|
MUHAMMED MUSTAFA
Ahmed Hulûsi
Edebimin gereğidir ki...
Hazreti Rasûl (aleyhisselâm)’ın “hayatını” yazmaktan
âciz olduğumu itiraf ederek söze başlıyorum...
Kimsenin de, O muhteşem Zâtın “hayatını” yazacak
kadar yakınlığı olduğunu düşünemiyorum!.
Eteklerde dolaşan bizler, yüce zirveden akseden
pırıltılardan değerlendirebildiklerimiz kadarını sayfalara döküp,
sizlere nakletmeğe çalışıyoruz...
“Âlemlere rahmet olarak” aramıza irsâl olmuş bir
Zâtın “Hayatını” yazmak elbette ki hiç bir insan için mümkün değildir...Velev
ki, o kişinin ağzından çıkanı duyamayan bir kulağı; elinden çıkanı
göremeyen bir gözü olsun!.
Engin duygu, düşünce, idrâk dünyasına sahip böylesine
muazzam bir Zât hakkında yazı yazmak kadar zor bir şey düşünemiyorum...Ama
yine de, O’na olan hizmet arzum, topal karıncanın Hac yoluna çıkması
misâli, bu konuda birşeyler hazırlamaya zorladı bu fakîri...
1971 yılında, İstanbul’da yayınlanan “Bizim Anadolu”
gazetesi okuyucularına bu konuda yararlı olma amacıyla kaleme aldığım
bu metni, 23 yıl sonra, belki Rasûlullah Aleyhisselâm Hazretlerinin
şefâatine vesile olur, düşüncesiyle yayınlamaya karar verdim.
Birinci Kitap, Mekke dönemine ait bazı bilgileri
size yansıtmaya çalışacak; İkinci Kitap ise inşâallah Medine dönemini...
Umarım siz değerli okurlarım faydalanırsınız da,
bir hayır duanıza vesile olur.
Bu vesile ile, bana göre çok önemli olan bir iki
hususta da düşüncemi açıklamak isterim...
Efendimiz Muhammed Mustafa aleyhisselâm, Allah
azze ve celle’nin bildirişiyle “ABD” ve “RASÛL” dür!.
O’nun en yüce mertebesi de bu iki kelimenin anlamında
gizlidir!.
“HÛ” nin “ABD”ı ve “RASÛL”ü!.
Zâtıyla, Zâtın hüviyetine kullukta olduğunun bilincine
ermiş; ve bunun “RASÛL”lüğünü îfa eden Efendimiz!.
Sonsuza dek, Zâtın Hüviyetine “ABD=Kulluk” hâlinde
olduğu bilinciyle; ve bu bilincin insanlara ulaştırılması için “RASÛL”lük
görevini îfâ eden ZÂT hakkında bir şeyler yazmak!...
Evet...Biz, O’nun hakkında sadece “ABDU-HÛ” ve
“RASÛLU-HÛ” diyerek haddimizi aşmamağa çalışırız...
O büyük bir siyaset adamıydı...O büyük bir devlet
adamıydı...O büyük bir önderdi...O büyük bir komutandı...O büyük
bir toplumbilimci idi...gibi,varoluş ve görev ihtişâmı yanında,
son derece cüce kalan beşer değer yargılarıyla O’na bakmaktan Allah’a
sığınırım!...
O, ALLAH Hüviyetinin ABD’ı ve RASÛLÜ’dür!...Görene,
fark edene, anlayabilene!...
Bu gerçeği fark edemeyene ise elbette siyasî, iktisadî,
askerî dedikodusu kalır işin!..
“HALİFETULLAH” olan Muhammed Mustafa’yı görmekten
âciz olanlar; kendileri gibi bildikleri için O Zâtı; kaç evlilik
yaptığını dile getirerek akıllarısıra O’nu gölgeleyeceklerdir!...
Bilmezler mi, Güneş’e bulut ermez; ancak oluşturdukları
bulutla yerdekileri o Güneş ışığından mahrum bırakırlar!.
İnsanın en faal organı hangisi ise, beyni en çok
hangi organı ile ilgili olarak çalışıyorsa; karşısındakinin de o
organıyla ilgilenir!...
Kısaca demişlerdir ki, “insanın fikri neyse, zikri
de odur!”
