Lûtfen, gerçekçi bir şekilde
düşünüp şu soruların cevabını verin...
Evrende, günümüz biliminin
tesbitlerine göre mevcut olan, bir milyarı aşkın galaksi içinde; "Samanyolu"
isimli bu galakside varolmayı siz mi tercih ettiniz?.. Bu sizin isteğiniz
mi?...
"Samanyolu"
adlı, son bulgulara göre 400 milyar yıldızdan oluşan birikimin,
merkezden 32 bin ışık yılı uzaklığındaki bir kıyısında, "Güneş"
adlı bir sistemde varolmak dahi sizin seçiminiz veya tercihiniz miydi?...
Efendim?...
"Güneş"
sistemi içinde, Güneş'ten 1 milyon 303 bin defa küçük "Dünya"
adlı uyduda, "insan" türünden olarak varolmak da mı
sizin tercihiniz değil?...
Yoksa bulunduğunuz kıta, ülkeyi
de mi siz seçmediniz!?...
Öyle ise, içinden geldiğiniz ırkı,
nesli, milleti siz seçtiniz..?
Artık, ana veya babanızı, aile
ortam ve şartlarını da seçmediğinizi, size bunun dahi hiç sorulmadığını,
söylemeyin bana!..
Öyle ise, Erkek ya da kadın
bedeniyle bu dünya üzerinde boy göstermek artık sizin tercihiniz olmalı!..
Ne, o da mı değil!..
Peki bu durumda şunu soralım
kendimize...insanlar, ellerinde olmayan şeyler yüzünden, kınanır, hor
ve küçük görülür, dışlanır ya da suçlanabilir mi?
Bu durumda biz, insanlar arasında
ırkları; renkleri; yetişme tarzlarından gelen din anlayışları;
dilleri gibi doğmatik özelliklerinden dolayı ayırım yapabilir miyiz? Bu
akla, mantığa, insafa sığar mı?..
İnsanların bu gerekçelerle
birbirlerine baskı uygulaması "İslâm Dini"ne de aykırıdır;
"kimse kapasitesinin dışından sorumlu değildir" hükmünce;
insanlık şuuru ve aklına da!.. Eğer böyle bir bakış yanlışı varsa,
demek ki bu bakış açısı bir daha sorgulanmalıdır!
Gelelim yaşam yarışındaki "eşit"liğe...
Yarışın, eşit şartlarda olması
için, önce başlangıcın eşit olması gereklidir!. Peki biz, yaşam yarışına,
eşit şartlarda mı başlıyoruz?...
Sen, deha bir baba, bilgin bir
anneden doğuyorsun, genetiği ilim irfan yüklü; ben saf iyiniyetli, kendi
halinde; yarını düşünemeyip, o gün karnını doyurmaya çalışan
gariban bir çiftten dünyaya geliyorum, genetik yoksulu!.
Sen, zengin bir aileden dünyaya
geliyorsun; kahvaltısını New York'ta akşam yemeğini Tokyo'da yiyen; ben
garip bir aileden merhaba demişim dünya günlerine, altı yamalı pabuç
giyip, taksiye binme lüksü olan!.
Sen, Dünya güzeli bir annenin ve
dünya yakışıklısı bir babanın ürünüsün; bense Nasreddin Hoca'nın
"bana görünme de kime görünürsen görün" dediği gibi bir
ana ile işte öylesine bir babanın karışımı!.
Sen iki cihan Efendisinin
sulbünden gelmişin; bense Molla Kasım'ın!..
Ve biz "EŞİT"iz;
öyle mi?... "EŞİT" başladığımız bu hayat yarışında,
"EŞİT" şartlarda yaşıyor; "EŞİT" şartlarla
karşılaşıyor; "EŞİT" muamele görüyor; "EŞİT"
şartlarda ayrılıyoruz dünyadan; bu kadar "EŞİT"likten
sonra!.. Ama ne "EŞİT"lik!
Ve "ADALET"!...
Allah dâim bâki rahmetiyle kuşatsın, şimdi İstanbul Silivrikapı'da medfûn
annem!.
"BEN DİLEDİĞİMİ
YAPARIM", diyen; ve kendinden gayrı
mevcut olmayan "ALLAH"!..
Ve O'nun takdirine, hükmüne,
dileğine mutlak olarak bağımlı; her şeyini, O'ndan almış; O'nun,
ilim ve kudreti, yaratıcılığı önünde, dünyada bir "hiç"
olan ben; ve gibiler!..
"ADALET", O'nun,
hangi amaçla yarattıysa, o amaca uygun olarak birime hakkettiğini
vermesinin; dildeki adı!..
Para ve etiketin çıplak ya da
giyimli bir biçimde, acımasızca insanlara hükmettiği dünya yaşantısı!...
Aslanın pençe ve dişleri arasındaki ceylan; insanın ağzında dişleri
arasinda kuzu ya da tavuk; zenginin elleri arasında insafına kalmış
fakir!..
Ve de Allah Rasûlü’nün
duyurduğu ölümötesi yaşam gerçeği ile; insanların ne tür çalışmalar
yaparsa, ölümötesinde onun sonuçlarıyla karşılaşacağı
yolundaki, evrensel sistem ve düzene dayalı "İslâm Dini"
gerçeği!..
Olmuşun kavgasını bırakıp da,
oldurabileceklerimizle zamanımızı değerlendirsek; daha iyi olmaz mı
dersiniz?.. Hele bunu bir düşünelim ciddi ciddi!..
Niye ve kime ibadet etmek
zorundayız acaba?