|
Şimdi
dikkat edelim... "Âmentü"iman
ettim, "ve" sözü ile "meleklerine"
bağlanıyor!. Meleklerine
iman, "ALLAH"a imanın hemen akabinde
ikinci sırada geliyor. Niçin
meleklere iman bu derece önemli? Niçin
kitaba ve rasûle imandan önce geliyor sıralamada?.. Nitekim
"Amener resûli" diye bildiğimiz Bakara Sûresi
sonundaki ayetlerde de: "Küllün
amene billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve resûlih..." diye
bu sıralamayı bildiriyor!... Meleklere
iman nedir, nasıldır ve niçindir? Bu
konuyu "RUH İNSAN CİN" isimli kitabımızın genişletilmiş
10. baskısında oldukça izah etmeye çalıştık.. Şimdi
burada da bir bölümüyle üzerinde duralım. Melâike
varlığını "ALLAH"'ın "esma`ül hüsna"sından
alır!. "ALLAH"ın isimleri yani esmâül hüsnâ,
(güzel isimler) manalarını ortaya koymaya başladığı anda oluşan
mânâ varlıklar "MELEK" adını alır. "Melek",
"melk"ten gelir ki, "güç, kuvve"
anlamınadır... "ALLAH"ın kuvvede mevcut özelliklerinin-esmâsının-
açığa çıkması ile oluşan birimler anlamınadır.. Bu
itibarla melekler, "ALLAH" rasûlleridir!.. Ef`âl
âlemi denen fiiller âleminin, yani bütün bu gördüğümüz-göremediğimiz,
algıladığımız-algılayamadığımız fiillerin, bireylerin,
birimlerin yani "kesret" denen "çokluk"
âleminin meydana geldiği, oluştuğu ilk boyut, melekler âlemidir.
Arşın
üzerinde melekler yoktur!. ARŞ,
soyut bir kavramdır!. ARŞ,
soyut olan sırf mânâ ile çokluk arasındaki sınırıdır. Arşın
üstü isimler, yani ALLAH`ın ilminde bulduğu, özellikler âlemidir!. İsimlerin
mânâlarının olduğu boyuttur. Esmâ ve sıfat mertebesidir; ki,
bu boyutta sadece "ALLAH"a ait soyut özellikler
mevcuttur... Arşın
altı ise, bu isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıktığı,
birimleştiği ve de fiiller âleminin oluştuğu boyuttur . Nitekim
Kur`ân'da; "RAHMAN
ARŞIN ÜSTÜNE ISTİVA ETMİŞTİR" dendiği
zaman, burada işaret edilen şey "Rahmâniyet"
mertebesidir!.. Yani
çokluğu, kesreti, birimleri meydana getiren isimler ve vasıfların,
soyut özelliklerin olduğu Sıfat mertebesi demektir.. Sıfat
mertebesi, sahip olduğu özellikler itibarıyla esmâ mertebesi
diye de anlatılır. Esmâ
mertebesi denen şey, ilâhi isimlerin anlamlarından başka bir şey
değildir. İşte
bu ilâhi isimlerin var olduğu boyut arşın üstüdür... Bu
isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkması, mânâdan
birimselliğe, çokluğa dönüşmesi de arşın altına tenezzülü
diye anlatılır. Meleklerin
yapısı ve özelliği hakkında bazı hususları anlatmadan önce,
değerli müfessir (yorumcu) Hamdi Yazır merhumun "Hak
Dini Kur`ân Dili" isimli tefsirinden meleklerle
ilgili bazı nakiller yapmak istiyorum... "Halbuki
âlemde hiç bir hâdise olamaz ki, ona kudreti ilâhiyenin bir
taalluku mahsusu bulunmasın; binâenaleyh, cinsi melâike, kudret
ve tekvini ilâhinin vahdetten kesrete tevezzuunu, ve onun tenevvüat
ve taayyunatı mahsusasını ifade eden mebadii faile olarak mülahaza
edilmek lazımgelir... Ve
kâinatta hiçbir şey, hiç bir hadise, hiç bir fiilü hareket
tasavvur olunamaz ki, böyle bir risâlet vâki olmuş olmasın!. Bundan
başka bir nevi melâike daha vardır ki bunlar hadisatı
