyhinin öğretisiyle geçer gider Dünya’dan, kendi
hayâl dünyası içinde. Niceleri geçmiş böyle ve hâlâ geçmekte...
Velâyet, “Mutmaine” de başlar en dar kapsamlı müşahededen…
Risâlet ile son bulur en kapsamlı hâli “Sâfiye” ile…
Velî’de başlayan müşahede, gerçeklere şahid olma kemâlâtı,
Rasûl’de zirveye oturur. “Risâlet” varlığını “El
Velî” isminin işaret ettiği özellikten alır. Rasûller
dahi velâyetleri itibariyle farklı kapsamlara sahiptirler.
Nübüvvet, “dünyevi bir görevdir”, Dünya yaşamında
son bulur ve âhiret yaşamında işlevi yoktur. Nebî’ler dahi
Veli’dirler ve velâyet kemâlleri ile âhırette yer alırlar.
Velâyet, varlığın hakikatini yaşama, açılımıdır.
Nübüvvet, varlıkta geçerli olan ve “sünnetullah” denen
sistem ve düzenin işleyişini bildirme ve buna göre ne yapılırsa
sonucunun ne olacağını bildirme işlevidir.
Risâlet, velâyetin zirvesinin adıdır.
Veliler, “Allah kubbesinin örtüsü altındadır” ve onları
dışardan bilmek mümkün değildir.
Öğrendiklerini “tekrarlamak” ve eskilerin anlattıklarını
“yinelemek” velâyet değildir; Velâyet, kişiye özgü
bir yaşam hâlidir!. “Velâyet” konusunun detaylarını “Bilincin
Arınışı” isimli kitabımızda yazmıştık. İsteyenler
oradan okuyabilirler.
Bunları kısaca geçtikten sonra, geldik şimdi işin kavranılması
zor olan bölümüne…
Varlığın aslı “esmâ mertebesi” yani “Allah isimlerinin
işâret ettiği özelliklerin bulunduğu âlemdir” dedik.
“Allah isimleri”nin bize bildirilen anlamları, son derece
sığ ve dar kapsamlıdır. Beşere GÖRE anlatılan anlamlardır.
Gerçekte bu isimlerin işâret ettiği anlamlar ve varlığı
oluşturmadaki işlevleri çok çok kapsamlı ve farklıdır.
Madde dünya, et-kemik insan ve gökte tanrı anlayışı ile olaya
bakmaktan arınamadığımız sürece, “Allah” isimlerinin
anlamı konusunda da maalesef çok sığ düşünmekten çıkamayız. “Tanrının
güzel isimleri” der, onları ezberleyip tekrar etmekle “ihsa”
ettiğimizi sanarak avunur, bunların bize niye bildirilmiş
olduğu veya konuya nasıl yaklaşmamız gerektiği hususları
üzerinde hiç durmayız.
Oysa, diğer tarafta…
Batılı bilim adamları, bugün ulaştıkları son noktada, fizikten,
“teorik fiziğe” dönmek zorunda kalmışlardır. Deneye dayanan bilim,
bugün artık teorik fizik olarak yaşamını devam ettirmek zorunda
kalmıştır varlığın orijinini keşfetme sahasında!.
“Madde” anlayışı günümüz fizik anlayışında varlığını tümüyle
yitirmiş, yapı taşı olmaktan çıkmış, yapıda algılanan
taş noktasına inmiştir!.
Geri kalmış ülkelerin insanları, “madde”yi esas
alan bir fizik ve DİN anlayışında iken; bilimsel gelişmeleri
yakından takip eden kişiler teorik fizik ve “spritüel din” anlayışına
ulaşmışlardır.
Ulaşılan “spritüel DİN” anlayışı ise, yeni bir şey olmayıp,
1400 küsur sene evvel Allah Rasûlü Muhteşem İnsan Muhammed Mustafa
(aleyhisselâm)’ın açıklayıp; O’nun yolundan giden evliyâullahın
yaşadığı, tasavvuf adı altında mecâzlarla işâretlerle anlatılmaya
çalışılmış “DİN” gerçeğidir.
