arkadaşıma gönder | favorilerime ekle | açılış sayfam yap

Aynadaki Evren
Ahmed Bâki

yazıyı büyüt: 12pt | 14pt | 10pt

  metni yazdır

Modern Bilimin Ötesi (Allah Rasûlü'ne İman)

Size Rasûl geldi nefsinizden, Aziz.
(Kur'an-ı Kerim)

Yeryüzünde akıllı insana bahşedilmiş en büyük nimet, doğruluğunu aklettiği “hakikate olan İMAN”ıdır…

Akıl”, bilinene erdiren yeti iken; “İMAN”, akılla bilinemeyene erebilmenin yegâne çaresidir…

İman sahibi olmayan, inanmadığının ne olduğunu asla bilemez ve göremez!

Bugün, görebildiğimiz kadarıyla, Asya’dan Afrika’ya, kutuplardan Amerika’ya kadar dünya üzerinde yaşayan insan neslinin büyük çoğunluğu herhangi bir “Yaratıcı” kavramına sahip değildir!

Tek tanrılı” diye bilinen dinlerin mensupları dışındaki toplulukların çoğunluğu için herşey, “görünen” dünya ve “görünmeyen” diğer varlıklardan ibarettir. Bu toplulukların kutsal varlıkları da yeryüzü işlerini yöneten o görünmeyen varlıklara yönelmelerini sağlayan çeşitli sembollerdir!

Eğer bir Asyalı size, örneğin, tanrıyı gördüğünü söylerse buna şaşırmayın! “Tanrı” diye nitelediği, büyük ihtimalle görmüş olduğu madde ötesi bir varlık, yani fiziksel dünyada herkesin göremediği bir varlıktır… Madde olmayan bu varlıklar İslâm terminolojisinde “cin” ismi ile bilinir…

Dolayısıyla “tanrı” kelimesi ile karşılaştığınızda, kastedilenin sizin bildiğiniz mânânın dışında başka bir şey olabileceği gerçeğini de hesaba katmak gerekir…

Öte yandan, “tek tanrılı” diye tanımlanan dinlerin mensupları ise, bu “görünen” ve “görünmeyen” âlemlerin ötesinde bir “Yaratıcı” kavramına sahiptirler… Bu yaratıcı tanrı, hiçbir şeyle kayıtlanamaz, her şeyden ayrıdır ve ötededir…

Hangi toplum veya coğrafyada olurlarsa olsunlar, ne adla anarlarsa ansınlar, mensupları, inandıkları o tanrı için yaşar, o tanrı için ibadet eder, o tanrı için çalışır; hatta o tanrı için ölür ve öldürürler!…

Bunun da ilerisindeki düşünce sistemine eren küçük bir azınlık, ilkel insan kimliğinden çıkarak; ötede ve ayrı olmayan bir Tanrı ile bütünlük içerisinde olduğunu düşünenlerdir…

Varlığı bu düzeyde değerlendirebilenler için “tek bir Tanrı” vardır, ve o “Tanrı” her şeydedir, her şeydir… Dolayısıyla, Tanrı insanın içindedirTanrı, insanın benliğindedir… Neticede, “bizler o TANRIYIZ”, derler!

Bu seçkin azınlık için yeryüzünde kendinin gerçekte tanrı olduğunu bilenler ve bunun yanısıra tanrı olduğunun farkına varamayanlar söz konusudur…

O “evrensel tanrı”ya inanan, kendisinin gerçekte sanıldığı gibi maddeden ibaret küçük bir varlık olmadığını, sandığından çok daha üstün, evrensel ve hatta “tanrıya ait özelliklere” sahip bir varlık olduğunu bilir ve bu özellikleri ortaya koyabilmeyi amaç edinir… Onlar için, bulundukları toplumların mutfak becerilerine göre çeşitli kurabiyeler, “aslının tanrı olduğunu” bilen “tanrının ermişleri, peygamberleri, velileri, azizleri, azizeleri, çeşitli dinadamları, tanrının yolu, tanrının bildirdiği gerçekler”, vs. vs. söz konusudur…

Günümüz “Atomaltı Fiziği’nin” keşfetmiş olduğu gerçek, ötede olmayan bu “evrensel tanrının varlığı, tekliği; insanla ve her şeyle olan bütünlüğüdür”… “Mevcudat Tanrıdır; Tanrı, varlıkta ne görüyorsan hepsinin toplamıdır ve o Tanrı insandan ayrı değildir”… Dolayısıyla, “her bir insan gerçekte tanrısal özelliklerle varolmuştur”…

Ancak, Fiziğin sonunun burası olmadığını savunan, daha derinlere yönelebilen düşünce adamlarının bu noktada ileriye dönük olarak sorguladığı esas şudur:

Bu tür gözlem ve keşifler, gerçeğin ne olabileceği hakkında varılabilen sonuçlardır; ancak her şeyi açıklayan bir formüle ulaşabilmemiz için köklü düşünsel bir değişim geçirmemiz gerekmektedir.

