|
||||||||||||
Bundan önce son kez 1945 ve 1895 yıllarında dünyaya yaklaşan onuncu gezegen Chiron, 1996’da yeniden en yakın konuma geliyor, Günlük hayatımıza yön veren birçok keşfin, yeniliğin ve kuruluşun 50., 100. ve 150. yıldönümünü anacağız... Bir önceki “Asroloji” başlıklı yazımızda, yeryüzündeki yaşamın galaksimizdeki takımyıldızlardan gelen kozmik ışınlardan ne şekilde etkilendiğini ve dünyadaki canlı evriminin kaynağının bu kozmik ışınların sebep olduğu genetik değişim olduğunu görmüştük. Gezegenler ve burçların, insanın beyin programının şekillenmesinde ve toplumsal değişimlerde ne düzeyde etkili olduğunu görmek için, özellikle A.B.D.’de onlarca fakültede, çoğunluğunu sosyolog ve psikologların oluşturduğu bilim adamlarınca istatistiki araştırmalar yapılmakta ve astrolojiyi doğrulayan ilginç sonuçlar elde edilmektedir. Bu yazımızda, gezegen konumlarının, özellikle Chironun konumunun, bilimsel gelişmeler ve toplumsal olaylarla ne derece bağlantılı olduğunu gösteren birkaç ilginç bulguya değineceğiz. Güneş sistemimizdeki gezegenlerin yeryüzüyle ilişkilerini, yakın dünya tarihiyle birlikte incelediğimizde, şaşırtıcı biçimde paralellik gösteren sonuçlar ortaya çıktığını görüyoruz. Satürn'den daha uzak olan Uranüs, Chiron, Neptün ve Plüton’un son iki yüzyılda gerçekleşen keşifleri, dünya üzerinde önemli olaylara ve dönemlere isabet etmiştir. Her bir dönemde yeryüzünde çok yoğun olarak yaşanan eğilimlerin ve beraberinde gelen kültürel yaşamdaki değişimin, keşfi gerçekleşen gezegenin enerjisiyle bağlantılı olduğuna inanılmış ve az sonra göreceğimiz gibi, bu olaylar gerçekten de her bir gezegene bağlı olarak tarih içerisinde ritmik bir şekilde tekrar etmişlerdir... Asıl üzerinde duracağımız ilginç gelişmeler Chiron ile ilgili olmasına rağmen, önce, varlığı son iki yüzyılda keşfedilen diğer üç gezegene göz atalım. Tarihe baktığımızda, 1930‘lu yıllardan sonra, tüm dünyada hızlı bir değişim sürecine girilmiş olduğunu görüyoruz. Aslında o yıllarda insanlık, toplu olarak büyük bir korku ve tehdit altındaydı: Bu tehdit DEĞİŞİM idi! Değişim, her zaman bir önceki halin sona ermesi anlamına gelir. Tabi, hiç bir değişim kolay gelmez. Çünkü, kendimizi güvende hissetmek için, geçmişe, bilinene, rahata bağlanırız ve onlardan kopmaktan korkarız, kopmamak için elimizden gelen çabayı gösterir ve değişime karşı direniriz. Ancak ne var ki, biz dirensek de, “değişim” gelmeye devam eder. Evrenin kuralları, belli bir süre sonra “değişimi,” kendiliğinden gerekli hale getirir. Plüton, güneş çevresindeki yörüngesinde bir turunu 248 dünya yılında tamamlar. Plüton'un tespit edildiği 1930’lu yıllara baktığımızda, çoğunluğu Amerika ve Almanya'da olan bilimadamlarının, “atomu parçalama” çalışmalarını başlattığını görüyoruz. Öldürücü nükleer ve kimyasal teknoloji araştırmaları bu tarihlerde başlatılmıştır. Aynı yıllarda I. Dünya savaşının kahramanları, Hitler, Mussolini, Stalin gibi liderler, bu değişim sürecine damgalarını vurmuşlardır. Tüm dünyada bireysel, toplumsal, dinsel eğilimleri değiştiren bu enerji, varlığı bu tarihlerde ortaya çıkan Platona atfedilmiştir. Plüton, yörüngesinin dünyaya en yakın olduğu ve dünyaya göre en hızlı hareket ettiği sahadan, 1978-2001 yılları arasındaki süreçte geçmektedir. Güneş sisteminde yeni bir gezegen bulunduğunda, astrologlar ve sosyologlar, bu