|
İNSAN ve DİN
-
Ahmed Hulûsi |
|
|
|
|
|
|
Sürekli
oyuna getirip kandırıyor!.
Sürekli oyuna getirip
kandırıyor!.
Göz açıp kapamak kadar
bir süre gaflet bassa, akabinde bakıyoruz oyuna
gelmişiz!.
Oyunu yuttuktan sonra da
uyan, uyanabilirsen!..
Allem ediyor, kallem
ediyor, sürekli oyuna getirip saptırıyor!.
Nihayet öyle bir noktaya
geliyoruz ki artık; bir düşünüyoruz, dönüşü olmayan
noktadayız!.
Oysa atasözü meşhur:
“Zararın neresinden
dönülse kârdır”!.
Kandıran kim mi?..
Kâh insanın baş
düşmanı, kâh da vehmimiz!.
Biri dışarıda, diğeri
içeride!.
Dışarıdakinin derdi
belli!. İnsanın kendisinden üstün vasıflarla varoluşunu
hazmedemiyor; “eşref-i mahlûk” olan insanı,
hayvaniyet derekesinde yaşatmak istiyor!. Bunun için de
görünmezliğinin ve yapısının getirisi olan her silahı
kullanıyor!.
İçerdeki ise,
bilgisizliğimizi veya anlayışsızlığımızı, kendimizi ve
özümüzü inkâr edişimizi kullanarak bizi cezalandırıyor!.
Biri, dışarı
çekiyor!...
Diğeri, içeri
gömüyor!
Peki nasıl kurtaracağız
kendimizi bu belâdan!.. Türlü oyunlarla, kapana kısılan
hayvan gibi toprak altını boylamaktan!?
El cevap!
“EUZÜ OKU”mak
sûretiyle!.
Ya huuu, her gün belki
yüz kere “euzü....” çekiyoruz, ama hiçbir şey
olmuyor!. Bu ne belâdır ki, “euzü çekmek”
kâr etmiyor!..
Etmez dostum, etmez!.. “Euzü
çekmek” boştur; hiç kâr etmez bu belâya!.
Sen, tıpkı bir ses kayıt
cihazının tekrarlaması gibi, ezberlemiş olduğun kelimeyi
tekrar ediyorsun!. Buna “çekmek”
demişsin!. Ömür boyu çekersin elbette daha!.
İlk olarak...
Aramızda yaşayan
görünmez varlıkların varlığına iman etmek ve onların
kendilerine özgü bir şekilde insan beyinlerine çeşitli
impalslar yollayarak, düşünceleri etkileyebildiğini fark
etmek gerekir!.
ALLAH Rasûlü ve son
nebîsinin
bildirdiği her şey, insanın, bir sistem gerçeğini fark
edip; işleyiş mekânizmasını anlayıp, ona göre kendini
koruması (takva) ve de kendi hakikatini tanıması
içindir!.
ALLAH Rasûlü,
“OKU”muştur (ikra); ve bizim de “OKU”yanlardan olmamızı
istemektedir!.
Bu nedenle de...
Bizim korunanlardan
olmamız için, “OKU”mamız zorunludur!. “Çekmemiz”
değil!... Hatta kesinlikle, “çekmekten”
uzak durmamız gerekmektedir!.
ALLAH Rasûlü
“OKU”nasıdır!..
Sünnetullah,
“OKU”nasıdır!..
Euzü “OKU”nasıdır!..
Bismillâh,
“OKU”nasıdır!..
Kurân,
“OKU”nasıdır!..
Hâl böyle ise...
“Euzü çekmek”
yerine, euzü “OKU”mak gerekir!
Euzü
“OKU”mak ne demektir?
“Euzü çekmek”,
âdet üzere, şartlanma üzere, bir şeylerden koruyacağı
fikriyle, “Euzübillahi mineş şeytânir racîm”
demek; ve bunu, aklına düştükçe, kafana göre sırası
geldikçe tekrar etmek, demektir!.
Euzü “OKU”mak
ise...
“Euzü”,
sığınırım, anlamınadır... “B–illahi”, varlığımı
oluşturan, ismi ALLAH olanın kuvvet ve kudretine,
anlamındadır... “Min eş şeytânir racîm”,
taşlanarak (yani, kendisine acı veren bir olayla) kendi
hakikatinden uzaklaştırılmış olan, kandırıp
saptırıcıdan!
