|
Bir Öykünün Öyküsü
Ahmed Bâki
18 Ekim 2007
Uçsuz bucaksız ormanların çevrelediği küçük bir köy varmış. (İsimlerin
işaret ettiği sınırsız mânâlar boyutunun oluşturduğu fakat beş duyu yüzünden
ondan ayrıymış gibi görünen, insanların algıladığı küçük bir kesit olan
dünya varmış.) Bu köyde yaşayanların hemen hepsi geçimlerini hep ormandan
temin ederlermiş. (Beş duyu dünyasında var olan her birimin varlığı, kaynağını,
kendilerini var kılan datadan ya da diğer adıyla esma mertebesinden alırmış.)
Tüm rızıkları ormandan gelirmiş. (Varlıklarındaki herşey esma mertebesinin
hakikatinden gelir ve ortaya çıkarmış.) Onun için ormanı hayatlarının kaynağı
gibi görür, onu över yüceltir, ona şükran hissederlermiş… (Görebildikleri
hakikat bu kadar olduğu için de, kendilerindeki isimlerin mânâlarının oluşturduğu
boyutu yani rububiyeti, tanrı gibi kabul etme, onu övme yüceltme ve ona
tapınma gayretine düşerlermiş.)
Köyün yaşlıları, ormanın derinliklerinde aslında çok daha büyük nimetlerin
var olduğundan ve atalarından bazı seçkin kişilerin o nimetlere de erebildiklerinden
bahsederlermiş… (Hakikatinin farkına varan ihtiyar sahipleri esma mertebesinin
de ötesinde daha öz boyutların ve değerlendirişlerin olduğunu müşahede eder
ve insanın varlığında o hakikatlere erme potansiyelinin de var olduğuna
işaret ederlermiş.)
Bir gün bu köyden yürekli bir genç ucu bucağı görünmeyen ormanın derinliklerini
keşfetmeye karar vermiş. (İlim ve iradesiyle kendini en dinç zirve noktada
hissettiği sırada insan, rububiyet kayıtlarından geçebilirse, özünün sınırsız
sonsuz derinliklerine yönelmeye başlar.) Yanına biraz azık alıp, sonunu
bilmediği uzun bir yolculuğa çıkmış. (Varlığını ve beşeriyetini terkedip,
hakikatini yaşamaya ve özünün sınırsızlığına erme yolculuğuna adar kendini.)
Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş… (Bu yolda gereken çalışmaları
yapana, ilerledikçe bu çalışmalar ve böyle bir yaşam düz yol gibi kolaylaşmaya
başlar.) Giderken bir yerlerden sonra etrafta patika yollara ve sağlı sollu
konmuş bazı işaret levhalarına rastlamış. (Hakikatini bulmaya her yönelen,
tüm insanların aslında aynı hakikat üzere var olduklarına, ister inanan
tarafta olsun, ister inanmayan, herkesin her haliyle aslında hakikatinin
gereğini yerine getirdiklerine şahit olur.) Önceleri o levhaları izlemiş...
(Her birim, her haliyle, her an aslında hakikati anlatır, ona şehadet eder).
Daha önce o yoldan gidenlerin koydukları tahtadan işaret levhalarıymış bunlar...
(Hiç kimsenin, kendisi için ezelde takdir edilen ve yazılandan başka birşey
ortaya koyma imkânının olmadığını, herkesin halinin ezelde yazılmış olduğunu
görür.) ... ...
Derken günler geceler geçmiş ve köyden hayli uzaklaştıktan sonra bir
akşamüstü ne işaret levhası kalmış ortalıkta bakacak, ne de bir patika yürüyecek...
(Zahir ile batın denenin hakikatte bir olduğu fark edildiğinde ve bu ayrım
geride kalıp yok olduğunda, beşeriyet bakışı tamamıyla terkedilmiş olur
ve ölmeden evvel ölme hali gerçekleşir, ki ahıret değerleri yanında, geride
kalan dünya hayatı, "aşiyan" denen akşamüstünün alacakaranlığı süresince
kısa bir yaşanmışlık gibi hatırlanır. Artık o hale eren için ne geçmiş ve
gelecek ayrımı kalır, ne de dünyadaki çeşitli inanışların, yolların mensubu
olmak sözkonusudur, ve ne de beşeriyetle ortaya konacak çalışmalar veya
beşeri mertebeler...)
