|
Salâvat ve Ayna Nöronlar
Ahmed Hulûsi
Bu güne kadar yazmadığım bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum…
Ama önce şu biline…
Acelem yok!.
En kötü ihtimalle, birkaç yıl içinde, belki de dünyamı değiştirdikten
sonra kesinleşecek…
İnsan beyninin, İngilizce’de “wave” denen “dalga”
yapılı kendi “RUH”unu ürettiği…
Her beynin, kendi parmak izini, yani “özel şifresini”,
taşıyan -
http://en.wikipedia.org/wiki/Brain_fingerprinting - ruhunu ürettiği
kesinleşecek; bundan dolayı da, reenkarnasyonun, yani ölümü
tatmış kişinin tekrar yeni bir bedende dünyaya gelmeyeceği
gerçeği netleşecek.
1972 yılında yayınlanan “Ruh
İnsan Cin” isimli kitabımda ilk defa yazmıştım her insan
beyninin, kendi özel şifresiyle kendi ruhunu ürettiğini; “insan”
denen “bilinç” yapının, beyinle iletişimi kesildikten sonra,
“ruh” adı verilen “dalga” bedenle (ruhu nurânî), yaşamına
değişik boyutlarda, çeşitli aşamalardan geçerek hep ileriye doğru
devam ettiğini..
Yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan Allah Rasûlü Muhammed Mustafa’yı,
Orion yıldızında oturan tanrının peygamberi
sananlar; insan ruhunun da, oradaki ruhlar âleminden, kanatlı
meleklerle getirilip, ceninin içine sokulduğunu tasavvur
etmekteler…
Evrensel boyutlardan, Galaksi içinde Dünya’nın yerinden ve dahi
Dünya üstündeki insan bedeninin ölçütünden habersiz; kozası
içinde yaşamakta olanlar; elbette ki, Rasûlullah
(aleyhisselâm)ın Kurân ile açıkladığı, hâlâ değeri fark edilememiş
işâret, sır ve bilgilerden de mahrumdurlar!.
Bilelim ki, “RUH”, bir anlamı itibariyle, varlığın var
oluş özellik ve amacıdır. (“sen bu işin ruhunu kavramamışsın”; cümlesi
örneğinde olduğu gibi).. Diğer anlamı itibariyle de, beynin ürettiği
“dalga”ların oluşturduğu “bilinc”i ihtiva eden beden,
manasınadır.
“Ruhumdan nefhettim” işaretinin anlamı ise…
“Üflemek” anlamına gelen “nefh”, ciğerdeki havanın
dudaktan açığa çıkarılması anlamında olduguna göre; kişinin hakikatini
oluşturan Allah isimlerinin işaret ettiği özelliklerin, kişinin
içinden-özünden-derûnundan “irsâl olup”, gelip(?) beyinde açığa
çıkarılışını ifade etmektedir.
Yoksa yukarıdan üfleyen, dudaklı bir tanrı mevcut değildir bazılarının
sandığı gibi!.
Esasen yazmak istediğim konu bu değildi… Ama kalem, geçerken
uğradı buraya…
Ana konumuz, “bilgi”!.
Kozmik okyanus, gerçekte “dalga” hareketinden başka bir şey
değil!. Bir diğer deyişle, “bilgi” hareketliliği ve akışından
başka bir şey değildir evren içre evrenler!.
Her şey, bir “bilgi dalgacığı”…
“Hiçbir şey hariç olmamak üzere her şey O’nu anar, ama siz
bunu kavrayamazsınız!” hükmü apaçık dalga-bilgi bütünlüğünün
uyarısıdır!. Çünkü, her şey “can”lıdır “ölü” yoktur.
“Ölü” tanımının anlamı “canlı”lığını yaşamayan demektir.
“Can”, “bilgi”dir! “Can” mutlaktır; “ölü”
ise göresel (muzaf)!.
“Bilinç” ise, “bilgi”den başka bir şey değil!.
Bir düşünün bakalım… Bilinciniz ile bilginizi ayırabilir
misiniz?
“Ben”, dediğiniz şey, gerçekte, “bilgi”den başka
bir şey değildir!.
