|
"SİZE
YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE İSABET EDEN BİR OLAY, BİZİM
ONU YARATMAMIZDAN ÖNCE, MUTLAKA BİR KİTAPTA YAZILMIŞTIR!... BUNU,
ÖNCEDEN TAKDİR EDİLMİŞ VE YAZILMIŞ OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN
ÇIKAN ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GEÇEN İLE DE
SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ İÇİN AÇIKLIYORUZ....." (Hadid
suresi, 22-23) KUR`ÂN-I KERİM Kader
konusu, insanlığı asırlar ve asırlar boyu meşgul etmiş bir
konudur. Ve genellikle de, bu konuya çok net açıklamalar getiren Rasûlullah
Aleyhisselâm’ın açıklamaları yeterince değerlendirilememiş;
yaşam içinde bu uyarılar ve ilgili âyetlerin mânâları yerli
yerine oturtulamamış; bu yüzden de "kader"
konusundan insanlar son derece ürkmüşler, korkmuşlar ve hatta bu
konuyu konuşmaktan kaçınmışlardır. Ne
var ki; "kader"e hakkıyla iman etmek için,
önce "kader"in ne olduğunu bilmek lazım!... Zira,
Âmentü'nün esaslarından biri olan "kadere iman", gerçekte,
ancak "kader"in ne olduğunu bildikten sonra mümkündür..
Aksi takdirde sadece "kader" ismine iman edilmiş olur!. Bilmediğiniz
bir şeye "iman" etmek, ancak, o bilmediğiniz şeyin
"ismine iman etmek" demek olur!. Oysa önemli ve
gerekli olan, o şeyin "ismine" değil "mânâsına
iman" etmektir!. "Kader"
konusunu anlayabilmenin tek bir yolu vardır... O da
"ALLAH"ın vahdaniyetini, tekliğini, ahadiyetini
ve vâhidiyetini kavrayabilmekten geçer!. Şayet
bir kişi, ALLAH'ın "vâhidiyet ve ahadiyet"ini
kavrayamamış ise; o kişinin "kader" konusunu
idrak edebilmesine asla ve asla imkan yoktur!. Zira,
"Kader" konusunu idrak edebilmenin yolu, önce de
vurguladığım gibi, ALLAH'ın Vâhidiyetini ve Ahadiyetini
idrak edebilmekten geçer!. Bunu
da herkese anlatabilmek mümkün olmadığı için, "kader"
konusunun derinliğine genellikle girilmemiş... "ALLAH"ın
"Vâhidiyet" ve "Ahadiyet"ini bugüne
kadar çeşitli kitaplarımızda ve sohbetlerimizde genişliğine,
derinliğine anlattığımız için; sanıyorum bu kitabımızda da
artık "kader" konusunun detaylarına girmek gereği
hasıl oluyor. "Kader"
konusunu çözmede çeşitli yanılgılara düşülmesinin en başta
gelen sebebi, her seviyeden insana hitabetmesi dolayısıyla Kur’ân-ı
Kerim ‘deki "iki yönlü anlatım" tarzıdır.
Kur’ân-ı
Kerim, "ALLAH" isminin mânâsını tarif
sadedinde iki usûl, iki yol tatbik eder; Birincisi,
"ALLAH" isminin işaret ettiği anlamın, insanın
anlayışına göre târifidir. İkinci
tarz "ALLAH"ın anlatımı ise "ALLAH'ın
bizatihi kendisini" târif edişidir. Bu
iki yoldan "ALLAH" târifinin Kur’ân ‘da
herkesin anlayacağı bir ifadeyle yer almaması, "olayın
bütünlüğünü idrak edemeyen" insanlarda çelişkileri
meydana getirmiş; ve bu çelişkilerin sonunda da olayı çözemeyenlere
göre büyük bir kaos oluşmuştur!. İşte
bu kaosun sonucunda da "kaderi" değişik mânâlarda
anlayan çeşitli "anlayış"lar yani "mezhep"ler
meydana gelmiştir. Kur’ân,
bir yönüyle, "insanın anlayışına göre",
"ALLAH" ismiyle işaret edileni târif eder demiştik...
İnsanın
anlayışına göre "ALLAH"ı târif,
tanımlamasına uygun düşen en açık-seçik âyet, "ÂYETEL
KÜRSİ" ismiyle bilinen, Bakara Sûresinin 255. âyetidir...
Bunun
yanında; "EVVEL,
ÂHİR, ZÂHİR, BÂTIN HEP O`DUR" "ŞAH
DAMARINIZDAN DAHA YAKINIZ" "NEFSİNİZDE
MEVCUT... " "BAŞINI
NE YANA ÇEVİRİRSEN ALLAH'IN VECHİNİ GÖRÜRSÜN" gibi
daha bir çok âyetler, hep "ALLAH"ı, insanın
anlayışına göre târif eden âyetlerdir. Bunu
biraz daha açalım. Meselâ
"Âyetel Kürsi"de, Bakara Sûresindeki bu
âyeti kerimede buyurur ki: "...LÂ
TE`HUZUHU SİNETÜN VELÂ NEVM..." "...O,
NE UYUKLAR, NE DE UYUR...!." Bilindiği
gibi "uyuma, uyuklama" halleri insana, hayvana ait
özelliktir!... Burada, insanda veya hayvanda oluşan bir hale nispetle,
bu hâle GÖRE "ALLAH"ı tanımlıyor;
ve denilmek isteniyor ki, "O" insandaki bu hâlden
münezzehtir!.. Yani,
gerçekte, burada "O"nun ne olmadığı, neye
benzemediği anlatılıyor!.. Ne olduğu değil!...