Yürekli genç içindeki sesi dinleyerek yola devam etmeye karar vermiş
ertesi sabah. (Kimin takdirinde var ise, dışsallığın tamamen ortadan kalktığı
bu halden sonra artık özüne karşı taşıdığı değere göre bir yaşam tarzıyla
tekrar zahire dönük......)
Düşünen ve düşündüklerini paylaşan beyinlere selâm ve saygıyla...
|
|
İşaret Levhaları
(Yolu bilmek için mi, yolu yürümek için mi?)
Ahmed Bâki
11 Ekim 2007
Soru: "Data deyince ne anlıyorsunuz? Bunu bilmek size ne fayda sağladı?"
(A.H.)
Kısa bir öykü...
Uçsuz bucaksız ormanların çevrelediği küçük bir köy varmış. Bu köyde
yaşayanların hemen hepsi geçimlerini hep ormandan temin ederlermiş. Tüm
rızıkları ormandan gelirmiş. Onun için ormanı hayatlarının kaynağı gibi
görür, onu över yüceltir, ona şükran hissederlermiş...
Köyün yaşlıları, ormanın derinliklerinde aslında çok daha büyük nimetlerin
var olduğundan ve atalarından bazı seçkin kişilerin o nimetlere de erebildiklerinden
bahsederlermiş...
Bir gün bu köyden yürekli bir genç ucu bucağı görünmeyen ormanın derinliklerini
keşfetmeye karar vermiş. Yanına biraz azık alıp, sonunu bilmediği uzun bir
yolculuğa çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş... Giderken
bir yerlerden sonra etrafta patika yollara ve sağlı sollu konmuş bazı işaret
levhalarına rastlamış. Önceleri o levhaları izlemiş... Daha önce o yoldan
gidenlerin koydukları tahtadan işaret levhalarıymış bunlar... Kimi bir işaretten
ibaret, kimi tek kelimelik, kimi de birkaç kelimelik birşeyler anlatmaya
çalışan levhalar... Bazılarının üzerlerindeki yazılar kaybolmak üzere olmasına
rağmen bazılarındaki işaretler ve çözebildiği anlamlar işini kolaylaştırmış
yürekli gencin... Derken günler geceler geçmiş ve köyden hayli uzaklaştıktan
sonra bir akşamüstü ne işaret levhası kalmış ortalıkta bakacak, ne de bir
patika yürüyecek...
Yürekli genç içindeki sesi dinleyerek yola devam etmeye karar vermiş
ertesi sabah. Gittikçe gitmiş, hiçbir gözün görmediği, hiçbir elin değmediği
yerlere ulaşmış. Hayranlık veren güzelliklerden, ürkütücü, korku dolu karanlık
yerlere kadar her çeşit ortamdan geçmiş günler boyu süren serüveninde...
Kâh zevkle, hayretle seyreylemiş karşılaştıklarını, kâh zor zamanlar geçirmiş,
aç susuz kalmış, tehlikeler atlatmış ama her seferinde hayatta kalmayı başarmış...
Ve nihayet, nihayet bir sabah gözünü açtığında kendini güneşli mavi gökyüzü
altında öylesine güzel bir yerde bulmuş ki seyrinde mest olmuş... Gözünü
bir cennete açmış adeta; gözün görebileceği her tür güzellik, nimet biraradaymış...
Üstelik etrafında ışıl ışıl parlayan eşsiz hazineler bulmuş... Öylesine
hazinelermiş ki bunlar, ne seyrine yürek dayanır, ne anlatmaya kelimeler
yeter...
Masallardaki gibi zevkler yaşamış orada genç... Ancak gönlü tüm bu güzelliklere
kendi başına sahip olmaya razı olmamış, bu müjdeyi herkese vermeyi, bu güzelliklere
onların da ermesine vesile olmayı istemiş...
Geriye dönerken geçtiği yollara bu kez kendi lisanıyla yeni işaret levhaları
koymaya başlamış... Kimi yerde de eski levhaları temizlemiş, yenilemiş,
altlarına açıklamalar eklemiş ve yerlerini sağlamlamış...
Günler sonra köye vardığında, gördüklerinden, yaşadıklarından bahsetmiş...
Dinleyenlerden çoğuna bunlar hayal gibi gelmiş ama az bir kısmı da inanmış.
