|
Açık Konuşalım
Ahmed Hulûsi
Müslüman toplumlara, “İslâm adıyla Hazreti Muhammed
aleyhisselâmın bildirdiği ORİJİN DİN ANLAYIŞI” anlatılmadığı
sürece, bugünkü toplumsal kargaşa asla son bulmayacak; hatta
daha büyük çatışmalara yol açılacaktır!.
Bugün dünya üzerinde Müslüman toplumların yaşadıkları ülkelerdeki
çatışmaların sebebi, yüzyıllar içinde değişik yorumlarla örtülmüş
ve saptırılmış “DİN” anlayışıdır!.
Kıyâmete kadar geçerli Kurân-ı Kerîm’i, çağın bilimsel
gerçekleriyle bütünleşmeyen bir biçimde yorumlayan yüzyılların yorumları,
Müslüman toplumlara orijin “DİN” anlayışıymış gibi kabul
ettirildiği içindir ki, günümüzde bu çatışmalar yaşanmaktadır.
Bu saptırmaların bir kısmının neler olduğunu “Anladığım
İslâm” başlıklı önceki yazımda belirtmiştim.
Müslüman toplumların “DİN” anlayışının reforme edilmesi zorunluluğu
artık apaçık ortaya çıkmıştır!.
Bırakın Kurân kursları ya da ilahiyat okullarında yetişmiş
yetersiz bilgili din adamlarını bir yana; gökteki tanrının
yanından gelip sokak kapısının üç metre dışında bekleyen meleklerden
söz eden profesörlerin verdiği “DİN” eğitimi ile daha
nereye kadar gidilebileceğini düşünebilirsiniz!.
Açık konuşayım...
Ben, bir kısım çevrelerin, amaçlı – ardniyetli ve kasıtlı
olarak empoze etmeye çalıştıkları şekilde, ne bir şeyhim tarikatı
olan, ne bir hoca efendiyim cemaati olan, hele hele ne de müceddidlik,
mehdilik iddiası içinde olan biri!.
Türkiye’de sürekli görüştüğüm birkaç aile dostum dışında hiç
bir toplumsal ilişkim yoktur!. Kitaplarımı okuyanların nasıl yaşadıkları,
özel hayatları, davranış biçimleri beni hiç ilgilendirmez!. Çünkü
ben hiç kimsenin hocası, efendisi, önderi, lideri değilim!.
Her isteyen yazılarımı okur; kendine göre değerlendirir; dilediği
gibi yaşar ve sonuçlarına da katlanır!.
Ayrıca benim, uzunca bir süre (62 yaşından sonra ne kadar
yaşarım bilmem), Türkiye’ye dönmeye hiç niyetim yok, herhangi
bir dönüş engelim olmadığı halde!. Dolayısıyla, Türkiye’ye dönüp
acaba ne yapar, diye kimse de tasalanmasın!.
Bunların yanısıra, Türkiye’deki siyasîlerle hiç bir ilişki ve
iletişimimin olmadığı da zaten bütün ilgililerce bilinmektedir!.
Öte yandan, bugün okunulan görüşlerim, sekiz yıl önce Amerika’ya
geldikten sonra oluşmuş fikirler değildir!. Aksine, 1967
yılında yayınladığım “TECELLİYÂT”
ve 1986 yılında yayınlanan “İNSAN
ve SIRLARI” isimli kitaplarımda yazmış olduğum düşüncelerimdir.
“DİN” konusunda yaptığım yoğun ve kapsamlı araştırmalar sonucunda
edindiğim kanaâtlerimdir.
Defalarca belirttiğim üzere, Dünya üzerinde hiç bir teşkilat,
kurum, organizasyon içinde yer almak bir yana; onlar ile hiç bir
ilişkim dahi olmamıştır bugüne kadar!. Bu konuda atılan iftiralara,
her türlü ispat hakkı açıktır!.
Bunları şunun için tekrarlamakta yarar gördüm...
Bugüne kadar yazdıklarım ve yazacaklarım, maddî veya manevî hiç
bir çıkar amaçlı veya beklentili değildir!.
Yalnızca, bilgi paylaşımı amaçlıdır.
İnsanları konuyu gerçekçi bir biçimde düşünmeye ve incelemeye
davet gayesi gütmektedir!.
İşte bütün bunlar bilinerek, hatırlanarak konumuzu değerlendirmeye
başlayalım!.
Rasûl ve Nebiler, kral veya sultan veya diktatör olarak
insanları gütmek amacıyla gelmiş kişiler değillerdir!.