Ve insana GÖRE!... İşte
Kur`an-ı Kerim’de görülen bu gibi tanımlamlar; yani, beşeri
değer yargılarına, beşeri kabullere, beşeri vasıflara GÖRE
yapılan tanımlamalar, insanın anlayışına izâfetle
yapılan, "yaklaştırıcı" tanımlamalardır!.. Bunlar
hiçbir zaman, mutlak mânâda olduğu üzere, "ALLAH"ı
anlatmaz!. Sadece,
insanlardaki çeşitli tanrı, ilâh kabullerinin dayandığı
özellikleri ortadan kaldırmak, silmek, yok etme amacıyla kullanılan
tanımlamalardır bunlar... Çünki
insanlar, onbinlerle sene ötesinden gelen bir biçimde, hep tanrılara;
veya daha gelişmiş hâli ile "tek tanrıya"
tapınma anlayışı içinde olmuşlardır!. Oysa
bu anlayışın zirvesine ulaşmış ve onu açıklamakla görevlenmiş
olan Efendimiz Rasûlullah sallallahü aleyhi ve sellem;
"tanrı ve kavramının yokluğunu"; "sadece
ALLAH'ın var olduğunu"; "ALLAH" ismiyle
işaret edilen varlığın "tanrılık kavramından münezzeh"
olduğunu tebliğ ile görevlenmiş olarak; Kur’ân-ı Kerim`de,
öncelikle "ALLAH" isminin mânâsının ne olduğunu
çok açık seçik bir biçimde vurgulamıştır. Şayet
biz, gerçek mânâda "ALLAH" isminin mânâsını
anlamak istiyorsak, Kur`an-ı Kerim`deki, beşere göre
"ALLAH"ı târif eden
âyetlerin sırrını anlamalıyız. Sonra
da buradan ilerleyerek, "ALLAH"ın bizâtihi
"ALLAH"ı anlatması tarzındaki âyetlerin sırrına
ermeye çalışmak mecburiyetindeyiz!. Eğer,
gerçekten "ALLAH"ı istiyorsanız, beşeri değer
yargılarından beşeri kavramlardan arınıp, saflaşıp; "ALLAH"ın
bizatihi kendisini anlatışına; kendine göre kendini anlatışına
kulak vermek; bütün algılama araçlarımızla, bütün duyularımızla
bu hitâba yönelmek mecburiyetindeyiz!. Eğer
bunu gerçekleştirememişsek, asla ve asla "kader"
olayını ve "kader sırrını" da anlamamız
mümkün olmayacaktır. Bu
takdirde de "tanrı ve tanrılık kavramına"
dayalı bir biçimde; "tanrı ve tapınanı" ikileminin
getirdiği bir düşünce yapısıyla; bir "tanrının
iradesi"nden, bir de "tanrıya tapınanların"
iradesinden söz etmek anlamına gelen şekilde, "iradeyi kül"
- "iradeyi cüz" ikileminden kendimizi kurtaramayız!.
Eğer
gerçek anlamda "kader sırrına" vakıf olmak
istiyorsak, önce kelimede değil, lafızda değil, "özde
birliği" kavramak zorundayız!. "Özde
biriz" derken, "sen ben o var, ama hepimizin
özü birdir" değildir bunun manası!. "Gerçek
varlık olarak sadece "ALLAH" mevcuttur; ve "O"nun
dışında, "o"nun gayrısı olarak, hiçbir varlık vücud
sahibi değildir" şeklindedir bunu mânâsı.. Evet
buraya kadar, beşeri değerlere ve beşeri anlayışa GÖRE, "ALLAH"ın
târiflerinden sözettik... Ve bu, insanların, tanrı kavramından
kurtulması, "ALLAH"ın ne olduğunun biraz daha
iyi bir ölçüde tanınabilmesi için gerekli olan târiflerdir
bunlar; dedik... Meselâ,
"ÖNCE
VE SONRA, VE APAÇIK ORTADA OLAN VE ALGILANANLARIN ARDINDAKİ HEP
O`DUR!." âyetini
ele alalaım. Mutlak
mânâda, ayrı ayrı bir "zâhir", bir "bâtın"
vardır da, bunların hepsi de "O"dur;
değildir burada anlatılmak istenen!... Burada,
"insana, insanın algılama araçlarına yani beş
duyusuna göre, yani insana izâfetle "ZÂHİR"
vardır, "BÂTIN" vardır"; gerçeği
anlatılmak istenmektedir. Yani,
insanın algılayabildiği, tespit edebildiği zâhirdir; tespit
edemediği bâtındır!. "O" ise zâhir ve bâtın diye
bilinen tek`tir; anlamına işaret edilmektedir. Ayrıca
burada, "O" kelimesi ile işaret edilen varlık, senin
hem tespit edebildiğin, hem de edemediğin herşeyin
orijinidir"; vurgulaması yapılmaktadır. Görüldüğü
üzere burada yapılmakta olan târif, insanın algılama
sistemine göre yapılan târiftir!.insanın algılama
organlarının var ya da yok kabul ettiği şeylere GÖRE
yapılan bir tariftir!. Mutlak mânâda, "ALLAH"ı
târif değildir!. Veya
bunun gibi bir başka kabulleniş vardır!. Meselâ
"ALLAH"ın "Kıdem" ve "Bekâ"
sıfatlarından söz edilir... "Önceliksiz" oluşu;
ya da "sonsuz" oluşu gibi!. Halbuki,
"ALLAH" "öncelik" veya "sonralık",
"devamlılık" veya "devamsızlık"
gibi kavramlardan beridir, münezzehtir!. Çünkü, "O",
"ALLAH"tır!.. Buyurulmaktadır
ki; "KÂ'NALLAHU
VELEM YEKÛN MEAHU ŞEY'A !" "ALLAH
VARDIR, VE ONUNLA BERABER HİÇ BİRŞEY MEVCUT DEĞİLDİR!."