keşfin beraberinde kültürel yapıda, bu gezegenin yönettiği kabul edilen enerjinin yönlendirdiği önemli eğilimlerin artış gösterdiğini gözlemlemişlerdir. Uranüs için de enteresan şekilde bir paralellik gözlenmiştir... Daha çok bilimsel ve düşünsel reformlara, özgürlüklerin elde edilmesine işaret eden bu gezegenin bulunduğu 1781 yılı, Amerikan ve Fransız devriminin gerçekleştiği yılların tam ortasına rast gelmektedir. Uranüs'le beraber, aynı tarihte teknolojinin önemli kaynağı “elektrik” bulunmuştur. Binlerce yıldır değişmeden gelen kültürel yaşam, işte bu yıllardan sonra, teknolojinin de girmesiyle sürekli ivme kazanır bir şekilde değişmeye başlamıştır. Toplumlar ve bireyler, o tarihten sonra artık bir daha asla aynı olmamıştır. Yüksek sezgi, ilham ve mistik eğilimlerle ilişkili olduğu kabul edilen Neptün gezegeni, kendi tabiatına çok uygun bir şekilde, hesaplama yöntemiyle tespit edilmiştir. Neptün, diğer gezegenler gibi ilk önce fiziksel olarak gözlenmemiştir. Gözleminden önce, matematik hesaplarla yörüngesi ve konumu tespit edilmiş, ardından teleskop, tespit edilen noktaya çevrilince, gerçekten de hesap edilenden 1 derece farkla orada olduğu görülmüştür. İngiliz, Fransız ve Alman astronomlar tarafından matematiksel hesaplar sonucu yapılan bu keşif, 23 Eylül 1846 tarihine rastlar... Bütün bunlara ilaveten, çok daha yeni ve ilginç bulgular var. 1977 yılında, Satürn ile Uranüs arasında yeralan yörüngesinde dolaşan yeni bir gök cismi, CHIRON tespit edildi ve ilk kez teleskopla gözlendi. (Chiron, 1978'de gözlenen Plüton'un uydusu Şaron ile karıştırılmamalıdır!) Chiron güneş çevresindeki eliptik yörüngesini 50-51 dünya yılında tamamlar. Bu yaklaşık yarım asırlık turunu tamamlarken, belirli bir dönemde dünyaya ve güneşe yaklaşır, kısa bir süre böyle gider, ve daha sonra uzaklaşarak seyrine devam eder. Gezegenin Güneşe en yakın olduğu konum “Perihelion” diye isimlendirilir. Chironun dünyaya en yakın olduğu konum, dünyadan hareketinin en hızlı gözlendiği dönemdir. Chiron, yaklaşık 2 yılda tamamlanan bu hızlı geçişi sırasında, 14 Şubat 1996’da güneşe en yakın noktadan, 31 Martı 1 Nisana bağlayan gece ise dünyaya en yakın noktadan geçecektir. Hali hazırda, bu olay Terazi burcunun ilk derecelerinde meydana gelmektedir. Şimdi, Chironun dünyaya yaklaşımıyla birlikte, tarihte neler gözlendiğine gelelim. Yapılan hesaplamalara göre, Chironun bundan evvelki en yakın iki perihelion dönemi 1895 ve 1945 yıllarına rast gelmiştir. 1945 senesinin insanlık tarihindeki önemi herkesçe bilinmektedir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası bu yılda atılmıştır ve hem de bu olay Chironun dünya ile perihelionuna isabet eden Ağustos ayı içerisinde vuku bulmuştur! Bu oluşumu hazırlayan atomun parçalanması bu tarihten iki yıl önce gerçekleşmiştir. İnsanlık tarihindeki en geniş birleşme olan “Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın” kuruluşu da yine aynı yıla isabet etmiştir. Bundan bir önceki perihelion döneminde ise, yani 1895 senesinde ise, yine insanlık tarihini etkileyen atomaltı düzeyle ilgili keşifler yeralır. Roentgen tarafından X-ışınlarının keşfi ve “Chiropractic” denen, sinir sistemine bağlı alternatif tıbbi yöntemin keşfi bu yıla rastlar. Enteresan bir şekilde bu her iki keşfin mucidi de tam 50 yıl önce, yani bir önceki Chironun yakın geçişi olan 1845 yılında dünyaya gelmişlerdir. 