tekviniyeden mukaddem, şuuni emriye ve kelamiyeyi, tabiri aharle şuuni
ruhiyeyi mevcudatı akılenin cereyanı ruhisine ait evamir ve irşadatı
rabbaniyenin tecelliyatı mahsusasını ifade ederler... Bunlar
daha evvel rasûli idrakdirler, müdrik ve muhtar olan mebadii
faileye kablel fiil hayrın ve rızayı ilahinin vichesini ira`e
eylerler ve melaikeye olduğu gibi beşere de müvekkeldirler.... Gördüklerini
madde zannedenler, onu kuvvet sayesinde gördüklerini
bilmelidirler.... ...binaenaleyh
melâikesiz bir hadise tasavvuru gayri mümkindir; melâikesiz bir
katra yağmur bile düşmez.... " Merhum
Hamdi yazır bu arada iki de Rasûlullah açıklamasına
yer veriyor: "Semâ
gıcırdamaktadır!... Ve gıcırdamak da hakkıdır!. Onda bir ayak
basacak kadar yer yoktur ki, bunda secde ya da rukû halinde bir
melek bulunmasın!.." "Efendimiz
Aleyhisselâm mi`raca çıktıklarında kale burçları gibi bir
mevkide bir takım melâike görmüştü.. Bunlar birbirlerinin yüzüne
doğru karşılıklı olarak yürüyüp gidiyorlardı... Rasûlullah,
Cebrail`e sordu; Cebrail, -Bilmiyorum;
ancak yaratıldığımdan beri ben bunları görürüm; ve daha
evvel gördüğümün bir tanesini bile bir daha görmem!. dedi... Onlardan
birine ikisi birden sordular: -Sen
ne zaman yaratıldın?.. cevap
verdi o melek: -Bilmiyorum...
ama Cenâb-ı Allah her dörtyüzbin yılda bir yıldız yaratır;
ben yaratıldığımdan beri de dörtyüzbin yıldız yarattı!..."
(c:1 s:303-308) Bizim
zaman birimimizle o boyutun bir günü Kur`ân ‘a göre ellibin yıl
olursa... Varın buna göre bu boyutu ve varlıklarını siz düşününün!... Evet,
biz gelelim bu konudaki açıklamalarımıza... Arşın
altındaki, yani, sırf mânânın çokluğa dönüştüğü
mertebedeki ilk varlık "RUH" adlı melektir.. Ayrıca "RUH-U
ÂZAM" diye tanınır. Bu
Melek sahip olduğu ilim itibarıyla "AKL-I
EVVEL" adını alır. Bİr diğer ifadesiyle de "Nurların
NURU"dur!. Hayatiyet
ve hayat kaynağı olma vasfı itibarı ile, hayat vasfı itibarıyla "Ruh-u
Âzam" denir. Hz.
Rasûlullah Aleyhisselâm efendimizin "hakikatı-aslı-orijini-kaynağı"
olması yönüyle de "HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE"
denilir. "ALLAH"
evvelâ aklımı yarattı, "ALLAH" evvelâ nurumu yarattı..."
diye
Hz. Rasûlullah'ın açıklamasında yer alan "akıl"
ve "nur", işte bu "Ruh" adlı Melek,
yani, "RUHU ÂZAM"dır. Yani,
bölünmesi parçalanması söz konusu olmayan, manada beliren ilk
tekillik, birimlik kavramıyla mevcut olandır. Soyutun
somuta dönüşmesi sınırında oluşan varlıktır.. Elbette
burada, beş duyuya göre somutluktan sözetmiyoruz!.. Yani,
"ilmi ilâhi"de ilk mânâ sûretinin belirmesidir.
Arş ve bunun altındaki oluşan ilk melektir. Bu
Melek`ten katman katman, boyut boyut diğer melekler meydana
gelmiş; ayrıca her bir boyutun da kendine has melekleri oluşmuştur...
Melekler
nur yapılıdır.
Bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir
diyebiliriz. Herşey
enerjiden meydana gelmiştir dendiği zaman, burada bahsedilen
enerjidir. Yalnız
bir yanlış anlamayı ortadan kaldıralım... Enerji
"ALLAH"'ın "kudret" vasfının
kuvveden fiile çıkması hâlindeki adıdır. Yani "NUR"'dur.