Tek bir cümleye
dönüştürelim şimdi bu anlamı:
Kendisinin fevkinde
bir kapasiteyle yaratılmış bulunmam sebebiyle,
hakikatinden uzak düşmüş varlığın, intikam amaçlı beni
kandırıp saptırıcı davranışlarından; ismi “ALLAH”
olanın, varlığımdaki zati, sıfat ve esmasının
kuvvelerine sığınırım!.
İşte, euzü “OKU”yabilmek
için, önce bu anlamı kavramak gerekir kanâatimizce... Bu
da işin ikinci basamağı!!.
Bu idrâk oluştuktan
sonra...
Şimdi geldik işin önemli
olan üçüncü yanına... Görünmez (şeytâniyet özellikli)
varlıkların, nasıl kandırıp saptırma işlemi
yaptıklarına...
Burada, onların ana
felsefesini açıklamaya çalışacağım, tek tek örnek olay
vermek yerine...
İblîs’ten
bu yana, “şeytâniyet” vasıflı tüm görünmez
varlıkların ana amaçları, insanların, “halife” ve
“eşref-i mahlûk” özelliklerinden uzaklaşarak,
tamamen hayvan gibi yaşamalarını sağlamaktır!. Böylece,
insanın yaradılışı aşamasındaki, “o topraktan
meydana gelmiş bir hayvandır; yeryüzünde ancak kan döküp
fesad çıkaran bir insansı türüdür” savını
doğrulatmak isterler!.
Bunun için de temel
prensipleri, İNSANI, DIŞA YÖNELTEREK; İÇSEL
KUVVELERİNİ KULLANMAKTAN MAHRUM BIRAKMAKTIR!.
İnsana daima, kendisini
beden kabul ettiren fikirler ilham
ederler; sürekli etrafla uğraştırırlar; bu
yolda ego (benlik) besleyici düşünceler ve
eylemler hatıra getirirler... Dışarıda, ötelerde,
uzayda bir tanrı tasavvuru oluşturup ona
tapındırtırlar... Olmayan bu tanrıya dayalı varsayımlar
kabul ettirip, sonra da bu varsayımların boş çıktığını
yaşattırarak, ta ki, “ALLAH” adını taktıkları tanrıyı
inkâra kadar sürüklerler aklı kıtları!.
Bütün amaçları,
insanın, özüne hakikatine yönelmesini kesip; varlığını
meydana getiren ismi ALLAH olanın esmâsının
kuvvelerinden mahrum kalmasını temin etmektir!.
Kazara tasavvufa girmiş
olanları ise, mülhime nefs bilincinin
girdabında boğmak, onlar için en geçerli ve kolay
yoldur!
“Çekmek”,
ötedeki birine yönelmektir; âdet, şartlanma, ezber veya
taklit yüzünden!.
“OKU”mak ise, geçerli
olan sistemi (sünnetullah) algılayıp kavrayarak, bunun
gereği olan DÜŞÜNCE ve DAVRANIŞI ORTAYA KOYMAKTIR!.
İşte bu “kavrayış
ve gereğini yerine getirmenin” adı, Kurân’da “İKRA”,
dilimizde “OKU”maktır!.
İmdi!.
Bir kişi fark ederse ki,
bilincinde açığa çıkan bir fikir, kendisini bir dış
tanrıya veya objeye yönlendiriyor; ona bağlı, bağımlı
hâle getiriyor, kendindekini değerlendirmek yerine; işte
bu noktada, sapma tehlikesiyle yüz yüzedir, demektir.
Buna karşılık...
“Euzü B–illah...”
uyarısı da, “Istaıynu B–illah” uyarısı da insanı,
özündeki, ismi “ALLAH” olana yönlendirmek için
bildirilmiştir!. Kişi, eğer bu uyarıları “OKU”yabilirse,
görünmez varlıkların, onu, dış dünyası derinliklerinde
kaybettirme çabalarından kurtarabilir, kendi
hakikatindeki ilahî kuvvelere sığınarak!.