Eğer
bu uyarının mânâsını idrak edersek, farkederiz ki, böylesine
"TEK" olan bir varlığın, önceliğinden veya sonralığından,
söz edilemez!. Çünkü
"öncelik" ve "sonralık" kavramı,
var kabul edilenlere göre oluşmuş
bir kavramdır... Halbuki "ALLAH sonsuz ve sınırsız tek"tir,
diyoruz ya!... Şimdi
dikkat ediniz, "sonsuz-sınırsız" târifi
dahi gene bir beşeri kavrama nispetledir. "ALLAH",
gerçekte, "sonluluk" kavramından münezzeh olduğu
gibi, "sonsuzluk ve sınırsızlık" kavramından
dahi münezzehtir!... Böyle bir kavramdan dahi beridir. Ama
beşeri değerlerle programlanmış, bezenmiş bizler; tanrı
kabulünden arınabilmek için, bu izâfi değerlere bağlı
sonsuzluk sınırsızlık ifade eden kavramlara sığınmak, onlara
sarılmak; böylece "ALLAH" isminin mânâsını
anlamağa yaklaşmak zorundayız!. Yani, bir zorunluluğun getirdiği
tanımlamalardır bunlar! Oysa
"ALLAH", bizâtihi kendisini, çok net bir biçimde
târif ediyor... Ne
diyor? "O
ALLAH AHAD'DIR"!.. Bu
ALLAH`ın kendi kendisini, kendisine göre târifidir!.
Yani,
"ALLAH", "Ahad" olması nedeniyle
kendisinin dışında bir varlık kabul etmez... Kendisinin dışında
bir varlıktan söz etmek mümkün değildir!. İşte
bu hususa işaret bâbında "muhalefet lil`havadis",
yani, "sonradan meydana gelmişlerin hiç birine, hiçbir şekilde
benzememe", tanımlaması getirilmiştir. & "Sonradan
meydana gelmişlerin hiçbirine benzememe" tanımlamasının
mânâsı nedir, burayı anlamamız lazım... Bu husus oldukça
derinliği olan bir husustur. Mutlak
olan prensip, "ALLAH"ın "Ahad"iyetidir.
"ALLAH"
isminin mânâsını, "ALLAH" ismiyle işaret
edilen varlığın ana yapısını anlama sadedinde, ilk çıkış
noktası "ALLAH`ın Ahad"oluşudur. "ALLAH'ın
Ahadiyeti"ni târif sadedinde Hz. Rasûlullah
Aleyhisselâm’ın şu açıklamasına dikkati çekmiştik: "ALLAH
vardır ve O'nunla beraber hiçbir şey yoktur!." "Ahad"
olarak var olan varlığın; dışında, gayrısında veya içinde
gibi kavramlar olmaksızın, "O"nunla beraber var olan
hiçbir şey yoktur!. Peki
o zaman şu sualin cevabını anlayalım... Ki ondan sonra, bu
"sonradan meydana gelmişlerin hiçbirisine hiçbir şekilde
benzemez", ifadesini çözebilelim. Açıklamaya
göre; "ALLAH'la beraber hiçbir şey mevcut olmadığına"
göre; her isimle anılan müsemma; yani her ismin işaret ettiği mânâ
ALLAH`ın ilminde varolmuş ilmi sûrettir!. "İlmi
surettir", demek, "ilimdeki mânâ suretidir",
demektir!. Bizim beş duyu ile algıladığımız şekli olan
suret anlamında değil!. İlmi
suret, "ilimde varolmuş anlam", ya da "bilinçteki
ilim mânâları" şeklinde de anlaşılabilir... Demek
ki bütün bu ana kadar duyduğumuz, bildiğimiz, düşündüğümüz,
hayâl ettiğimiz her şey ve her kavram gerçekte, sadece ve sadece
ALLAH'ın ilminde mevcuttur. "ALLAH`ın
ilminde" mevcut olan bu mânâlar, ALLAH`ın yaratmasıyla
meydana gelmiştir. Dolayısıyla
Kâinat, Evren ismi altında, kapsamında varolan, her ismin işaret
ettiği varlık, "ALLAH'ın ilmi, iradesi ve
kudretiyle" meydana gelmiştir.işte bu sebepledir ki,
"ALLAH Alim"dir; ilim sahibidir. İlminde herşey
mevcuttur. "ALLAH
MÜRÎD"dir... "Muradeden"dir!. İrade
sahibidir... Ve "ALLAH Kâdir"dir... "Muktedir"dir!.