1400 küsur yıl önce Mekke’den doğmuş ilim güneşi, bugün Batı’dan
bilimsel doğuşa başlayarak, Kurân’ın ve Allah Rasûlü’nün
verilerini teyit etmekte ve insanlığa altın çağın müjdesini vermektedir.
Yeni çağ, Kurân bilgisinin bilimle deşifre edileceği çağ
olarak insanlıkta yerini alacaktır.
Evet, gelelim “esmâ mertebesi” tanımlamasının işaret ettiği
realiteye…
Önce fark edelim ki…
Beş duyu ile önünü görmeye çalışan insanlık, sanki,
yerden göğe uzanan metrelerce uzunlukta bir çelik duvarın önünde
durmakta; jilet kalınlığı kadar bir alandan, duvarın arkasını
görmeye çalışmaktadır!.
Bilimin algı kaynağı gözün görme sınırları, santimetrenin
on binde dördü ile yedisi arasıdır. Santimetrenin üssü -35’lerden
başlayan dalga boylarından kilometrelerce uzunluktaki dalga okyanusu
içinde gözden beyne giden dalga boyları okyanustan bir zerre bile
değildir.
İnsanlığın evrenden algıladıklarının tamamı yüzde 4’tür günümüz
bilimine göre… Geri kalan yüzde 96 bize karanlıktır. Hesaplamalara
göre bunun yüzde 60 küsuru dark (karanlık) enerji ve 30 küsuru da
dark (karanlık) madde… Uyarayım; burada kullanılan “madde”
kelimesini, beş duyu ile algıladığınız “madde” ile
karıştırmayın… İsim benzerliği olaydaki… Gerçekte, sizin algıladığınızı
sandığınız gibi bir “madde”, hiçbir zaman varolmadı!
Evet, tüm bilimsel tespitler, bu göz kökenli algılanan verilere
göredir…
Oysa, beyin, orijini itibariyle nedir? Et mi?.. Biyokimya mı?
Biyoelektrik mi? “Bileşik atomik evrensel kitle”de bir bölüm mü?..
Ya da ne?.
Onbir boyutlu evren modelini ortaya koyan string teorisi, bazılarının
“state” dediği, bizim “data” kelimesini kullandığımız
salt “bilgi”nin kendi içindeki dönüşümünden başka bir şey
değildir.
String hareketleriyle açığa çıkan her şey, “data”daki
“Allah isimleriyle işaret edilen özelliklerin” (“bilgi”)
oluşturduğu “sanal” (virtual) gerçekliktir.
Bu virtual-sanal gerçeklik, “Allah” isimlerinin işâret
ettiği özellikler dolayısıyla, birbirini oluşturan algılama
katmanlarıyla, “beyin” dediğimiz yapıyı ve insan algılamalarını
meydana getirirken; biyolojik anlamda beyni olmayan, evrendeki sayısıyız
varlıklarda dahi virtual “beyin”lerle sayısız algılama türlerini
meydana getirmektedir.
“Görünmez varlıklar vücudunuzda gezer farkında olmazsınız”
uyarısını yapanlar, insan bedeninin diğer dalga yapılı varlıklar
için belki de top sahası kadar geniş dolaşma alanı olduğuna, insan
bedenin boşluklardan ibaret olduğuna dikkat çekmişlerdi;
Bilinç, nasıl, beynin açığa çıkmasını istediklerinden ibaretse,
sanki bilgisayarın monitörü hükmündeyse; bir “print-out” ise…
Gerek insandaki biyolojik beyinler ve gerekse dalga okyanusundaki
sayısız canlılarda var olan virtual-sanal beyinler dahi, gerçekte
“data”nın sanal çıktılarıdır. Esmâ mertebesinin, âlemlerini seyridir.
Enerji, İlahî kudretin algılanışının, günümüzdeki adıdır!.
“Data” yani “salt “bilgi” tüm anlam ve kavramların
anası-aslı, fakat bir anlama bürünmemiş hâli, İlâhi ilmin ilk zuhurudur.
Bu, ilk ve tek tecellidir.