İnananlardan bazıları, kendilerini hazır hissedince, yürekli adamın anlattıkları
üzerine yola çıkmışlar. Bazıları levhalara ulaşmış ve onları izlemeye başlamış...
Ne var ki bunlardan kimi bir süre sonra devam etmeye takati yetmediğinden,
kimi köyünü, sevdiklerini kaybetmek istemediğinden, kimi de gördüklerinin
heyecanını sevdikleriyle paylaşmak istediğinden dolayı yoldan geri dönüyorlarmış...
Yoldan dönenler, köyün ahalisi tarafından bilge olarak kabullenilmeye başlanmışlar;
gitmek isteyenlere yolu tarif ediyor, hangi levhaları nasıl takip etmeleri
gerektiğini anlatıyorlarmış: "Şu kadar gün şu yöne gidince şöyle bir levhaya
rastlarsın. Ondan sonra falan gelir, onu da filan takip eder, orası falan
aşamadır. O levhanın işaret ettiği yöne doğru şu kadar gün daha yol alınca
karşına falanca işaret çıkar, o işaret seni filanca basamağa yönlendirir"
gibisinden yol boyunca nelerle karşılaşılacağını anlatıp dururlarmış. Lakin
sonuna kadar giden olmadığı için hep anlatılanlar hazineye varmadan önce
bir yerde son bulurmuş.
Yolculardan biri bir gün ormanda ilerlerken daha önce kimsenin bahsetmediği
bir levhanın önünde bulmuş kendini. Yeni birşey bulmanın heyecanıyla levhayı
söküp koltuğunun altına aldığı gibi soluğu köyde almış. Ve yerini tarif
etmeye başlamış. O günden sonra, önceden gidip dönenlerin anlattıklarından
farklı yeni bir levhayla karşılaşanlar, geridekilere anlatmak için, buldukları
levhaları heyecanla alıp köye getirmeye başlamışlar. Köydekilerden bazıları,
doğru yapıyorsunuz, levhaları bize getirin ki hep birlikte düşünüp çözelim
ne denmek istendiğini diyorlarmış... O günden sonra ormana her giren, toplayabildiği
kadar işaret levhasını toplayıp köye getirmeye başlamış. Bu kişiler zaman
zaman köyün meydanına toplanır işaret levhalarını ardı ardına dizerek hangi
yolla nereye nasıl gidilebileceğini anlatmaya çalışırlarmış. Hatta köyün
marangozları asıllarına benzer yeni levhalar üretmeye başlamışlar. Bu bilgeler
arasında bazen yarışmalar, bazen de alevli tartışmalar olurmuş... Eğer biri
diğerinin hatasını bulursa hemen müdahale edip gerçeğin öyle olmadığını
söyler, levhaların hangi sırayla konması gerektiğini anlatırmış. Bazıları
ihtiyaç oldukça elde mevcut levhaların aralarına yeni yaptıkları levhalardan
eklemişler.Bazı levhaları aradan çıkararak kestirme yollar bile tasarlamışlar...
Derken çeşitli levhalarla ve çeşitli diziliş sıralarına göre çok sayıda
kombinasyon üretilmeye başlanmış... Levhaları biriktirmekten tutun, onları
koltuğunun altına alıp kapı kapı gezip anlatmaya kadar türlü işler türemiş...
O yürekli gencin geçtiği ve herkesin hazineye ulaşması için yola koyduğu
levhalar, sonunda yoldan toplanıp koltuk altında ya da köy meydanında
biriktirilmeye başlanmış ve bütün iş, hangi sıranın doğru olduğu, nereden
nereye geçildiğinin dilden kulağa anlatılmasına dönüşmüş.
O yürekli gencin geçtiği ve herkesin hazineye ulaşması için yola koyduğu
levhalar, sonunda yoldan toplanıp koltuk altında ya da köy meydanında biriktirilmeye
başlanmış ve bütün iş, hangi sıranın doğru olduğu, nereden nereye geçildiğinin
dilden kulağa anlatılmasına dönüşmüş... Kimin koltuğunun altında levha çoksa,
ya da kim daha çok kombinasyon üreterek işaret levhalarından bahsediyorsa,
o kişiler daha bi bilge kabul edilmiş... Bazı bilgeler levhaların adlarını
öylesine ezberlemişler ki bir solukta hepsini sayabiliyorlarmış... Diğerleri,
her levhaya kimler varmış, neler yaşamış, onların hikayesini anlatıyormuş...