Kudret sahibidir. Ve o kudretiyle dilediğini meydana getirir. İşte
bu ilmiyle takdir edip, irade etmesi, dilemesiyle o takdir ettiği
varlıkları seyri; onların mânevi yani kavramsal sûretlerini
meydana getirmesi olur!.. Ancak
burada anlaşılması gerekli olan önemli nokta şu husustur. "ALLAH",
ilmindeki sonsuz mânâlar dolayısıyle; bu mânâlara işaret eden
Esmâül Hüsnâ denilen isimlerinin anlamlarını-kavramalarını
dilediği şekilde terkiplendirerek; sonsuz sınırsız sayıda varlıklar
meydana getirmiştir. "O"nun
sonsuz sınırsız sayıda meydana getirdiği bu varlıklar; "O"nun,
ilmiyle ve ilminde yarattığı varlıklardır!. Dolayısıyla
bu yönü itibarıyla, evren ve içinde varolan her birim; mikro
planda veya makro planda, mikrokosmozda veya makrokozmozda mevcut
olan her birim, yaratılmıştır!.. Mikro
veya makro planda var olan her birim, "O"nun
ilmiyle, "O"nun ilminden, "O"nun
varlığıyla meydana gelmiş olması sebebiyle de; o varlıklarda, "O"
varlığının dışında birşey asla mevcut değildir!. İşte
bu son derece önemli iki noktayı hiçbir zaman dikkatimizden kaçırmayacağız.
Nasıl
iki göz bir görürse, işte bu "iki" görüş de "bir"liği
meydana getirir. Birisinden gâfil kalırsak farkında olmadan ötekinden
de uzak düşeriz. Biraz
evvel açıkladığımız üzere, kendi yarattıklarından, kendi
varettiklerinden hiçbirine benzememe özelliği "ALLAH'ın
Ahadiyeti"nin tabii bir sonucudur. Çünkü "O"nun
dışında bir varlık asla mevcut olmamıştır!. Hatta
bunu ifade sadedinde şu cümle söylenmiştir. "A`yanı
sabite vücûdun kokusunu almamıştır!." Âyanı
sabite, bütün bu varolan varlıkların aslı orijini olan ana
manalardır!. İşte
bu sebepledir ki, bütün bu evren ve içinde varolan herşey,
"yok"tan varolmuştur!. "Yok"tan da ancak
"yok" varolur!. Yani,
bu ifade ile anlatılmak istenen şey, "herşeyin Zât-ı ilâhinin
ilminde varolması"dır... Bu,
yokken varolmuş herşey, sadece ve sadece "ALLAH'ın ilmi"
ile ve "Kendisinden" vücud bulmuştur. & "ALLAH"ın
tekliğini, birliğini"... Ama dikkat edin, "birliğini"
derken sayısal birlikten söz etmiyorum... Bir tanrı
için sayısal birlikten söz edilebilir... Ancak gerçekte,
ilim sahipleri indinde "ALLAH" için asla sayısal
birlikten söz edilemez. Burada
bazıları haliyle şu suali soracaklardır... Bugüne kadar bu
konuları dinlememiş, bu konulara girmemiş olanların bu suali
sormaları da son derece doğaldır... Efendim
"ALLAH"ın "Vahid" ismi var; Kur’ân`da
bir çok yerde de "İlâhınız" diye bahsediyor
"ALLAH"tan... Kur’ân, "ilâh"
diye "ALLAH"tan insanlara bahsederken, "ALLAH"ın
"Vahid" isminden sözederken; sen nasıl olur da
"ALLAH"ın "İlâh-tanrı" olmadığını,
"ALLAH"ın "bir" olmadığını söylersin? Burada
şuna dikkat ediniz!. "ALLAH"ın
"AHAD" oluşu mutlaktır!.. "ALLAH"ın
"VAHİD" yani "BİR" oluşu ise mûzaftır;
yani izâfîdir; yani GÖRESELdir;
yani rölativdir!.. Bu
son derece önemli; ve kavranılması da o derece güç bir gerçektir
ki, tasavvuf da bundan "HAKİKATLARIN HAKİKATI"
olarak bahsetmiştir. Bu
konuyu açıklamaya başlarken dedik ki, "ALLAH"
isminin manasının insanlara, insani kavramlara göre
târifi vardır, bir... Bir de, "ALLAH"ın kendini
târifi vardır, direkt olarak, iki dedik. İnsanlık,
sayısız tanrılara tapma dönemlerinden, tek tanrıya tapma dönemine
kadar gelmiş; ve nihayet Efendimiz Aleyhisselâm ile tebliği
olunmuştur ki; "Tanrı
yoktur sadece ALLAH vardır". İşte
bu akış, bu seyir içinde, insanlara tek varedici idrak ettirilmek
için bu hitap biçimine uygun bir surette, "ilâh"tan
sözedilmiştir. "Sizin
ilâhınız"; yani, sizin o varsaydığınız "İlâh"
var ya, işte o "İlâh" "ALLAH"tır...