“OKU”yamazsa bu
iki uyarıyı; bu defa da dış dünyasının bir objesi ve
oyuncağı olarak, bedensellik denizinin
dalgaları arasında bir oraya bir buraya savrularak ölümü
bekler!.
Hakikatindeki ilahî
kuvvelere sığınmak
nedir; nasıl olur; sorusunun cevabına gelince...
İşte “KUL EUZÜ....”ler!.
“KUL”... Fark et,
algıla, kavra, hisset ve sonunda dillendir ki...
“Euzü bi–rabbil felak”...
Bilincimin algılayamadığı karanlıkları yarıp beni
aydınlığa çıkaran varlığımdaki rabbanî (esma) kuvveye
sığınırım...
“Min şerri mâ halek”...
Yaratılmışların şerrinden...
“Ve min şerri gâsikın
izâ vekab”... Basan karanlık dolayısıyla
algılayamadıklarımın şerrinden...
“Ve min şerrin
neffasâti fiylûkad”... Beyin dalgalarını iplikteki
düğümlere yönlendirerek büyü oluşturanların
şerrinden...
“Ve min şerri hâsidin
izâ hased”... Hased eden kem nazar sahiplerinin
hasedlerinden...
“Euzü bi–rabbin nâs”...
Sığınırım tüm insanların Rabbi olan Rubûbiyet boyutuna,
ki o varlığımın Hakikatidir!...
“Melîkin nâs”...
Tüm insanların varlığında mutlak tasarrufu geçerli
olana...
“İlâhin nâs”...
Tüm insanların hakikatinde yer alan Ulûhiyet hakikatine
ki her birim varlığını onunla devam ettirir... Ne var ki
yanlış zan ile O mertebeyi kendi dışında ilah kabul
eder.
“Min şerril vesvâsil
hannas”... En fark edilmez şekilde vesvese
oluşturanın şerrinden..
“Elleziy yuvesvisu
fiy sudûrin nas”... Ki o, insanların sadrında
(şuurunda) hakikatleri hakkında vesvese
oluşturur!
“Minel cinneti ven
nâs”... görünmeyen varlıklardan da olabilir bunu
oluşturanlar, insanlardan da!
Burada anlayabildiğimiz
yönüyle ve kadarıyla bir çeviri yaptık KORUNMA
Sûrelerine, konuya açıklık getirmek için.
Şimdi bunu topluca ele
alalım... Önce Felâk Sûresi...
Varlığımı oluşturan
Rubûbiyet mertebesindeki esmâ kuvvelerinin,
yarıp açığa çıkarma özelliğine sığınırım, bana
karanlıkta kalan hususlardan, algılayamadıklarımdan,
üflemeyi oluşturan beyin dalgalarıyla bana büyü yapmak
isteyenlerden ve üzerimdeki nimetlere hased eden kem
nazarlardan....
Tam bir “zerre
küllün aynasıdır” açıklama ve uygulaması
mevcuttur Nâs Sûresinde...
“Kalpler ALLAH’ın
iki parmağı arasındadır”!.. Birinde tasarrufla
bir milyarda tasarruf aynı şeydir!
Şöyle ki...
Tüm insanların
hakikatini meydana getiren, varlığımdaki —“B”—
Rubûbiyet boyutuna sığınırım; ki kendimdeki bu
sığınma aynı zamanda otomatik olarak tüm insanlarda
oluşmaktadır aynı anda!.. Aynı zamanda “Melîkiyet”
mertebesine, ki tüm bilinçlerde hükmedendir O her an!..
Ve dahi tüm insanları kendi sıfat ve esmâsıyla yaratana
(ilâha)... İnsanın şuurunda en sinsi şekilde vesveseler
uyandırandan... Ki o vesveseler yüzünden insan
derûnundaki Hakk’ı inkâr edip kendini et–kemikten ibaret
olan bir insansı kabul edip hayvanî istek ve arzuları
tatmin için yaşamak durumunda hisseder!.
Evet, bu yorum ve
açıklamalar üzerinde biraz tefekkür edelim bakalım...
Açıklamaya çalıştığımız şeyler acaba fark edilebilecek
mi?
Kesin gerçek şu ki...
“İllâ
B-iznihi”!.
9
Eylül 2005
Raleigh – NC, USA
* * *
|