İnsanların yaşamlarına uyulası zorunlu kanunlar koyup, zorla
onları kendilerine tâbi kılmak gibi bir dert ve amaçları da yoktur
Rasûl ve Nebîlerin!.
Rasûl ve nebilerin, ne kendilerine tâbi olanlar dolayısıyla kazançları
vardır ne de tâbi olmayanlar yüzünden kayıpları!.
Bugünkü devlet anlayışının olmadığı çağlarda, kabileler, yerel
topluluklar halinde yaşayan insanlara ölümle birlikte yeni bir boyutta
yaşamın devam ettiğini fark ettirmek, ölümötesi boyut yaşamına hazırlanmalarını
sağlamak ve gerçekte varolmayan tanrılara tapınarak kendi
varlıklarındaki kuvvelerden mahrum kalmamalarını sağlamak
ana amaçları olmuştur!.
İsmi “İSLÂM” olan “DİN” anlayışını, hükümranlık
amacıyla kullanan Emevî veya Osmanlı hanedanının
“İslâm” devleti olduğu savı yanlıştır!. Ne onlar, ne de bugünkü
başka saltanatlar “İslâm Devleti” değillerdir!. Belki “Müslümanların
saltanatı” denebilir bunlara!. “DİN” gerçeğini, kendilerine
göre kabullenmiş ve yorumlamış kişilerin saltanatlarıdır!.
Oysa, “DİN” saltanat ve hükmetme aracı olarak kullanılamaz!.
Hazreti Muhammed aleyhisselâm, “İslâm” ismiyle
bilinen “DİN” anlayışını insanlığa açıklamış Allah Rasûlü
ve son Nebisidir!. Devlet Reisi veya SULTAN veya Diktatör
değildir!. Tanrı olmaktan ve tanrılık kavramından
münezzeh ismi “ALLAH” olanı açıklama misyonuyla gelmiş
“ALLAH RASÛLÜ”; “Sünnetullah”ı okumak suretiyle de
insanlığa neler yapıp nasıl yaşaması konusunda “TEKLİF”lerde
bulunan “SON NEBΔdir!. Çevresindeki kişilerin bir rasûle
çeşitli konularda sorular sorup cevap almaları, O Rasûlü, “devlet
başkanı” veya “sultan” koltuğuna oturtmaz. Böyle
kabul etmek Rasûl’ün veya Nebî’nin mertebesini tenzil sonucunu getirir!.
“İslâm”, ismidir “DİN”in!.
“DİN”, devlet için değildir; yönetim biçimi değildir!.
Devlet idaresinin “DİN” ile alâkası yoktur!.
Devletin dini olmaz!.
“DİN”in devleti olmaz!.
Devlet, gerçekte insanların sağlık, huzur ve mutluluğu için oluşturulmuş
kurumdur! O ülkenin tüm insanlarına eşit mesafede ve ölçüde hizmet
vermekle mükelleftir!. Birbirlerine baskı ve zorlamada bulunmadığı
sürece her kişinin “DİN” anlayışına ve uygulamasına saygılı
olmak mecburiyetindedir!. Devlet, mazlumun yani zulüm görenin yanında
olmak, onu korumak mecburiyetindedir!. Aksi hâlde mazlûmun ahı
devletin varlığına zarar getirir!.
“DİN”, insanlara, “TEKLİF” esasına dayalı olarak, bildirilmiştir!.
Bu cümlenin anlamı ve getirisi olan sonuçlar çok iyi değerlendirilmelidir!.
Devlet kanunlarla yönetir insanları, emretme ve hükmetme
esasına dayalı olarak!. Kuralına uymazsan devletin, kaba gücüyle
cezalandırır sizi!.
“DİN” ise bir sistem olarak, size, neler yaparsanız yaşadığınız
ana veya geleceğe dönük ne yararlarınız olacağını bildirir!.
Yapmanız veya yapmamanız gereken hususları “TEKLİF” eder!.
Buna uyup uymamak kişinin bileceği iştir; bu konuda kimsenin
kimseye bildiklerini zorla uygulatma hakkı yoktur!.
“DİN” insanlara “TEKLİF” eder!.
Devlet ise insanlara “EMREDER ve HÜKMEDER”!.
“DİN” devlet konumuna geçerse; “Lâ ikrâhe fiyd Dîn”
(Din uygulanmasında zorlama yoktur) âyeti anlamını yitirir!. Çünkü
devlet konumuna geçen “DİN”, bu durumda “TEKLİF” edici
konumdan çıkıp “ZORLAYICI” konumuna geçer!.