Yani,
"ALLAH"ın, "İlâh-tanrı" olmasından
değil; "ilâh-tanrı" ismiyle, varsayımıyla,
tasavvuruyla insanda varolan düşüncenin gerçeğinin "ALLAH"
olduğuna işaret edilmiştir. Birinci
anlayış kademesinde, "İlâh"ın
"ALLAH" olduğu belirtilmek istenmiştir... İkinci
anlayış derecesinde idrak edilmesi önemli konu ise, "ALLAH"ın
ne olduğunun farkedilerek; "ALLAH"ın "ilâh"
olmaktan dahi münezzeh olduğunun farkedilmesi ve
idrakıdır... Bu
hususu çok iyi anlayalım... ALLAH'ın
"ilâh" olduğunun anlatılması ayrı şeydir; insanların
ilâh diye düşündüğü varlığın gerçeğinin
"ALLAH" oluşunun vurgulanması ayrı şeydir!. Bu iki kavram birbirinden doğu ile batı kadar uzaktır!. & Şayet
yukarıda açıklamaya çalıştığımız gerçeği anlayabilirsek,
işte o zaman, hakkıyla "ALLAH"a iman edenlerden
olma kapısı bize açılır; ve hakkıyla "Âmentü
Billahi" deme fırsatı doğar. Çünkü
hakkıyla "ALLAH"a "iman etmek",
"benliği, nefs"i ortadan kaldırır, imha eder,
yok eder!... Hakkıyla,
ALLAH'a iman edende, "benlik" kalmaz!. Eğer
bu açıkladığım hususu anlayabildiysek farkederiz ki; "ALLAH"
ismiyle işaret edilen varlık, "Zâtıyla mevcut yegâne vücuddur",
varlıktır!. Ve
"ALLAH" ismi dışındaki bütün isimlerle işaret
edilen varlıklar, birimler, yaratılmıştır... "ALLAH"
tarafından!... "ALLAH"ın ilminde!... İşte
bu sebepledir ki var olan; daha doğrusu ve gerçeği, "var"
kabul edilen, "var" sanılan her şey, gerçekte
"yok"tur!. Eğer
bu gerçeği anlayabildiysek, şimdi bir adım daha ileri
gitmeğe çalışalım. "ALLAH",
"öncelik ve sonralık" gibi zaman kavramı olmaksızın;
ilmiyle, ilminde mevcut olan sonsuz mânâları seyretmeyi dilemiş;
" MÜRÎD " olması dolayısıyla,
kendindeki sonsuz mânâları seyretmeyi "murad etmiş";
bu murad ediş ile birlikte, "ol dediği şey, anında olur",
âyetinde işaret edilen bir biçimde bu mânâların seyri başlamıştır.
İşte
"ALLAH"ın "ol" hükmüyle, yani
"MÜRÎD" ismi ile işaret edilen bir biçimde
ilmindeki manaları seyretmeyi murad etmesi; evren ismi altında
olan tüm isimlerle işaret edilen varlıkların meydana gelmesini
oluşturmuştur!. Bunların "yok"tan varolmasını murad
etmesi hükümdür!. Bütün
bunların varolmasını murad etmiş, hüküm vermiştir ki, bu
hüküm "ALLAH"ın "Kazası"dır!.