Evrendeki her şey aslında çok boyutlu “TEK KARE” bilgiden
ibaret olmasına rağmen; algılayan bilgi birikimlerinin algılamalarına
GÖRE, çok kareler olarak kabul edilmektedir. -İlim sıfatının
açığa çıkışıyla var olan ilmî sûretler!-
Her an sürekli etkileşen; gelenlerle her an yeni bir hâl, yeni
bir şan alan, “bilgi” birikimlerinin oluşturduğu “dalga”
okyanusu!.
“Bilgi” ve “dalga” aynı şeyin algılayana göre
iki ayrı değerlendirilişi!... Sureti itibariyle “dalga”;
mahiyeti veya muhteviyatı itibariyle “bilgi”!.
Bedeni ve beyni oluşturan da, gerçekte, “bilgi”den başka
bir şey değildir!.
Bilgi, Rasûlullah’ın, “Allah” ismiyle işaret ettiğinden
açığa çıkan; evren içre evrenler suretinde algılanan, “nefh” olmuş
“nefesi Rahman”dan başka bir şey değildir!.
Nokta, ilm-i ilahîdir.
“Bilgi”, Allah isimleri, diye geçmişte açıklanmış olan özelliklerin,
manâ sûretleridir.
Algılayanın, algılama kapasitesini oluşturan “bilgi” birikimine
GÖRE, algılanan varlık ve kapasiteler söz konusudur.
Varlıktaki tüm oluşumlar, tüm birimlerde, kendi noktalarından
dışa doğru açığa çıkmaktadır, bilgi birikimleri oranında ve
getirisine göre!.
Her yazı veya resim, gerçekte, nasıl ak kâğıt üzerinde yan yana
gelmiş noktalardan oluşmuşsa; tüm varlığı, tüm boyutları ve katmanlarıyla
meydana getiren ve her an yeni bir şan alan “bilgi” de, “tek
kare” resmi öylece meydana getirmiştir.
Bu yüzdendir ki her insan, kendi “nokta”sının oluşturduğu
“bilgi” kozasında yaşar; kâh mutlu kâh mutsuz bir hâlde!.
“Bilgi”sinin sonucu olarak!... “Sünnetullah” gereği…
Beyin sağlığı, insan için yeryüzünde en büyük nimettir. Beyin,
“bilgi” yumağıdır, hazinesidir!.
İnsan yaşamındaki her şey beyinden açığa çıkar!. Beyin, insandır!.
Beyin nakli yapılsa dahi hiçbir şey değişmez; beyin kendi kişiliğiyle
yaşar çünkü!. İşe yaramadığı için çıkarılan beynin yaşamı bitmiş
ve onun ürettiği kişilik madde dünyasından kopmuştur artık!.
Beyin, aklı kısıtlıların sandığı gibi “et parçası”
değildir!.
Bugünün bilimi, daha beynin ne olduğunu çözememiştir… Beyin hakkında
bildiklerimizle, okyanus kıyısında dizine kadar denize giren insanın
konumundan farklı değiliz.
DNA’ların “bilinçli bilgi birikimleri”nden başka bir şey
olmadığını yeni fark ediyoruz.
Nöronların ya da DNA’ların “dalga”larla değişik veri tabanları
oluşturduklarını yeni yeni fark ediyoruz!.
Beynin biyokimyasının, biyoelektrik yapı tarafından yönlendirildiğini
daha dün fark ettik…
Enzimlerin dahi “can”lı ve “bilgi” li olduğunu
hayretle fark ettik!... Her hücredeki binlerce enzimin her birinin
özel görevi olduğunu şaşkınlıkla izlemeye başladık… Örneğin, DNA’yı
kesen enzimler var. Bunlar DNA’daki belli dizilimleri tanıyor, oraya
bağlanıyor ve bir makas gibi DNA sarmalını o noktadan ikiye ayırıyorlar…
DNA’daki “bilgi”, proteinde bir “action”a dönüşmüş
oluyor… İşte böylece, DNA’daki “bilgi” enzimde "can"
olarak ortaya nasıl çıkıyorsa; enzimlerden oluşan vücutta da, daha
farklı bir düzeyde “Can" ortaya çıkıyor!... “Bilgi-can”ı
izliyoruz derin düşüncelere dalarak!.
Öte yandan beynin, dışardan dalgalarla değişik işlevlere yönlendirilmesi
olayını (mind control) daha yeni yeni kavramaya ve görmeye
başladık.