“DİN” insanın sonsuz yaşamına katkıda bulunup, onu ebeden
mutlu edecek gerçekleri bilmesi için bildirilmiştir!.
Devlet ise, o günün anlayış ve şartlarına göre, akıllı ve güçlü
kişilerin oluşturduğu bir yönetim kurumudur!.
“DİN” insanlığın yaşadığı anda ve geleceğe dönük çıkarları
doğrultusunda içinde yaşadığı sistem gerçeklerini açıklar.
Devlet, kurucularının düşünce ve bakış açısına göre, insanları
yaşatma ve mutlu etme amacı güder!.
İnsanlar, Dünyanın hangi ülkesinde, hangi rejim altında olursa
olsun, “DİN”i bildiği ve imkân bulduğu şartlar kadarıyla
uygulayabilir.
“İslâm”da, kimsenin kimseye “DİN” anlayışı veya
değerlendirmesi dolayısıyla bir pâye vermesine veya aksine onu aşağılamasına
yer yoktur!.
“DİN” anlayışı, kişinin “ÖZEL”idir ve herkes bu
“özel”ini dilediği gibi muhafaza eder!. Kimsenin, başkasının
“özel”ine girme hakkı olamaz!.
İnsanlara, kendi anlayışlarını başkalarına zorla uygulatma
amacıyla devlet yönetme hakkı tanınamaz!.
Devletin, insanların “özel”ine müdahale hakkı olamaz!.
Olursa, o devletin idare şekline dikta yönetimi denilir!.
Şimdi gelelim “DİN” konusunu nasıl değerlendirmemiz gerektiği
hususuna...
Kişi, eğer Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâmın
Allah Rasûlü ve son Nebisi olduğunu, “Allah” ismiyle
açıkladığı, bildirdiği Kurân-ı Kerîm’in O’na vahyolmuş
gerçek ve doğru bilgiler olduğunu kabul ederse, bu şartlar altında
o bir “Müslüman”dır!. Kurân-ı Kerim’de bildirilenlerin
bir kısmı doğru bir kısmı yanlıştır diyen, Kurân’ı kabul
etmemiş olur!. Çünkü tamamı aynı kaynaktan ve aynı kişiden açığa
çıkmıştır. Buna karşın bir kısmını değerlendirip bir kısmını değerlendiremeyen
ise “Müslüman” olmaktan çıkmış sayılmaz!.
Bu konuda en büyük ve hatta zorunlu öncelik, Hazreti Muhammed’in
Allah Rasûlü ve son Nebisi olarak kesin gerçekleri bildirmiş olduğunu,
kabullenmektir.
Dileyen buna inanır, dileyen inanmaz! Herkes inancının
sonuçlarını yaşar!.
Bu konuda ikinci çok önemli nokta da şudur:
Dünya üzerinde yaşayan her kişi, direkt olarak Allah Rasûlü
Hazreti Muhammed’in bildirdiklerine muhataptır!. Arada asla
aracı yoktur!. Hazreti Muhammed aleyhisselâmın bildirdikleri
kendisine ulaştığı kadarıyla, dilediği gibi değerlendirir!.
Adı “İSLAM” olan “DİN” anlayışına göre...
Kişi kendisine Allah Rasûl ve son Nebisinden ulaşan bilgileri
dilediği gibi değerlendirir ve bunun sonuçlarını da OTOMATİK OLARAK
YAŞAR!. Bu sebeple, bir “Müslüman”ın, hiç bir din adamına
veya din teşkilâtına, organizasyonuna ihtiyacı yoktur “Müslüman
olmak” veya “Müslüman kabul edilmek” için!. İnsanlar
birbirlerinin bilgilerinden yararlanırlar, ama kimse kimseye tâbi
olmak mecburiyetinde değildir!. Kesin hükümler bellidir.
Bunun dışındaki konularda herkes anladığına göre davranır ve sonucunu
da yaşar. FETVA KURTARICI DEĞİLDİR!.
Allah Rasûlü’nün bildirdiği Kurân-ı Kerîm ortadadır!.
Allah Rasûlü’nün “DİN” konusundaki açıklamaları ortadadır!.
Müslüman, bunları araştırır, sorgular, inceler ve kanaâtine göre
de olayı değerlendirir!. Din konusu kişinin kendi vicdanî olayıdır!.