"Kaza",
işte bu "hüküm"dür!. "Kazası",
yani varetme "hükmü" sonucunda; o isimlerin mânâlarının
nasıl ve ne şekilde açığa çıkmasını murad etmeside "O"nun
takdiridir. Bu
takdir gereğidir ki, çeşitli ilâhi isimlerin mânâları,
sayısız çeşitli bileşimler-terkipler şeklinde belirli anlam
sûretlerini meydana getirmiştir. "Anlam
sûretlerini" diyorum, dikkat edin; henüz bu boyutta varlıkların
vücudu yok!. Yani,
hüküm verdi!. Hüküm,
"ol" emri ile oldu; bu oluşun neticesinde çeşitli
esmâ mânâları seyredilmeğe başlandı... Çeşitli
ALLAH isimlerinin mânâlarının seyri takdir edildi!.. Bu
esmâ mânâlarının seyrinin takdiri ile birlikte, "ayânı
sâbite" denilen, varlıkların orijinleri, varlıkların
orijin ve aslını meydana getiren, ana mânâ gurupları meydana
geldi... Ancak
dikkatinizi çekerim... Ben
bunları anlatırken elbette bir sıralamadan, bir zamandan
bahsediyorum... Oysa gerçekte böyle bir zamanlama ya da süreç sözkonusu
değil!. Bunların
hepsi, bir "an"da olup biten bir şey!.. "Ol
dedi ve oldu" anlamında
târif edildiği bir biçimde!. Bu
yüzdendir ki, benim bu anlatışım içindeki zamanlama tabirleri,
sizi asla bir zaman kavramına sokmasın!.. Gerçekte, burada zaman
diye bir olay yok!. İşte
bu mânâların, mânâ gruplarının meydana gelişi,
"Takdiri ilâhi"dir!. Esasen; "ALLAH
MAHLÛKATIN KADERLERİNİ GÖKLERİ VE YERİ YARATMAZDAN ELLİ BİN
SENE EVVEL YAZMIŞTIR, TAKDİR ETMİŞTİR." Şeklindeki
Rasûlullah açıklamasında bahsedilmekte olan gerçek işte
bu boyuttur. Bu
boyutta, henüz bildiğimiz anlamda varlık sûretleri olmadığı
gibi, bu varlık suretlerini meydana getiren esmâ terkipleri
-isimler bileşimleri- de yok daha!. Bunların asli vücudu
yok!... Bu
yüzdendir ki, "Âyânı Sâbite vücûd kokusu almamıştır"
denerek, bu takdir safhasına işaret edilir. Yani,
ALLAH'ın ilminde kendi mânâlarını seyretmesi, seyretmeyi hükmetmesi
"Kaza"dır... Bu
mânâ seyredilir hale gelmesini düzenlemesi de mutlak mânâda
"Kader"dir.. Burada
açıklamakta olduğum "kaza ve kader", halkın
anladığı, kitapların yazdığı "kaza ve kader"
kavramı olmayıp; bâtıni mânâda, gerçek mânâda,
öz mânâda "kaza ve kader" kavramıdır. Şimdi
bu kavramların bir de ikinci bölümü var ki; halkın, herkesin
anladığı mânâdaki "kaza ve kader" kavramlarıdır
onlar. Zaten
bizim bildiğimiz; üzerinde konuştuğumuz; "kader ne
kadardır, eni nedir, boyu nedir, ne kadarı bizde var, ne kadarı
da onda var; küllü nedir, cüzü ne kadardır" gibi
kavramlar, hep bu ikinci bölümde konuşulan kaza ve kader
ile ilgili kavramlardır. Şu
ana kadar bahsetmiş olduğum boyuttaki "KAZA" ve "KADER"
ile ilgili değildir!.. Eğer
şimdiye kadar anlatılanları anlayabildiysek; şimdi bunun bir
basamak daha aşağısına inelim. & Mahlûkatın
kaderlerine geliyor sıra... Mahlûkatın
kaderini yazan kim?... Mahlûkatın
kaderini yazan "Rabbülâlemin"dir... "Rabbülâlemin"...
Âlemlerin Rabbı, yani âlemler kelimesiyle işaret edilen,
sonsuz sınırsız varlıkların meydana getirildikleri Rubûbiyet
mertebesidir. Bütün
"ALLAH İSİMLERİNİN mânâları", "ALLAH"
ilminde mevcuttur, dedik. "Rahmaniyet"
mertebesinden, "ilmi ilâhideki ilâhi esmânın toplu halde
bulunduğu mertebedir" diye söz edilirse de; gerçekte
burada topluluktan veya ayrılıktan söz edilemez. "RAHMANİYET",
ilâhi esmânın hazinesidir, deriz; ki bu da mecazi bir
ifadedir... Gerçekte, böyle bir tanımlamadan da münezzehtir
"ALLAH"!. İşte
bu "Rahmaniyet" mertebesinde mevcut olan esmâ-i
ilâhi, "O"nun, "melikiyet"
mertebesi özelliği ile mülküdür. Bir
yönü itibarı ile "Melîk"tir, bir yönü itibarıyle
"Mâlik"tir. Ancak,
"melîk" ismi, "mâlik" isminden
daha kapsamlıdır. "Mâlik"
ismi," "bir şeyin sahibi" anlamındadır. "Melîk"
ise o şeyin hem sahibi", hemde "o şeyler üzerinde
mutlak hükümdar" olandır. Yani,
"ALLAH"ın "Melîkiyet"i, "kendi esmâlarını
dilediği gibi açığa ortaya çıkarması, seyretmesi" anlamındadır. "DİLEDİĞİNİ
YAPAR." (
) "YAPTIĞINDAN
SUAL SORULMAZ!" (21-23) Bu
âyetler "O"nun "Melikiyeti"nin
eseridir. "Melikiyet"
mertebesinin tenezzülü ile "rubûbiyet" mertebesi
oluşur eder. "Rubûbiyet"
mertebesi çeşitli esmânın, çeşitli terkipler -bileşimler-
şeklinde açığa çıkmasını sağlar. Bu esmâ, çeşitli
terkipler şeklinde ortaya çıktığı anda "abd"
meydana gelir... "Rabb"
yani "ALLAH isimleri"nin bir terkip -bileşim-
hâli, bir birimin, bir isim ardındaki varlık halinde ortaya çıkışını
sağlar.işte bu ortaya çıkış "rubûbiyet" mertebesinin
hükmünün zahir oluşudur. Kul,
rabbına tâbidir!. "YÜRÜR
HİÇBİR MAHLÛK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA
ÇEKİP GÖTÜREN O'DUR!."