Kur’ân nâzil olmadan önce, o toplulukta bir erkek
sınırsız sayıda kadın alıp, sonra da bunları ölünce oğullarına miras
bırakırken; Kur’ân-ı erim’in bunu âzâmi dörtle sınırlamasını ve
bunun da ötesinde, zorunlu olmadıkça bir eşle yetinilmesini önerdiğini
hangi dürüst ve samimi kişi inkâr edebilir?...
25 yaşında iken, 40 yaşında dul bir kadınla evlenen;
25 sene sadece onunla beraber olan; 50 yaşında iken 65 yaşındaki
hanımla ömür süren bir Zâtın, kadına düşkünlüğünü hangi normal akıl
sahibi öne sürebilir?...
Bâtınî- sırrî gerçekleri görecek fıtrattan mahrum
isek; hiç değilse, apaçık ortadaki gerçeklerden perdelenmeyelim!...
Varlığın özü, aslı, hakikati “ALLAH”ı bildiren
“RASÛL” oluşunu değerlendiremiyorsak; hiç olmazsa, ölümötesi ebedî
yaşam saadetine kavuşmamıza vesile olma göreviyle gelen “RASÛL”
oluşunun azâmetini fark edelim...
Farkedelim ki...
O yüce Zât, dünya saltanatı sürmek, din devleti
kurmak, sosyal ya da iktisadî düzen getirmek, kısaca insanların
dünyalarını mâmur etmek için gönderilmemiştir!.
İnsanların ırkı, dili, rengi ne olursa olsun O’nun
için hiç önemli değildir!.
O’nun gözünde her insan bir değerdir...
Her insan, kendisi gibi Allah’ın varlığıyla varolmuştur;
ve ne yazık ki özündeki “ALLAH”tan habersiz ya da perdeli olmanın
azâbını yaşamaktadır!.
Her insan kısa bir süre sonra çok kısa olan bu
dünya yaşamından ayrılacak, milyarlarca ve milyarlarca sene sürecek
olan ebedî yaşam boyutuna geçecektir...
İyi ya da kötü dünya yaşamı rüyasından uyanıldıktan
sonra aynı rüyaya bir daha da dönüş asla sözkonusu olmayacaktır.
Öyle ise en önemli şey, rüyanın bitiminden sonraki
ebedî hayattır!.
Ölümle bitecek olan dünya rüyasından sonraki sonsuz
yaşamın kazanılması ancak ve ancak bu dünyada kişinin yapabileceği
bazı çalışmalara bağlıdır. Ya kişi bu dünya rüyası içinde bu çalışmaları
yaparak kendisini geleceğin sonsuz azap ve sıkıntılarından kurtaracak;
ya da bu hazırlığı yapmayıp sonuçlarına acı bir şekilde katlanacaktır!.
Evet... Muhterem İnsan, en yüce vasfı “RASÛL”lüğüyle
bize hakikatimiz olan “ALLAH”ı tanıma kapısını açıyor; ölümötesi
yaşama kendimizi hazırlamamızın yollarını öğretiyor...
“İNSAN İÇİN KENDİ ÇALIŞMASINDAN BAŞKA BİR ŞEY SÖZKONUSU
DEĞİLDİR!” hükmünün gereği olarak “yukarıda bir tanrı” anlayışıyla
insanların kendilerini ateşe atmalarını önlemek amacıyla görev îfâ
eden “RASÛL”ü, bir rüya önderi gibi tanımlamak, sonuçta herkesi
büyük hüsrana uğratacaktır!.
Rüya olan dünya hayatının tüm bölünmeleri, ırk
ya da mezhep ayırımları ölümle bir anda geçerliliğini yitirerek,
bu yolda harcanan zamanların israf olduğunu bize idrâk ettirecektir!...Ne
çare ki artık telâfisi olanaksızdır!...
Öyle ise O yüce Zâtı aslî değerleriyle ve göreviyle
idrâk etmeyi Allah bize kolaylaştırsın da, ALLAH’a, RASÛLÜ’ne ve
KUR’ÂN ‘a iman noktasında bir araya gelip ölümötesi yaşamı kazanmayı
birbirimize kolaylaştıralım.
Evet değerli okurlarım...
Allah’ın Ahadiyetine iman etmek ve Muhammed Mustafa’nın
“ABDU-HÛ” ve “RASÛLU-HÛ” oluşunu itiraf etmekten daha şerefli bir
idrâk olamaz...
Ben MUHAMMEDÎ’yim!...
Bu şerefi bahşeden Allah’a şükürden de âcizim...
devam
|