Günümüzün, “dünde yaşayan bilgi birikimlerinin”,
bunları algılaması veya kabullenmesi elbette ki çok zor!.
Bundan 30 yıl evvel bir dileğim vardı… İnsanlık uzaya para saçacağına
beyni tanımaya (neuroscience’a) bu yatırımı yapsa, diyordum…
Bugün bu gerçekleşiyor… Bu yolda çok önemli çalışmalar yapılıyor…
“Zikir” diye işaret edilmiş “beyinde kavram tekrarı”
şeklindeki çalışmanın, yukarıdaki tanrıyı hoşnut etmek için değil,
insan beynindeki farkında olmadığımız özelliklerin ortaya çıkması
için tavsiye edildiğini yazdığım zaman; çağlar öncesi anlayışı günümüzde
tekrarlayanların şiddetli karşı çıkışlarına maruz kalmıştım..
Beynin aldığı ve yaydığı mikrodalgalardan söz ettiğimde, “beyinde
mikrodalganın ne işi var, mikrodalga fırınlarda olur, mikrodalgada
beyin pişer” diyen bilgi sahipleri(!) tarafından eleştirilmiştim…
Bugün, internetteki, beynin mikrodalga alışverişi hakkındaki yazıları
toplasam kamyon dolar!.
Dedim ya, acelem yok!.
Şükrederim, Rabbimin açığa çıkarttıklarına!.
Bilim dünyasının buluşları, her geçen gün, yazdıklarımı bir kere
daha haklı çıkartıyor.
Kilitlenmiş beyinler dışında kalan, yeterli bilgi sahibi beyinler,
bir gün gelecek Kurân’ın kıyâmete kadar geçerli tek bilgi
kaynağı olduğunu; Allah Rasûlü Muhammed Mustafa’nın yeryüzüne
gelmiş en muhteşem beyin ve “ruh” olduğunu tasdik edeceklerdir.
Çünkü zaman içinde, Kurân’daki işaret yollu anlatımların
neye işaret ettiğini fark edecekler ve böylece de Kurân-ı Kerîm
adını taşıyan BİLGİ kaynağının kodlarını çözerek, gerçekleri
göreceklerdir.
Rasûlullah’ın “Nokta”sından “arş”ına, oradan
da melekî kuvveler ile beynine ve dolayısıyla bilincine
inzâl olan Kurân-ı Kerîm; “nokta”dan açığa
çıkması sebebiyle, tüm evrensel sistem ve düzenin işleyiş mekânizmasını,
“sünnetullah” ismiyle işaret ederek, anlatır. Zira her birim
kendi “nokta”sının projeksiyonu olarak vardır ve hepsi aynı
sistem ve düzene tâbidir!.
Önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, gökten uzaydan bir yerden
ciltli veya ciltsiz kitap veya sayfalar inmemiş; Rasûl veya nebîlerin
hakikat “nokta”larından bilinçlerine “bilgi” inzâl
olmuştur.
Bilgi aynen bilinçtir. Bilgi ile bilincin ayırt edilmesi asla
mümkün değildir.
Unutulan veya hatırlanmayan bilgi dolayısıyla bilinç de mi ortadan
kalkıyor, diyenlere deriz ki, bilgisiz bilinç olmaz!. Bilinç dendiği
anda ortada bilgi vardır. Bilgi, bilincin suretidir!. Bilinç,
bilginin benliğidir. Kısacası, ikisi aynı şeydir.
Bu yazımda esas üzerinde durmak istediğim konu ise, yukarıda
anlattıklarıma bağlantılı olarak, RASÛLULLAH (aleyhisselâm)'a
“SALÂVAT” okumak konusudur.
“DUA ve ZİKİR” isimli kitabımda “Rasûlullah’a
Salâvat”lar bahsinde bu konunun önemi üzerinde durmuştum.
Şimdi Rasûlullah (aleyhisselâm)'a salâvat getirmenin
ne demek olduğu hakkındaki bazı düşüncelerimi yazmaya çalışayım..
Biz, “dinadamları” gibi düşünmüyoruz, “ÖLÜM
ve ÖLÜ” konusunda!.
İnancımız, onlarınki gibi değil… Ölüp, toprak olup, yok olup
sonra kıyâmette yeniden topraktan dirilmek gibi bir anlayışta değiliz.