Hayatın kaynağı olmasına işaretle, “RUH” veya “Ruh-u
Â’zâm” adı verilmiştir. İhtiva ettiği ilmi ilâhi itibariyle
“Akl-ı evvel” denilmiştir. “Allah önce aklı yarattı”
işareti bu noktayadır.
“Melekût” boyutu, bu sanal seyir boyutunun varlığıdır!.
Bu boyutun anlamları, evren içre evrenleri ve varlıklarını meydana
getirirler; algılayana göre var olan bedenleriyle…
“Aklı-ı kül ve nefsi kül” tanımlamaları buradaki iki özelliğe
işaret eder. Burada, anlamlar belirginlik kazanmıştır evren içre
evrenler sûretinde. “Esmâ mertebesi”nin tenezzülü ile bu
boyut meydana gelmiştir.
Hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi, basar vasıfları,
“esma mertebesi” dediğimiz salt “data” veya “bilgi”nin
varlığını oluşturandır!. “Nokta” bunların tümünü kapsayan
tekil yapıdır!.
Bu isimler, aynı şeydeki 7 ana vasfa işaret eder ki, bunun sonucu
da “Tekvin”dir!. Böylece esmâ özellikleri açığa çıkar ve
“kevn” meydana gelir… Yani, âlem içre âlemler, evren içre
evrenler!.
Burada algılayan esastır!. Algılayana göre, algılananlar oluşur!.
Algılayan?
Algılama, “birim”dir!.
“Birim”, algılamayla hayat bulur. Bu algılamada, reaksiyonu
oluşturur ve böylece birim var oluşunun amacına “kulluk”
etmiş olur. Bize “iyyake na’budu” her namazda “OKU”tulurken,
yapacağımız mirâc ile bu gerçeği hissetmemiz istenmiştir kanaatimce.
“Siz onların zikrini anlayamazsınız” hükmü, bu boyutsal
derinlikte var olan birimler ve yerine getirdikleri “kulluk”
dolayısıyladır. Kişi, kendi varlığındaki “birim”lerden, evren
içre evrenlerde yer alan sayısız “birim”lere kadar, hiçbirinin
“kulluğu”nun neden, nerede, nasıl olduğunun farkında değildir.
Algılama, “birim”in hakikatindeki “esma özellikleri”nden
kaynaklanır. “Esma mertebesi” denince, sayısız özellikleri
olan tek bir yapıdan söz edilmektedir. Bundaki çeşitli özellikler,
sayısız birimleri yaratmakta ve onlara sayısız özellikler bahşetmektedir
kendi varlığıyla.
“Her an yeni bir şan alması”, bu tekilliğin, tek kare
resmin, her an yeni bir görüntüsü olarak kabul edilmekte… Bu
da, âlemlerin her an var olup, daha sonra yok olması olarak nitelenmektedir.
“Allah” adıyla işaret edilen, Zât’ı itibariyle,
esmâ mertebesi olarak açığa çıkardığı “NOKTA” denilen âlem
içre âlemler algılamasının getirisinden “GANΔdir! Lütfen
bunu iyi anlayalım.
Umarım, bu yazılarım bazılarınızdaki, “insan gibi düşünen,
gök yüzünden bizi seyreden, namaza durunca huzuruna çıkılan; gökten
aracılarla kitaplar yollayıp emirler yağdıran tanrı baba
anlayışını” ortadan kaldırıp; Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın,
“Allah” ismiyle işâret ettiğine yönlendirir… Allah Rasûlü’nü
de, “sevgili peygamberimiz” kabulünden çıkarıp; “Hakikati
Muhammedî”nin insanlık âlemindeki muhteşem açığa çıkışını
fark etmeye bizi yönlendirir…
“İnsan gibi düşünen tanrı” sanısından, “Allah ahlâkıyla
ahlâklanın” anlayışına ulaşmak için, “Allah” adıyla neye
işaret ediliyor, önce bunu anlamak zorunludur!
Kurân’daki çeşitli sırlara işaret eden âyetleri önce fark
etmek; sonra da üzerlerinde derin düşünmek, çok farklı değerlendirmeler
getirir insana… İnşâallah bir gün buna da sıra gelir.
AHMED HULÛSİ
20 Ocak 2007
www.ahmedhulusi.org
|