Bazılarıysa levhaların bulunduğu yerlerin özelliklerini tek tek sayabiliyormuş...
Hatta bazıları levhaların neden yapıldığını, ebadını, üzerindeki yazıların
tarihçesini dahi anlatabiliyormuş...
Zaman gelmiş, köyde levhaları anlatan çok olmuş, ama aralarında yolu
yürümeye gönüllü kimse kalmamış... Bu durumu değiştirmek için yürekli adamın
elinden de artık pek birşey gelmiyormuş. Zira, aslına bakarsanız, gördüğü
hazineyi anlatmanın mümkinatı yokmuş, elinden gelen sadece insanları çeşitli
benzetmeler ve işaretlerle ona yönlendirmekten ibaretmiş. Fakat insanların
hazineye kadar yolu yürüme meşakkatine katlanmaktansa, yoldan ve işaretlerden
bahsedip mutlu olmakla yetinmelerini de kabullenmeye başlamış.
İşaret levhalarına gelince... Gün gelmiş, işaret levhaları çok kıymetli
hale gelmiş, onlara hürmet edilmeye başlanmış, saklayanlar olmuş, bazıları
levhaları kutsal bile kabul etmişler... O işaret levhalarının bazılarının
üzerinde sadece işaretler varmış. Onları kimse çözememiş. Okunabilen tek
kelimelik olanların üzerinde ne yazdığını ise bu öyküyü okuyanlar çok iyi
bilirler... Yenilerinin üzerinde "data, string, nokta, an, hologram, kuantum..."
gibi şeyler, eskilerinde de "ahadiyet, vahidiyet, rab, rububiyet, esmâ,
ulûhiyet..." gibi kelimeler yazarmış... Birkaç kelimelik olanlarda ise "özde
biriz", "vahdet-i vücud", "rabbül âlemin" ve bunlar gibi daha nice sözler...
Sonuçta, yolu bilen veya levhalardan bahsedenler çok olmuş; ancak yolu
yürüyen olmamış.
O yüzden de levhalar hakkında çok şey anlatılmış ama onların gerçek işlevini
yürekli adamdan başkası anlayamamış; çünkü işaret ettikleri hedefte gerçekte
ne olduğuna ondan başka hiç kimsenin ne gözü, ne kulağı şahit olmamış...
Müminin yitiği olan ilim, "bilinç"tir, hâldir; "kuru kitabî bilgi" değil!Gereğince
iman edip Allah ve Rasûlullah bilinciyle yaşanmadan, kimse hazineye
ermiş olmaz!
Bize çıkan ders: Hakikati anlatan "kelimeler", hakikatin kendisi değildir!
İşaretler, kendilerine değil, gösterdikleri hedefe varmak içindir! Yol,
anlatanı değil, yürüyeni erdirir hedefe! Ömür ise, duyduklarını depolamak
ve nakletmek için değil, imanın gereğinin uygulanması ve getirisinin yaşanması
içindir! Müminin yitiği olan ilim, "bilinç"tir, hâldir; "kuru kitabî bilgi"
değil! Gereğince iman edip Allah ve Rasûlullah bilinciyle yaşanmadan, kimse
hazineye ermiş olmaz! O zat, levhaları anlatmadı, bulduğunun ne olduğuna
işaretlerle seni kendi gerçeğine yönlendirmeye çalıştı. İşaretlerde hikmet
arama, işaretlerden dem vurma; takatin yetiyorsa yolu yürü, bize şahit olduğun
hazineden bahset!..
Hayal ve zan dünyasından çıkıp halini ve eksiklerini görebilmek de bayramdır
bizim için! Yolda selâmlaştıklarıyla bildiğini paylaşmak da bayramlaşmamızdır!
Zira, Gani isminin işaret ettiği mânânın açılımıyla izin verdiğince lütfudur
eksiğimizi farkedebilmek! Yola giremeyen nefs, "ben tanrıyım" (ben "hak"lıyım)
hünerini sergilemeye devam ededursun, yolu yürüyebilme nasibine eren bilir
ki "eksiğini kabullenebilmek" atacağı bir sonraki adımın müjdesidir... Bayramınız
mübarek olsun!
|