Acaba insan düşüncesinde köklü bir değişim meydana getirmesi beklenen, uzay-zaman evreninde işleyen bu düzeni anlamamıza yetecek, “tüm güçleri açıklayan birleşik kuram (unified theory)” nedir?

İnsan, şu an içinde bulunduğumuz “uzay-zaman” çerçevesindeki yaşamda ortaya konan ve kaynağını buradan alan düşüncelerle, tanımlanması mümkün olmayan bir boyutu, asl olan hakikati formüle edebilecek, tanımlayabilecek düşüncelere nasıl ulaşabilecektir?..

İnsanca düşünce, kendi düşüncesiyle aklettiği, farkına vardığı ancak kendinden tanımlayamadığı bu gerçeğe nasıl erişebilecektir?

Ayrıca bu formüle ulaşsa dahi, doğruluğunu bu akılla kanıtlaması mümkün olmayan bir gerçeği nasıl bilebilecektir?

Bize göre bu suallerin cevabını veren Kurân’daki “İhlâs Sûresi” yeryüzünün en büyük mucizesidir!

Çünkü, bu mesaj “uzay-zaman kozası” içerisine hapsolmuş bilincin, kendi araçlarıyla asla tanımlayabilmesi mümkün olmayan, sırf hakikatin açıklanmasıdır!

İnsanca düşüncenin ötesindeki, daha açıkçası “insandan” ortaya çıkanla kayıtlanamayan bu hakikatin tebliğ edicisi ise “insanın bilemediğinibildiren ALLAH Rasûlü’dür…

De ki;

ALLAH AHAD’dır sınırsızdır; SAMED’dir tümdür; BÖLÜNÜP, PARÇALANMAMIŞTIR; denk tutulup benzetilebileceği birşey yoktur, AHAD’dır.

İşte o hakikate iman, “amentü Billahi” ifadesiyle tanımlanır ve “ALLAH’a iman” olarak bilinir…

Nedir “ALLAH’a İMAN”?

Bu hakikatin bildirildiği Kurân’da, iman sahibine hitap şudur:

Ey iman edenler, iman edin ALLAH’a!”

İman sahibinden istenen ve herhangi bir iman edişten farklı olan “ALLAH’a İMAN” nedir, neyi gerektirir?

ALLAH ismiyle işaret edilene iman” acaba nasıl bir İMAN olmalıdır?

“ALLAH”, ötedeki bir tanrının veya tanrısal bir varlığın ismi olmadığına göre, “Tanrı”ya iman ile farkı nedir?

Şimdi buradan öteyi, dilimizin döndüğü kadarıyla izah etmeye çalışalım…

Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın açıkladığı ve İhlâs Suresinde bildirilen ALLAH’ın “AHAD” oluşunun, yani HADDİ, SINIRI olmayışının sonucu, O’nun Sınırsız ve Sonsuz Tekliği yanısıra başka bir varlığın söz konusu olamayacağıdır!

Yani, bir “ALLAH” adıyla işaret edilenin varlığı, bir de yanı sıra kâinatın varlığı şeklinde iki ayrı mevcudun sözkonusu olmadığıdır…

Bunun sonucu da şu ki; varlığı, kâinatı veya âlemleri anlayıp da, ardından ALLAH’ı tanımak görüşü son derece yanlış bir görüştür… Burası çok önemli ve lütfen tekrar okuyun!

Çünkü “amentü billahi” diyen tahkiki iman sahibi için “iman”dan gaye, iman ettiği “ALLAH” ismiyle işaret edilen mânâyı anlamak, tanımak ve o mânânın gereğini yerine getirebilmektir…

Şöyle ki:

Kişi, bir tanrıya iman edebilir ve üst düzey gerçeklere vakıf olarak kendi varlığının tanrının varlığı olduğunu ileri sürebilir...

Sen, “senliğinleO’nu bilir, O’na erer ve O’nu yaşarsın, adına ne dersen de!.. Ne var ki, bakılan ve özellikleriyle hallenilen “O” olsa da, neticede bakan ve o özellikleri yaşayan “sensin”!

“Senden --> O’na” bir bakış sözkonusudur… Burası son derece önemli bir nokta!