Götürülüp yukarıdaki bir tanrının huzuruna çıkmayacağız! İki kefeli
ya da digital terazi kullanan bir tanrıya inanmıyoruz biz!.
Kurân-ı Kerîmden anladığımıza ve Rasulullah’tan bize intikâl
eden bilgiye göre…
“Her bilinç (nefs) ölümü TADAR”!.
Bilinç, ölmez; ölümü tadar!.
Ölümü tadan, bu tadıştan sonra da yaşamına devam eder…
“Ölüm”, bilinc-ruh bütünlüğünün, beden-beyinle ilişkisinin
kesilmesi anlamınadır!. Bunun detaylarını, “İnsan ve Sırları”
kitabımda “ölüm”
bahsinde anlatmıştım… İsteyen oraya baksın internetten…
Burada anlatmak istediğim husus daha başka…
Şu an var olan bilinç, ne kadar gerçekleri fark etmişse, beynin
işlevini kaybetmesiyle birlikte, onun ürettiği “ışınsal”
(nurânî) bedende yaşamına kesintisiz olarak devam eder…
“Dünyada amâ olan sonrasında da amâdır” hükmünce; ölümü
tatmadan önce gerçeği görememiş kişi, beyinle ve dolayısıyla bedenle
ilişkisi kesildikten, yani ölümü tattıktan
sonra da, ebediyen gerçeği göremez!.
Buna karşın, dünya yaşamındayken, gerçeği görüp bunun sonucunu
yaşamış bilinçler, ölüm sonrası, yani beyin ötesi yaşam boyutunda,
gerçeği yaşamanın getirisi kuvvelerle, “kabir âlemi”
diye isimlendirilmiş –berzah- da denilen boyutta yaşamlarına devam
ederler.
İnsanların bir kısmı, çağlar öncesinde, “her şey maddedir”
diyor; bazıları da “bir de ötelerde uzayda bir yerde, maneviyat
âlemi olabilir”, görüşünü savunuyordu… Oysa günümüzde, bilimsel
temeli olan çevrelerde, bu iki âlemin, birbirinden ayrı iki mekân
olmayıp; algılayanın algılamasından doğan, aynı tek yapı
olduğu fark edilmeye başlandı.
Dolayısıyla, kişinin, bedeni ve beyni itibariyle, madde diye
kabul edilen boyutta iken; bilinci ve ruhu (ışınsal dalga
bedeni) itibariyle de maneviyât âleminde yaşamını sürdürdüğü,
konunun ehilleri tarafından fark edildi.
Bugün batıda, sayısız araştırma ve yayın var insan beyinlerinin
yaydıkları “dalga”larla birbirlerini etkilemeleri, yönlendirmeleri
hakkında.
http://rakmanenuff.blogspot.com/
İnsan, yeryüzünde “halife” ise; Kurân-ı Kerîme
göre…
İnsan beyni, “ALLAH” ismiyle işaret edilenin, sayısız
isimlerle işaret edilen özelliklerinin “nefh” olmasıyla oluşmuş
bir kuvveler merkezi ise, bedende…
Nihayet, insan beyni, her an aldığı ve yaydığı, her biri bir
bilgi ihtiva eden “dalga”larla tüm çevresiyle iletişim hâlindeyse…
Avam diliyle, “ölü olmayan”, Nebî ve Rasûllerle
de iletişim mümkün değil midir?
Bu iletişimi hemen karşılıklı iki insanın konuşması gibi anlamayın
sakın!.
Beyinler çeşitli frekanslara açık alıcı-vericilerdir, tıpkı çeşitli
frekanslara açık radyo alıcıları gibi… Dolayısıyla o beynin alıcı
frekanslarına uygun dalga yayan, hiç tanımadığı kişilerden gelen
dalgaları da alırlar farkında bile olmadan… Sonra da “aklıma
geliverdi”, derler! Nereden?!
Burada, konuyu bilen kişilere, “Mirror neurons” – “ayna
nöronlar” işlevini hatırlatalım…
Asırlar öncesinde, “ayna nöronlar” işlevinin insanlardaki
açığa çıkışına şöyle işaret edilmiştir toplumlar tarafından:
“Üzüm üzüme baka baka kararır”!