"Nur" diye bahsedilen şey bir tür "salt
enerji"dir. Bu
bilinçli enerji (kudret), -kozmik bilinç- evrende var olan
herşeyi kendisinden meydana getirmiştir. Bir
diğer ifade ile, bu kâinatta var olan herşey, O "RUH"
adlı Meleğin gücünden, "O"nun ilmiyle
meydana gelmiştir!. Eğer
varlıktaki nesnelerin, yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz
veya algılayamadığımız; tesbit edemediğimiz ama akıl
yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar, gerçekte
hep meleklerin varlığından ibarettir. Çünkü,
evrende var olan her şey "enerji"den meydana gelmiştir...
Yani, "nur"dan meydana gelmiştir... Meleklerin
varlığı da "nur"dur; dolayısıyle, meleklerden
meydana gelmemiş hiç bir şey yoktur!. "İnsan"
denilen varlığın aslı, orijini de melektir!... İnsanlar,
Cennete melekî yapıya dönüşmüş olarak gireceklerdir... Cin
veya bunların insanları saptırıcı türü olan şeytanların,
iblis'in orijin hammaddesi de melektir!.. Cehennem
varlıkları olup "zebâni" adıyla tanınanlar da
"melek"tir! Ancak,
insanın yapısının orijinalinin "melek"
olmasına rağmen, nasıl insana "melek"
denmiyorsa; aynı şekilde yapısının orijin boyutunda yer alan "melekî"
alt yapı dolayısıyla, cine, şeytana da "melek"
denmez!... Böyle
denirse, bu, diyen kişinin bu konuda yetersiz bilgisi olmasındandır.. Cehennemde
ebedi kalacak insanlar ise, cin türü bir beden yapısıyla
dalga(wave) bedenle yaşamlarını sürdüreceklerdir.. Ki o yapının
bir alt boyutunu da gene melekler meydana getirmektedir!... Maddenin
aslı da melektir!. Çünki
melekler, her şeyin varlığını oluşturan "ALLAH"
isimlerinin anlamlarının, soyut boyuttan somutluk ortamına geçişinde
yer alan ilk bilinçli, kaynak varlıklardır!. Bu
yüzden, "melek", kişinin kendi özünü,
hakikatını, aslını, orijinini tanımada çok önemli bir boyut
ve önemli bir katmandır!.. Esasen
"melek"lerin türleri ve işlevleri hakkında söylenecek
pek çok şey daha olmasına rağmen, henüz bu konuda yeterli taban
oluşmadığı için; şimdilik bu kadarıyla yetinelimm.. Bunların
ötesinde, "Rasûl`e vahyi getiren varlık olarak",
öncelikle "meleklerin" varlığının kabul
edilmesi zorunludur!.. Şayet
siz meleklerin varlığını kabul etmezseniz, onların vahyini
nasıl kabul edeceksiniz ki?.. Meleklerin
vahyettiği Kitabı nasıl kabul edeceksiniz ki?.. Böyle
olduğu için de meleğe iman "ALLAH"a
imandan hemen sonra ikinci sırayı almıştır. Öte
yandan, kendi aslını, hakikatını anlamak isteyen kişinin, meleği
tanımadan, anlayıp idrak etmeden "ALLAH"ı
kavraması dahi zaten mümkün değil, anlayamaz!. "Melek"
denen yapıyı, boyutunu tanımadan "ALLAH"ı tanımaya
kalkarsa, o zaman tanrıya tapınmış olur!... Düşüncesinde bir "tanrı"
yaratır ve "o tanrıya", "ALLAH"
ismini vererek, hakikattan sapmış olur!. "ALLAH"ı
anlamak için, önce "melek" kelimesiyle işaret
edilen, veya bugünkü dille "bilinçli salt enerji"
diye ifade edilen boyutu kavramak gerekir!... O boyutu kavramadan "ALLAH"ı
anlamak mümkün değildir!. İşte
bu yüzdendir ki "melek" bahsi çok önemlidir. Yapısı
itibarıyla "nur" diye vasıflandırılan öz enerji
kökenli bu varlıklar; "ALLAH" hangi ilâhi
isimlerinin mânâlarının ortaya çıkmasını dilemişse, o mânâlara
uygun özelliklerle bezenmiş, o ismin mânâsına uygun güçlerle
güçlenmiş, o ismin mânâsını ortaya koymakla görevlendirilmişlerdir.
Dolayısıyle,
varoluşunu sağlayan ismin mânâsı istikametinde mânevi ve maddi
sûreti vardır. Maddi derken bizim beş duyu
boyutuna göre söylemiyorum!. "Evrensel boyutlarda"
diyorum!... Bu konuyu beş duyunun getirdiği şartlanmalar kalıbı
ile değil; akıl boyutu ile değerlendirmek ve idrak etmek zorundayız. İşte
meselâ "Mumit" isminin açığa çıkışı...