Ancak…

AHAD olan ALLAH’a iman odur ki, “iman edildiği anda”, iman edenin “imanının” gereği olarak ayrılık ifade eden tüm kelimeler, kavramlar, ikilikten doğan isimlendirmeler düşer ve varlığın özündeki Teklik boyutu dışında hiç bir şey kalmaz!

ALLAH’a imandan sonra, tekrar kendisini, Allah yanısıra bir varlık olarak görmek(!), ve birey gözüyle değerlendirmelere(!) sapmak, o imandan uzaklaşmaktır…

Kurân’ın bu konudaki açık işaretini iyi değerlendirelim:

Onlar Müslüman olmalarını senin başına kakıyorlar.

De ki: Müslüman olmakla bana minnet yükletmeyin! Bilâkis, eğer gerçekten iman ehli iseniz, size imanı bağışlayıp hidayet eden Allah’a şükrü yaşayın!” (49:17)

Dolayısıyla, eğer imanın bir tanrıya değil de “ALLAH” ismiyle işaret edilene ise, bu imanının gereği olarak, bunu kendinden değil, ALLAH’tan bilmen, ALLAH’ın lütfu olarak bilmen ve hiç bir suretle O’ndan yüz çevirmemen gerekir!.. Kendinden, benliğinden, kişiliğinden bildiğin herşeyde, hakikatte O’ndan yüz çevirmedesin!

Senin ALLAH’ı bilmen muhâldir; ve sen, ALLAH’a şahadet edemezsin!

Zira, ALLAH ismiyle işaret edilen AHAD’ın kendisinin dışında hiçbir varlık olmadığına gene kendisi şahadet eder…

“Şehidallahu enne Hu la ilahe illa Hu”.

Tanrıya inanan bireyin kendinden-->Tanrıya bakışı, kendinin-->Tanrıya imanı ve şahâdeti sözkonusu iken...

Allah’a imanın” gereği ve sonucu...

Kendi mânâlarını, kendi âlemlerini, <-- ALLAH’tır seyreden

Çünkü ALLAH’ı bilebilecek veya değerlendirebilecek bir varlık asla YOKTUR ve var olmamıştır…

Senden --> O’na” olanla, “sana <-- O’ndan” olan tamamen birbirinin zıddıdır.

Bu inceliğe dikkat et!

Birincide “sen” varsın, “O” hayal!

İkinci de “O” var, “sen” hayalsin! Dahası YOKSUN!

Tanrıya imanda “sen” varsın, “tanrın” hayal!

Allah’a imanda “O” var, “sen” hayalsin! Dahası YOKSUN!

Birbirinin tamamen zıddı!

O halde, “ALLAH’a iman”, iman edenin ALLAH indinde YOKLUĞU’nu idraki, yani HİÇLİĞİNİ itirafıdır…

Tanrıya iman” üzere varolan için gaye, varlığının üstün özelliklerini yaşamak, ortaya koymak, kendini bu özelliklerle tanımlamak, kanıtlamak iken…

Buna karşılık, ALLAH’a imanın getirisi; sırf “yokluğun-hiçliğin” gereğini yaşamaktır…

Çünkü, “ALLAH’a iman ettim” dendiğinde, “ALLAH de, ötesini bırak!” hükmü yerine gelmiştir. Fark buradadır ve bu da “şirk-i hafi” kalkmadan gerçekleşmez!

  • “Bu varlıkta mevcut herşeyin toplamı O’dur” düşüncesi Panteizm’dir.
  • “Bu varlık yanısıra bir de tanrı yoktur” düşüncesi Ateizm’dir.
  • “Varlık tektir, sadece O’nun varlığıdır, gayrı yoktur”,Vahdet-i vücud ‘dur.
  • “Vücud tektir, ancak Zat’a nispetle hayaldir”, Vahdet-i şühûd’dur.
  • “ALLAH’a İMAN” (amentüBillahi), yani “ZAT’ından başka herşeyin helâk oluculuğu”, Şuhûd-u Zat’tır…
  • Burada çok çok önemli bir inceliğe dikkat edelim:

    Rasûlullah (aleyhisselâm)'a imanı olmayanın, aklın erişebileceğinin ötesindeki bu hakikate yönelmesi, bu “uzay-zaman kozası” içerisinde asla ve katiyen mümkün değildir…

    ALLAH gibi değerlendiremeyenin, dahası ALLAH gözü ile ALLAH indindeki değerleri seyirde olmayanın da; olduğunu söyleyenin de “ALLAH’a yakınlığı”, lâftan ibarettir…

    Çünkü, asl olan, sana, “uzay-zamanın” ötesinden hitabeden, ALLAH Rasûlüne İMAN’dır

    İster Modern Bilimler yoluyla olsun, ister “manevî keşif” veya manevî ilimler yoluyla olsun, insanın edineceği hiç bir bilgi, ALLAH ismiyle işaret edileni tanımaya yeterli değildir…