(11- 56) Âyeti
işte bu gerçeğe işaret eder. Yani,
o varlığı bulunduğu haliyle yaşatan; "ALNINDA"
-alnının arkasındaki beyninde- açığa çıkan, esmâ
terkibinin oluşturduğu program onun Rabbıdır... Çünkü
onun varlığı, kendisinin rabbı olan esmâ terkibinin
tabii sonucudur... Yani,
"birim" ismi, kendini meydana getiren isimler bileşiminin
adıdır. Kendisini
meydana getiren o esma terkibinin -isimler bileşiminin- dışında,
birimin bir varlığı mevcut değildir. Eğer,
o ismin ardındaki, o ismin karşılığı olan esmâ terkibini
ortadan kaldırırsanız; ismin arkasındaki varlık da ortadan
kalkar!. Hangi
isimle isimlenen, hangi varlık, hangi birim olursa olsun, o ismin
ardındaki varlık bir esmâ terkibidir; yani rabbın bir isimler
bileşimi şeklinde kendi varlığını âşikâre çıkartmasıdır.
Bu
yüzdendir ki... Birimin,
hiç bir şekilde, "ALLAH"ın esmâsı dışında, bir
zerre varlığı mevcut değildir!.. Ve bu sebepledir ki, Abd, rabbının
mutlak olarak kuludur!... Abd,
rabbine kulluk etmededir!. Her hâlûkârda!. Abd'ın
rabbine kulluk etmemesi asla düşünülemez ve hayâl bile
edilemez... Tasavvur bile edilemez... Çünkü
Abd'ın, Rabbinin varlığı dışında hiçbir şeyi yoktur!.
Sadece ismiyle, rabbından ayrı düşmüştür abd!.. Bunu
târif sadedinde basit bir misâl vermişlerdir ama, bu misalin
kelimelerinde kalınırsa gene olaydan çok uzak düşülür. Suyun
çeşitli kalıplarda donarak, değişik sayısız buzdan heykeller
meydana getirmesi; ve bu buzdan heykellere değişik isimler
verilerek, sayısız değişik varlıklar varmış sanılması hâlini
düşünün!... Birinin
adına insan demişsin, diğerinin adına cin, bir diğerinin adına
melek, ya da dağ, deniz v.s. demişsin!. Ne
varki, buzdan birimlerin isimlerinin ardındaki varlık olan o
buzdan heykelleri erittiğin zaman, buz, aslı olan suya döner!..
& Şimdi,
"abd", "Rabbın Abdı" olduğuna göre; "Abd"
ismiyle, "Kul" ismiyle işaret edilen varlık, belli ilâhi
isimlerin mânâlarının, bir bileşim halinde biraraya gelerek bir
anlam oluşturması olduğuna göre; Ayrıca,
o abdın, başka bir tanrıdan, başka bir ilâhtan, başka bir varlıktan
almış olduğu bir aklı, bir şuuru, bir idrakı ve bir
iradesinden acaba söz edilebilir mi?.. & İşte
geldik işin tabiri câiz ise püf noktasına... Varlığın
aslını hakikatını, özünü bilmeyenler; hakikata ermemiş
olanlar; yani, herşeyi beş duyu sınırları içinde değerlendirme
özelliği ile bezenmiş mübarek varlıklar; elbette kendilerinde
belli bir bağımsız akıl, belli bir bağımsız irade,
belli bir bağımsız kudret, belli bir bağımsız güç
olduğunu düşünecekler; ve bu düşünceleriyle o güzel ve mükemmel
hayatlarını yaşayıp, bu dünyadan geçip gidecekler!!!... Şurası
kesin ki, "ALLAH" dilediğini yapmadadır ve yaptığından
sual sorulması söz konusu olmaz!. Sual
sorulmaz; çünkü, sual soracak ikinci bir varlık yoktur !. "VE
MA TEŞÂUNE İLLA EN YEŞÂALLAHÜ." (İnsan, 30) "siz
dileyemezsiniz, isteyemezsiniz... İstek sadece
"ALLAH"a aittir".. Evet,
dikkat buyurun... "Siz
isteyemezsiniz, ALLAH istemedikçe" çevirisi yanlıştır!.
Bu
âyetin gerçek mânâsı... "Siz
isteyemezsiniz, isteyen ALLAH'tır"dır!.. Ve
bu mânâyı anlarsak, farkederiz ki, iki tane
isteyen varlık yok!. "Biri
istiyor da, onun isteği üzerine ötekinde de istek meydana
geliyor" gibi bir kavram kesinlikle sözkonusu değil!. İşte,
"ve ma teşâune illa en yeşâallah" âyetinde de
bu husus vurgulanır... Gerçekte
isteyen tek varlık, yani MURÎD ALLAH'tır!. İRADE
sadece ALLAH'ındır. Ve, O, murad ettiğini ol hükmüyle
meydana gelir. İşte
bu gerçeğe işaret sadedinde denir ki; "Kaldır
kendini aradan, ortaya çıksın yaradan". Kendini
aradan çıkartırsan, kaldırırsan; yani, "ALLAH`tan ayrı
bir varlık olarak varım" varsayımından, zannından
kurtulursan; varlıkta mutlak MÜRİD yani İRADE EDEN
ve RAB olan ALLAH dışında bir şey mevcut olmadığını açık
seçik farkedersin. "SİZİ
VE YAPTIKLARINIZI ALLAH YARATTI."