"Öldürür, yani bir halden başka bir hâle dönüştürür"!...
"Mumit" isminin manasının ağırlıklı olarak sûretine
bürünmüş "melek" Azrail ismi ile tanınmıştır.
Burada
anlaşılması gerekli çok önemli bir husus daha vardır... "Melek"ler
de, "insan"lar gibi "esmâ terkipleri"dirler!..
Tek bir ismin açığa çıktığı birimler değil!... Yani,
"melek" denen varlıklar da ana yapılarının mâhiyeti
itibariyle "ALLAH" isimlerinin bir bileşimidirler... Ne
var ki, bileşimlerinde bir veya bir kaç ismin mânâsı büyük ağırlıklı
olarak açığa çıkmaktadır... "Mumit"
isminin mânâsı ağırlıklı olarak mevcut olan bir bileşim
kuvveden fiile çıktığı zaman, "nur" diye
bahsedilen enerji boyutunda bir varlık, bir birim oluşturulmuş ve
buna da "Azrail" denmiştir... ki görevi "ölüm"
denen "dönüştürme" olayını oluşturmaktır...
Sadece
insanın ölümünü Azrail`e bağlamak son derece
yanlış ve sınırlı bir anlayıştır...ilkel bir yaklaşımdır!.
"Azrail"in
görevi, bir yapının varlığına son verip, o yapının son buluşu
ile birlikte, ikinci bir yapının başlangıç ortamını sağlamaktır.
Ancak
ikinci yapıyı başlatan Azrail değildir... İkinci
yapıyı başlatan, "El BÂİS" isminden oluşan
melektir!. Azrail,
ölümü tattırır; yani, o birimin mevcut yapısıyla alakasını
keser; o yapıyla alâka kesilmesinin hemen akabinde, "BÂİS"
isminden var olmuş melek görevi alır, o birimin yeni yapısını
meydana getirerek, ikinci anda o yapı ile o varlığı meydana
getirir. Burada
enteresan ve farkedilmesi önemli olan bir husus daha var "BÂİS"
ismi ağırlıklı meleğin göreviyle ilgili... O da şu... Bazı
varlıklarda -mesela insan gibi-, "BA`S" meleğinin
görevi daha o varlığın ilk oluşum safhalarında başlar...
Meselâ, Ana rahminde 120. günde "BÂİS" ismi
mazharı melek tarafından o ceninin özünden kaynaklanan
bir biçimde, -dıştan değil- "RUH" meydana
getirilir!.. Ayrıca
ölüm anında da, gene bu "Melek" tarafından
bilincin ruhu kullanması sağlanır!.. Elbette
bu bizim müşahedemizdir ki, iman edilmesi zorunlu noktalar arasına
girmez!. Şimdi
dikkat edin, sade insan değil, bütün canlılar; yani evrendeki
her nesne canlıdır, dolayısıyle bütün varlıkların
sonsuza dek yaşamları devam eder. Çünkü;
evrende var olan bütün varlıklar "ALLAH"ın varlığı
ile kâim varlıklardır. "ALLAH"ın
varlığının sonu olmadığına göre; "O"nun
varlığından oluşmuş bulunan bilinçli varlıklara son düşünülmesi
de "hükmi"dir, "indi"dir,
"lokalize"dir, "an"lıktır!. O
bilinçli varlık, daha sonra "O
HER AN YENİ BİR ŞAN'DA(oluşta)DIR"
ayetinin
işret ettiği manada, yeni bir yapıya dönüşerek, bir üst ya da
alt boyutta -ama asla geldiği boyuta geri dönmeksizin- yaşamına
devam eder. "HİÇ
BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HER ŞEY ONU ZİKREDER, TESBİH
EDER FAKAT SİZ ONLARIN TESBİHİNİ ANLAYAMAZSINIZ ." diyor
âyeti kerimede de .. Niye
?.. Çünkü
hiç bir şey hariç olmamak üzere, her şey canlıdır, şuurludur,
diridir, varoluş gayesine göre, canlı ve şuurlu olarak tesbihini,
zikrini yapmaktadır. Sen
sadece olaya beş duyunla baktığın için olayı çözümleyemezsin.