    Bunun için ilk ve tek hedef, Rasûl’ün bildirdiği “ALLAH” ismi ile işaret edilenin ne olduğunu, yine Rasûl’ün bildirdiği anlamıyla öğrenmek ve anlamaktır…

    ALLAH’ın “iman” bahşettiği müminin yüzü, varlığın aslı olan YOKLUĞA dönüktür…

    TANRI’ya inananın yüzü ise, VAR ZANNETTİĞİNE dönüktür…

    Tıpkı Rasûl’ün bildirdiği “ALLAH” ilmi ile, “TANRI”larını update ederek güncelleştirenler gibi…

    Bu ikisi birbirinden tamamen ayrıdır!

    İşte, DOST’a gidenle, seçimini Deccal’in ardına takılmaktan yana yapanların yolu burada birbirlerinden ayrılır…

    Rasûlullah (aleyhisselâm)'a hizmetin dışındaki her seçim, bedensel birlikteliklerden, tatmin arayışlarından ibarettir; âhırette (bilinç boyutunda) geçerliliği yoktur ve “bireyselliğini kanıtlamak veya TANRILAŞTIRMAK” uğraşından başka birşey değildir!..

    Rasûlullah (aleyhisselâm) ile paylaşımını görmek isteyen ise, hayalindekilerle bilgisizce gönlünü hoş etmeyi, duygularını tatmin etmeyi bıraksın, bugünde amaç birliğine, yönelimine baksın!..

    İlme rağmen hataya düşmek istemeyen, şunu iyi anlamalıdır ki, Rasûlullah’tan yüz çevirerek, ALLAH’a yönelmiş olmak muhâldir, hayâldir!

    Nankörlük” ile “yakîn” birarada olmaz!

    Rasûlullah’ı bilemeyene; ve Sistemin Seslenişini değerlendiremeyene ise zaten söylenecek sözümüz yoktur!

    Netice olarak…

    Neyi bilmediğimizi anlamaz ve öğrenmez isek, “bilmediğimizi” asla bilemeyiz…

    Bildiğimizle ise, kendi değerlendirme ve yargılarımız içerisinde, “olduğumuz”dan ötesine asla eremeyiz… Bunun Tasavvufta adı, nefse hizmettir

    İnsanlara “bilmedikleri hakikati” bildiren “Rasûlullah’aiman, bilebildiğimiz kadarıyla, Allah Sistemi ve Düzeni gereği, çok seçkin zevâta Allah’ın lûtfudur. Gayrı, “tanrısı” ile beraberdir…

    Bu itibarla; aslın ve hakikatin olan “ALLAH’ı bilmekten ibaret olan “DİN”, ALLAH Rasûlünün düşüncesine tâbi olmaktan, O’na teslim olmaktan, “O’nun bilincinin hâliyle hâllenmekten; yani, “O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaktan” başka hiçbir şey değildir…

    İman eden kendisi için etmiş olur; etmeyenin ziyanı da ancak kendisinedir… Hakikati bilen bilir, bilmeyen bilmez!

    ALLAH, kendini bildirdiği Rasûlü’ne iman edenlerden olmayı; bu satırların idrakini, hazmını ve şükrünü nasip eylesin; bu ilmime vesile olan Üstadım Ahmed Hulûsi’ye nankörlükten beni korusun…

    21 Ocak 2000, Antalya

    __________

    Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. (8:46)

    Allah'a ve Rasûlü’ne iman edin. (7:158)

    Hakkıyla Allâh’a ve Rasûlü'ne iman edin, yardımcı olun, saygı gösterin ve O’nu sabah akşam tesbih edin. (48:9)

    Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman iman eden erkek ve kadına o işte muhayyerlik yoktur. (33:36)

    Her kim, Allah ve Rasûlü’ne âsi olursa, çok açık bir sapıklığa düşmüş olur. (33:36)

    Kim hakkıyla Allah’a ve Rasûlü’ne iman etmezse, bilsin ki biz gerçeği örtenlere alevli ateşi hazırlamışızdır. (48:13)

    Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, onu altında ırmaklar akan cennete sokar. (48:17)

    Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin. (49:1)

    Artık, Allah’a, Rasûlü’ne ve inzal ettiğimiz Nur’a iman edin. (64:8)

    önceki | konular | sonraki

    arkadaşıma gönder | favorilerime ekle | açılış sayfam yap

    1994-2007 ® Ahmed Baki'nin Tasavvuf ve Bilim Web Sitesi
    © Yayınlarımızın telif hakkı yoktur. Allah ilmine karşılık alınmaz.