1845 beraberinde ise, bu kez yukarıda bahsettiğimiz Neptün gezegeninin keşfedildiğini görüyoruz. Şaşırtıcı bir başka nokta, atomun parçalanması, x-ışınları ve chiropractic bulgularının her üçünün de, ışınsal boyutla, ayrıca insanın yapısı ve yaşamıyla bağlantılı olmasıdır. Chironun yaklaşımı, gamma radyasyonuyla, hem x-ışınlarıyla ve hem de atom bombasıyla, nükleer radyasyonla ilgili oluşumları beraberinde getirmiştir. 1945 ve 1895 yılında Chiron perihelionları ile gelen icat ve yenilikler bunlarla kalmıyor.İşte bunlara birkaç örnek: Bugün dünyanın hala birçok yerinde ilaç denince akla ilk gelen her derde deva Aspirin 1897 yılında Felix Hoffman tarafından yapıldı. Aspirin gibi tüm dünyaya yayılan Coca Cola ilk kez 1896'da üretildi... Sinema 1895 yılında bulundu. Dünyanın ilk bilgisayarı 1945 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde yapıldı ve bu ilk bilgisayar, ancak bugünkü bir hesap makinesi fonksiyonunu görebilen ve bir odayı dolduracak büyüklükte sistemden oluşuyordu… Norris Bradbury 1944 yılında kurduğu ekiple 1945 yılında ilk atom bombasını gerçekleştirdi. Demek ki önümüzdeki yıllarda, uzayla, astroloji, genetik gibi bilim dallarıyla ilgili ve tıpta yeni buluşları bekleyebiliriz. Internet üzerinden görüştüğüm birçok Amerikalı astrolog 1996 yılında AİDS hastalığının tedavisinin bulunmasını ümit etmektedirler. Burada bir noktayı vurgulamakta fayda var. Hiçbir yenilik veya keşfin önemi bulunduğu ilk yıllarda anlaşılamaz. Ancak zaman içerisinde onun önemi kavrandığından, bu bulguların değeri de yıllar sonra farkedilir. Chironun varlığı 1945 yılında henüz bilinmediği için, bu tarihte bir gözlem kaydı olmamıştır. Ancak, 1996 da Chiron tekrar en yakın konumuna geldiğinde, onu dünyadan seyredebileceğiz. Chironun perihelion döneminde ardı ardına gerçekleşen bu yenilikler aynı zamanda, fiziğin, dünyayı ve evreni atomaltı boyutta anlayabilmesi için önemli temel taşı olmuşlar ve bundan sonraki gelişmelere kapı açmışlardır. Peki Chironun bulunduğu tarihten buyana aynı paralelde buluşlar ve yeniliklere rastlıyor muyuz? Evet! Evreni ve insanı anlamamıza en son katkılarda bulunan Kuantum fiziği, Hologram tekniği ve onun verileri, Chironun tespit edildiği 1977 yılından beri ağırlığını hissettirmeye başlamış; yine aynı yıllar sonrası insanlar eskiden hurafe diyerek bir kenara ittikleri gizemli kalmış madde ötesi gerçekleri araştırıp, orijinal şekliyle kavrama dönemine girmişlerdir. 1945 yılında atom parçalanırken, Chironun bulunduğu 1977 yılında bu kez atomaltı parçacık olan kuantların keşfini görüyoruz. Özellikle “hologram” konusunda, OBE denen “beden dışı yaşam tecrübeleri” ve NDE denen “ölümötesi yaşam tecrübeleri” farklı toplumlarda birçok kişinin karşılaştığı olaylar haline gelmiş ve ölümün tamamen bir boyut değişimi olduğu konusunda onlarca kitap yazılmıştır. Ülkemizde çok azımızın haberdar olduğu bu konularda, önde gelen Batılı fizikçilerin ve diğer bilim adamlarının eserleri birbiri ardına yayınlanmaktadır. Günümüzde bulgularından en çok söz edilen iki bilimadamı olan, Einstein’ın asistanı ünlü Fizikçi David Bohm ve Radford Üniversitesi “Beyin Merkezi Başkanı” Nörofizyolog Karl Pribram, insan bilincinin, bedenin ölümünden sonra, hologramik bir bedenle yaşamına devam edeceğini, bilimsel bulguları