Evet, beraber olduğunuz kişilerin veya içinde bulunduğunuz toplumu
oluşturan beyinlerin yaydıkları “dalga”lar sizin beyninizde
akis bulur ve o yönde programlanmaya tâbi tutulursunuz. İyi veya
kötü… Toplumsal cinnet veya toplumsal huzur nasıl oluşuyor sanıyorsunuz?
Bu olayda olduğu gibi beyin ayrıca yöneldiği kişiyle de iletişime
girebilir. “Telepati” de derler bunun bir türüne…
Evet, bir diğer deyişle yöneldiğiniz yapı tarafından, beyniniz
yönlendirilir siz hiç farkında olmadan.
İşte beyindeki bu özellik dolayısıyla…
Rasulullah, kendisine inananlara, çokça “salâvat”
getirmelerini tavsiye etmiştir.
“Kesinlikledir ki Allah ve melekî kuvveleri Nebî’sine yönlenmektedir.
Ey iman edenler siz de Ona yönlenin ve teslim olun, selâmet bulun”.
Uyarısı işte buna işaret eder.
“Allah ismiyle işaret edilen, tüm varlığı yaratan hakikatin
“nokta”sındaki varlığı; ve O’nun isimlerinin özelliklerinin açığa
çıkışı olan melekî kuvveler, “nübüvvet” dediğimiz sistemin gerçeklerini,
”sünnetullah”ı okuma hâline yönlendirir O’nu… Siz de O’na yönlenerek,
O’ndan yayılan bu frekansı alıp, “ayna nöron”larınızın bu “dalga”ları
(gelen yayını) değerlendirmesi suretiyle selâmete erin”; denmektedir
belki de Kurân-ı Kerîmdeki bu âyette! (özden gelen bilginin bilinçte
açığa çıkması için oluşan işlev = yusallune).
İşte bu yüzdendir ki, kişi, ne kadar çok Rasûlullah (aleyhisselâm)a
yönelir ve O’nu anarsa, salâvat getirirse, o nispette O’nun
ruhuyla, bilinciyle bağlantı kurup, o yayın kanalından kendisine
bilgi akmaya başlar; kapasitesi kadarıyla da bu gelen bilgiyi değerlendirir.
Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)dan gelen “bilgi”
ile “sünnetullah”ı daha iyi fark ederek; sistemin gerçeklerini
idrak etmeye başlar ve yaşamına bu gerçeklere göre yön verir. Bu
de geleceğinin selâmet olmasını sağlar.
Esasen bu olay, sadece O’na mahsus bir olay değildir;
bu bir sistemdir!. Bir tür mekânizmadır!. Beynin sayısız işlevlerinden
biridir.
Kişiler, yaşayan veya boyut değiştirmiş kapsamlı ve kuvvetli
bilinçlere (ruhaniyet sahiplerine) yöneldikleri zaman, o kişiden
gelen dalgayı hiç fark etmeden alırlar ve “ayna nöronlar”
ile bir şekilde değerlendirirler… Bu hayli geniş bir konudur. Maneviyât
ehlinin, kendilerine yönelenlere bilgi aktarışı da bu yoldandır.
“Rabıta”nın aslı da buna dayanır. “Murakabe” ise kişinin
kapasitesine göre kendi derûnuna, “nokta”sına açılımıdır.
Her an ve her alanda en son bilgileri takip etmeye çalışıyorum
ki, Rasûlullah’ın getirdiği verileri deşifre ederek, “sünnetullah”ı
daha iyi anlayabileyim… Anlayışı sınırlı insanların oluşturduğu,
gök tanrılı gökten inme din anlayışından korunabileyim!. “Allah”
adıyla işaret edileni daha iyi tanıyabileyim…
Zira, tanrılık kavramından münezzeh “Allah” adıyla işaret
edilenin, “Zât”ını kavramak imkansızdır!. O, ancak
açığa çıkarttıkları kadarıyla seyredilebilir…
Bunun da yegâne yolu ilimdir!.
“İlim-irade-kudret”
üçlüsünün eseri ise “bilgi evreni”dir. Bu evrendeki varlığın,
bilgin; kendini tanıyıp ne olduğunu fark etmen kadardır.
Beyin ve bilgi konusunda yazılacak daha çok tespitlerimiz var
amma… Bu kadarı bile…
Neyse…
Sürçü lisân ettiysek, haddimizi aştıysak affola…
AHMED HULÛSİ
22 Aralık 2006
www.ahmedhulusi.org
|