TÂBİ OLMAK YANLIŞA MAZERET OLMAZ! Sünnetullah’ta mazerete yer
yoktur!. Kişi, mazereti ne olursa olsun sonuçta elleriyle yaptığının,
düşündüğünün sonuçlarını yaşar!.
Kişi, namazı yaşar veya yaşamaz; orucu yaşar veya yaşamaz, haccı
yaşar veya yaşamaz, kadınsa başını örter veya örtmez, bunlar hep
kişinin kendisini ilgilendirir!. Başkasını ilgilendirmez!. Bunları
yapmanın getirisi de, yapmamanın götürüsü de kişinin kendisini ilgilendirir;
başkasını asla ilgilendirmez!. Kimsenin bu konularda başkasını
kınamaya hakkı yoktur!. Herkes kendi doğrusunu yaşamak için
vardır; başkalarına hükmedip, onların, kendi istediği gibi yaşamasını
sağlamak için değil!.
“Müslüman”, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerine
iman hâlindeyken, adam öldüremez, hırsızlık yapamaz, hakkı olmayan
şeye el uzatamaz, yalan söyleyemez, gıybet yapamaz, iftira atamaz!
Bu hâllerden biri üzereyken ölümü yaşarsa “imansız” gitmesinden
korkulur. Çünkü “iman” edilesi şeylere inanılırken onlara ters düşen
şeyleri kişinin yapması mümkün değildir!.
İnsanlar Dünyaya tek gelmişlerdir ve tek gideceklerdir yeni yaşam
boyutuna... Kişi kendini o sonsuzluğa hazırlamak için gelmiştir
Dünya yaşamına...
“Müslümanım” diyen kişi, Dünya yaşamındaki çok sınırlı
zamanını, kendini geliştirmek ve geleceğe hazırlamakla değerlendirmek
yerine; başkalarının dedikodu ve gıybetiyle harcıyorsa; onun,
kendine yaptığı zulmü, asla başkası ona yapamaz!.
Herhangi bir kişi hakkında konuştuğunuz her konu dedikodu
kapsamına girebilir ve muhtemelen gıybet olabilir!. “Eğer o konuştuğunuz
şey o kişide varsa bu gıybet; konuştuğunuz şey o kişide yoksa bu
defa yaptığınız iftiradır!”... “Kişiye günah olarak her duyduğunu
başkasına nakletmesi yeter!” uyarılarına çok dikkat etmek zorunludur.
Zirâ, gıybet Kurân-ı Kerîm’de “ölmüş kardeşinin çiğ etini yemek”
kadar tiksindirici bir olay olarak tanımlanmıştır!. İftiranın faturası
ise insanın karşısına nasıl çıkar, hayâl bile edemeyiz!. Şahidi
olmadığınız konu hakkında konuşmak ve hüküm vermek çok büyük vebal
getirir!.
Bu oluşum, “DİN” olarak anlatılan “Sünnetullah” sonucudur
ki; kişi kendisinden açığa çıkanların sonucunu kesinlikle yaşayacaktır!.
Yaşamakta oldukları, kendisinden açığa çıkmış olanların sonucudur!.
Yaşadıklarından ders almayanların daha yaşayacakları var demektir!.
Evet, artık kesinlikle bilmeliyiz ki...
Dünya üzerindeki Müslüman toplumların çektikleri bütün sıkıntılar,
yüzyıllar içinde yanlış yorumlar veya örf-âdetlerle harmanlanmış
“DİN” anlayışının, toplumlarca gerçek “DİN” diye kabullenilip;
orijin “İSLÂM”dan ayrı düşülmekten kaynaklanmaktadır!.
Yanlışa devam ile doğrunun elde edilmesi asla mümkün değildir!.
Bugünkü yanlışların altında, hep, yanlış yorumların,
gerçek “DİN” olarak insanlara kabul ettirilmesi yatmaktadır!.
Bu yanlış düzeltilmedikçe, “DİN” konusunun gerçekleri aydınlar
tarafından medya aracılığıyla topluma yansıtılmadıkça, “Müslüman”ların
çilesi son bulmaz!.
Sorunun çözümü, kendi doğru bildiğini zorla başkalarına kabul
ettirmekte değil; elbirliği ile eldeki bilgileri temelden sorgulamaya
alıp, temel gerçeklerden başlayarak, “DİN” anlayışımızı yeniden
bina etmekte yatmaktadır!.
Bunda da iş, yaşadığımız dünyanın aydınlarına düşmektedir!.
AHMED HULÛSİ
20 Mayıs 2006
www.ahmedhulusi.org
|