paralelinde, eserlerinde açıklamışlardır. Internet vasıtasıyla elimize ulaşan çok taze bilgilere göre, şu günlerde ABD’nde bilim çevrelerinin heyecanla takip ettiği yeni bir çalışma var: Kolunu kaybeden iki denek üzerinde yapılan çalışmalarda zamanla phantom limb sensation denilen, kaybedilen kolun varlığını hissetme şeklinde bir durum ortaya çıktığı ve beynin bu kolla ilgili uyarılar aldığı kanıtlanmıştır. Özellikle hastaların yüz ve omuzuna dokunulduğunda, gözleri kapalı halde iken "şimdi olmayan kolumun baş parmağıma dokunuluyor” şeklinde reaksiyonlar verdiği bildirilmektedir. Phantom limb sensation denen “kayıp organı ruhsal olarak hissetme” durumu, araştırmayı yapan Dr. Ramachandran’ı, insanın fizik bedeni beraberinde, beyinle irtibatlı hologramik bir ışınsal bedeni olduğu sonucuna götürmektedir. Eğer bu bulgular Nörofizyolog Karl Pribram’ın bulgularıyla birlikte açıklanırsa, önümüzdeki yıllarda, insanın, fizik bedeni yanısıra, hologramik ışınsal bir bedeninin varolduğunun ve fizik bedenin ardından yaşamına onunla devam edeceğinin kanıtlanması, bu gelişmeleri takip edenler için pek de şaşırtıcı olmayacaktır. Bu bulgu, aynı zamanda OBE ve NDE denen tecrübelerin ne anlama geldiğini de açıkça ortaya koymaktadır. Evet, önce Neptün ün hesaplama yoluyla keşfi, ardından x-ışınları ve gamma radyasyonu, ardından atomun parçalanması, nükleer radyasyon ve şimdi 1996’da insanın hologramik ışınsal bedeninin keşfi... Tüm yenilikler ve icatlar, bilimle, insan yaşamıyla ve atomaltı, hatta ışınsal yapıyla, projeksiyonla ilgilidir. Ve insan için ölümün olmadığının kanıtlanması, tarih içerisindeki en büyük yenilik olacaktır. Aslında, Chironun keşfedildiği tarihten beri, insanlık bilincinde adeta görünmeyen bir yenilenme yaşanmaktadır. Özellikle din, inanç, gerçeğin tanımlanması ve yaşanması konusunda, şartlanmalara dayalı anlayışın önemini yitirmesi ve yerini yeni güncel bir anlayışa bırakması dikkatimizi çekiyor. Son 20 yıldan önce bir kitapçıda ne alternatif tıp, ne tanrıyla, dinle, ne astrolojiyle, ne meditasyonla ilgili bilimsel bir eser bulamazken, bugün Hindistan'dan Amerika'ya kadar dünyanın her yerinde yüzlercesine rastlamanız mümkün. Bilimi ve toplumsal yaşamı yönlendiren bu bulguların benzer içerikte olmasını ve Ciron ile beraber gelmesini, ardı ardına tekrarlanan rastlantılar olarak kabul etmek makul olmayacaktır. Chironun yaklaşmasıyla, belki, yakın gelecekte, gezegenlerden ve burçlardan gelen kozmik ışınımın, insan genetiğini etkilediği ve beyni programladığı, dolayısıyla yeryüzündeki yaşamda söz sahibi olduğu somut biçimde ortaya konacaktır. Unutmayalım ki bir zamanlara kadar x-ışınlarının ne varlığından ve ne de genler üzerindeki etkilerinden haberdar değildik. Bunlardan öte belki, Einstein'dan beri bilim dünyasının, ünlü astrofizikçi Steven Hawkings’in aradığı, herşeyin özünü açıklayan “Unified Theory” (Teklik Kuramı) tüm dünyada açıklığa kavuşacaktır. Öyle görünüyor ki, 1996 ve müteakip yıllar, beraberinde çok önemli yeniliklerin açıklanmasını da getirecektir… Aralık, 1995 - İstanbul (Bu yazı 1995 yılında TEMPO Dergisi Aralık sayısında Ahmed Bâki ile yapılan bir röportaj ile birlikte ve 1996 yılında Popüler Bilim Dergisi Şubat sayısında yayınlanmıştır.)
:: Karşılıksız Paylaşın © 2002 - Ahmed Baki'nin Tasavvuf ve Bilim Sayfası @ www.ahmedbaki.com :: |
||||||||||||