(37- 96) ALLAH
"yaratmıştır" kelimesiyle işaret edilen mânâyı
biraz evvel izah etmiştik. Yani, varlıkların yaradılışı
demek, "İLİM" boyutunda esmâ mânâlarınn
takdiri, hükmüdür!. Varlıkların
meydana gelişiyle, bu varlıkların meydana gelişinin tabii sonuçları
olarak onların fiilleri meydana gelir... Daha
açık bir ifadeyle anlatmaya çalışalım... Fiiller,
belli bir mânânın dışarıdan algılanan şeklidir!. Belli
bir mânânın varoluşunun doğal sonucu ve algılanış şekli,
fiildir!. Yani, her fiil, gerçeğiyle, mânâdır!... Dikkat
ediniz, "mânâ ihtiva eder", demiyorum!... Birimin
algılama şekline göre, "mânâ ifade eder"dir,
bunun anlamı, ama ben bunu demiyorum!. Fiil,
mânâdır; mânânın tâ kendisidir!. O
"mânâ", algılama aracına bağlı olarak "fiil"
şeklinde değerlendirilir!. İşte
burayı çok iyi anlamak lazım... Çünkü, çok ince bir "sır"dır
bu; ve konunun önemli "püf" noktalarından bir
tanesi de burasıdır!. Esas
varolan manadır!... Mananın,
fiil şeklinde algılanışı, algılama aracı dolayısıyladır!. Eğer
şu açıklamaya çalıştığım cümleyi anlamazsak, kesinlikle "ALLAH
vardır ve O'nunla beraber hiçbir şey yoktur"
cümlesinin
mânâsını da anlayamayız!... Lâfını eder, ezberler,
kelimeleri tekrarlarız, ama mânâsını kavramamız asla mümkün
olmaz!. Ef'al
boyutu denen; algılama araçları ile var görünen; var kabul
edilen; var sayılan; tüm fiiller, orijinde mana olarak mevcuttur;
ve "fiiller boyutu" denen "kesret âlemi"
için, bu sebeple denmiştir ki; "HERŞEY
HAYÂLDEN İBARETTİR; ÂLEMLERİN ASLI HAYÂLDİR." Çünkü
kesret yani çokluk kavramı içine giren her şey,
ALLAH isimlerinin anlamlarından başka bir şey değildir!... Eğer,
siz henüz şuur boyutunda yaşayabilme; benliksiz bir biçimde, varlığın
Tekliğini seyredebilme özelliğine sahip değilseniz;
sizin için çokluk âlemi mevcuttur!. Ve siz kesret âleminin
kurallarına göre yaşarsınız!... Ve bu yaşamınızın doğal
sonucu olarak, bütün beşeri değerler, kavramlar geçerlidir. Ayrıca
sanmayınız ki; bu bahsedilen âlemleri yaşadığınız zaman, şu
içinde bulunulan âlem ortadan kalkar; hayır !... Her boyut kendi algılayıcısıyla varlığını sürdürür; ve, "ALLAH,
ADEM'İ KENDİ SÛRETİ ÜZERE MEYDANA GETİRDİ, YARATTI" anlamındaki
Rasûlullah uyarısı gereğince de, insan ismi altında,
Zât boyutu, sıfat ve esmâ boyutu ve ef'al boyutu mevcuttur. Bu
yüzdendir ki; Zât boyutunun, erdiyseniz hakkını
verirsiniz; sıfat ve esmâ boyutunun, erdiyseniz hakkını
verirsiniz; ef'al boyutunun da ayrıca hakkını vermek
zorundasınız!... Çünkü bu dört boyutta sizin varlığınızda
mevcuttur!. Şu
ana kadar anlattığımız hususlarda, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın
açıklamaları ve Kur`ân-ı Kerim’de işaret
edilen gerçeklerden anlayabildiğimiz kadarıyla, "ALLAH"ın
kazası ve takdiri ile; "ALLAH"ın varlığı
meydana getirişi; ve bu konudaki takdiri üzerinde durduk. Şayet
buraya kadar anlattıklarımızı yeterince açıklıyabildiysek,
bundan sonrasını da son derece rahatlıkla anlayıp çözebiliriz.
Ancak,
bu bölümü anlamadıysak, "ALLAH" isminin mânâsını
şayet kavrayamadıysak; bu mânâ bize açılmadıysa; muhakkak ki
herkesin anladığı mânâda "bireysel kader"
konusunda bir takım sorularımız olacak; ve, "ben burayı
bir türlü anlayamıyorum" diyeceğiz.
|