"ONLAR
ALLAH`I AYAKTA İKEN, OTURURLARKEN ve YANLARI ÜZERE UZANIP
YATARLARKEN ZİKREDERLER...." (3-191) Âyeti
insanların dahi, her an ve her pozisyonda zikir halinde olduğunu;
zikir halinde olması gerektiğini vurgular... Ancak,
"O"nun varlığından meydana gelmiş bilinçli şeylerin
toplamı olan tümel akıl Tanrıdır, görüşü de tümüyle
yanlıştır!... Evet...
"Kâinat, ALLAH`tır" görüşü bütünü ile bâtıldır ve yanlıştır!.
Bu Panteist görüştür!. Yani,
bütün mevcûdat bir araya gelince "tanrı" denen
varlık ortaya çıkar görüşü... Bu yanlıştır!. Çünkü, gerçekte
mevcûdat "yok"tur "ALLAH" vardır!. "ALLAH"
her an (bize göre) kendi mânâlarını seyreder ve her şey bundan
ibarettir... Bu yüzdendir ki, mevcûdatın varlığı yoktur; "ALLAH"ın
varlığı vardır. Bu
sebepledir ki, mevcûdat "ALLAH"tır, görüşü
bâtıldır, ilkeldir!. Beş duyu kaydından kendini kurtaramayan
dar görüşlü beyinlerin, 30 derecelik perspektifi olan kişilerin
görüşüdür, mevcudat "ALLAH"tır görüşü!...
İşte
yaşamda, bütün olup ve bitenler ve bunlarda mevcut bilinçler hep
bu melekî güçlerle, melekî şuurla meydana gelmektedir. Dışarıdan
bakılan bu insan bedeninde, atomların yeri neyse; bir türü
itibariyle, algılanan ve algılanacak olan tüm varlıkların
temelinde "meleklerin" yeri de odur!.. Bunun
için eğer sen, işin özüne gerçeğine ve hakikatına inmek ve "görenler"den
olmak istiyorsan, çıkış noktası olarak önce meleklere iman
etmek zorundasın. Eğer
"melekleri" inkâr edersen, işin özüne gitme
yolları sana kapanmış olur!. Hakikate ermekten mahrum kalırsın!.
Madde
boyutunda beş duyu ile yaşarsın ve öylece de geçip gidersin bu
dünya yaşamından!.. Ancak bundan dolayı da biz seni kınamayız,
seni küçük görmeyiz!... Çünkü sen de o kapasiteyle yaşamak için
varolmuşsun; ve de var oluş gayeni yerine getirmektesin!. Ama
senin bu varoluş gayeni yerine getirirken, geçireceğin aşamalar,
sende belli üzüntü, sıkıntı ve azapları da meydana getirir...
Bunu da hiç aklından çıkarma!. Evet
"meleklere iman" denen olayı da bu kadarıyla
anlayabildiysek, bilelim ki; vahiyden, yediğin yemeğin vücutta
yararlı hale gelmesine; bunların beyinde değerlendirilip, madde
beden ötesi ruh bedeninin yani, halogramik dalga(wave) bedeninin
oluşturulması dahi hep meleki güçlerledir. Varlığında,
özünde meleki güçler vardır!. Eğer
ki sen meleklerin ne olduğunu anlayıp, -ki bunun için de
imanla yola çıkacaksın- daha sonra da idrak edersen; şayet
cehennemden de kendini kurtarabilmiş isen; kademe kademe arınmalar
neticesinde, bu meleki boyutta yerini alıp; insan kemaline sahip
melek olarak yaşamına sonsuza dek devam edersin, cennet diye târif
olunan ortamda!. Yok
eğer kendindeki bu meleki özelliklere ve güçlere rağmen,
gerekli arınmayı sağlayamamışsan; o zaman dalga(wave) beden
boyutunda kalırsın; ki bu boyutta cinlerin boyutudur!... Bu
cehennem diye bahsedilen âlemde sonsuza dek yaşarsın... Sonuç
olarak ölümden ve kıyâmetten sonraki yaşamda insanın
mutlak akıbeti ikiden biridir... Ya
"cin" denen, "şeytan" denilen;
bugünün insanını "uzaylıyız diye kandıran"
varlıkların boyutunda yer almak; ya da belli arınmalardan geçmek
suretiyle "melek" denilen varlıkların boyutunda insani
şuur ve kemâlâta sahip olarak yaşamını devam ettirmek. İşte
bunun için de meleklere iman çok önemlidir...
|