|
||
|
Derûnumuzdaki Maneviyat Okyanusu İnsan, evrenle ve herşeyle aynı özden meydana gelmiş, bir "bilinç varlığın" adıdır. Yaşadığımız ve dünya dediğimiz fiziki ortam, sadece beş duyu algısının bir ürünüdür ve burada görünenler, ortaya konabilenler, sınırsız içsel - manevi - bilinç yanımıza nisbetle okyanusta sadece küçük bir damla gibidir... Nasıl ki bedenimizden ortaya konan ve duyularımıza zahir olan şahit olduğumuz fiziksel yeteneklerimiz var ise, aynı şekilde insanın bir de görünmeyen, tanımadığımız ama farkedip bilincinde olarak yaşayabileceğimiz sınırsız manevi - ruhani - düşünsel diyebileceğimiz güçleri ve yetenekleri sözkonusudur. Akıl, iman, musavvire (imgeleme) gibi melekeler yanısıra, samimiyet, cömertlik, cesaret, merhamet, ilim, adalet gibi bu dünya şartlarında tanıdığımız tüm özellikler insanın bilinç boyutunda mânâlar olarak yaşanan ama nesne olmayan, görünmeyen manevi denen yanıdır. Ve hakikatte fizik ortamda ortaya çıkan tüm oluşumların, davranışların kaynağı bilinç boyutunda yaşanan bu mânâlardır... Davranışlarla ortaya konanlar, özümüzdeki bu mânâ denizinde olanların adeta fiziksel boyutta zahir oluşudur... Ne çare ki... Cahilliğimizden ve kendimizi hakkıyla tanımadığımızdan, bilmediğimizden dolayı, derûnumuzdaki maneviyat okyanusu ile, manevi yanımızla fiziksel alem arasındaki bağın farkında olamıyoruz ve nasıl birarada işlediklerinden gafil yaşıyoruz!.. İç dünyamızla, dışımızdaki dünya arasındaki birebir ilişkinin farkına varamıyoruz... Hangi mânâları yaşamanın hangi sonuçları ortaya koyduğundan habersiziz!.. Yaşamdaki olayların nasıl ardarda süregittiğini, nelerle karşılaşacağımızı, fiil ve düşüncelerimizin sonuçlarını nasıl yaşadığımızı çözemiyoruz!.. Hatta, esasında mânâ evreninde yaşadığımızın ve fiziksel boyutta sadece o mânâ boyutunda yaşananların yansımasını gördüğümüzden bîhaberiz! Vermenin, cömertliğin, hoşgörünün, rızanın, şükrün, sabrın ve bunlar gibi sayısız mânâları hazmedip yaşayabilmenin bizim için ne getirisi olabileceğinin; buna karşın, hoşgörüsüzlüğün, suçlamanın, kınamanın, karşı koymanın, öç almanın, zarar vermenin ve bu türden mânâları yaşamanın bizim için hangi sonuçları doğuracağını anlayamıyoruz, farketmiyoruz!.. Olayları ve yaşananları bu mânâ boyutundan kaynaklanan oluşumlar olarak anlamak yerine, sanki böyle bir manevi boyutumuz yok ta, herşey fizik boyuttaki eşyanın veya bedenlerimizin sesli, sözlü, görsel olarak birbiriyle etkileşimi sonucu oluşuyormuş gibi varsayıyor ve bu sebeple yaşamın özünde işleyen sistem ve düzeni doğru algılayamıyoruz!.. Şartlanmalarımız, değer yargılarımız ve duygularımızla baktığımızdan, yaşamdaki gerçek sistem ve düzenin nasıl işlediğini doğru göremiyoruz ve göremediğimiz için de doğru değerlendiremiyor, korunmak için gerekenleri yerine getirmiyoruz... Kısacası, gözümüzü dışarıya çevirmiş olduğumuzdan, içimizdeki hazinenin, özümüzde mevcut ve aslında tüm dünyamızı şekillendiren güçlerin farkına varamıyoruz... YAŞAMIN ÖZÜNDE İŞLEYEN SİSTEM ve DÜZEN, şartlanmalarımız ve değer yargılarımız sebebiyle oluşan zannımızdaki gibi değil! Onun için hayat gafillere bilinmezliklerle dolu! Oysa çaresini görmüş, yaşamış ve bildirmiş Rasûlullah aleyhisselâm! SİSTEMİ doğru anlayabilmenin ve doğru değerlendirebilmenin yegâne yolu, insanın kendi varoluş ve yaşam gayesini anlayabilmesinin, kendi hakikatini farkedebilmesinin yegâne yolu, "ALLAH" ismiyle açıklanan hakikati bilmek, ALLAH'ın tekliğini kabul etmek ve bu bilişin gerektirdiği şekilde düşünce, anlayış ve bakışa ulaşmaktır. İNSAN olan için bu en temel ihtiyaç ve zorunluluktur. İşte "balın tadına varmak," hakiki mânâda yukarıdaki inceliklerin çözülmesiyle, kavranmasıyla ve bizzat yaşanmasıyla başlar... Böyle bir yaşama erdirmeyen anlayış ve uğraşlar, adına her ne kadar "dinsel" dense de "ALLAH İNDİNDEKİ DİN"i anlamak ve değerlendirmekten çok çok uzaktır. DİN, YAŞAMIN ÖZÜNDE İŞLEYEN SİSTEM'dir; DİN'İ ANLAMAK ise yaşam sistemini çözmektir... Fiziksel duyularla bloke olmuş, bir şeyi kabul edebilmek için mantık dediği bireysel yargıları çerçevesine sığdırmaya çalışan anlayışı kıt beyinler değil; her şeyin yerli yerinceliğini kabul ettikten sonra sorgulayarak hikmetini çözmeye çalışan, bunu yaparken beş duyu verileriyle kayıtlı kalmayıp, onları birer örnekler olarak değerlendirerek duyular ötesine yönelebilen ve akılla kavrayamadıklarına "imanı" sayesinde erişebilen maneviyat ehli, yani bilincine, aslına ve özüne dönük beyinler anlayabilir ancak bu derinliği!.. * * * |