English | Deutsch | Français | Español | Pусский | Polski | Nederlands | Shqip | Kiswahili | Azeri | Türkçe

 

"Tasavvuf ve Modern Bilimin açıklamaları ışığında
düşünsel derinliğiyle İslâm Dini..."

açılış sayfam yap

favorilerime ekle

arkadaşıma gönder

 
Karşılıksız Paylaşım

Hiçbir eserimiz için telif hakkı talebimiz yoktur.

Tüm yayınlarımız, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın "Allah" ismiyle neyi bildirip açıkladığının öğrenilmesi ve "Din" denilen sistemin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tamamına ücretsiz olarak ulaşabilir, YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilminin karşılığı alınmaz.

 

Rasûlullah bugün yaşasaydı (3)

Ahmed Bâki

27 Nisan 2007

yazıyı büyüt
10pt | 12pt | 14pt

metni yazdır

Rasûlullah bugün yaşasaydı (2. yazı)
Rasûlullah bugün yaşasaydı (1. yazı)

Önceki yazılarımızda konuya geniş bir giriş yaptık ve nihayet farklı ve yeni birşeyler söyleme zamanı geldi...

Eminim bildiğiniz, düşündüğünüz, hissettiğiniz, fakat şimdiye dek bu şekilde dile getirilmeyen birçok tespiti bu yazıda bulacak ve ulaşabildiğiniz tüm düşünen insanlarla paylaşmayı isteyeceksiniz…

Öncelikle bir hususun altını tekrar çizelim. Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a inananların büyük kısmı, içinde bulunduğumuz devirde İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlayacağına inanmaktadırlar. Günümüz dünyasına baktığımızda, bu parlayışın gerçekleşebilmesi yolunda çalıştığına inanan, Mısır'dan Hindistan'a, Endonezya'dan Meksika'ya kadar dünyanın değişik bölgelerinde irili ufaklı mezhepler, tarikatlar, cemaatler gibi değişik binlerce grubu; bunlar içerisinde kendini dinde otorite kabul ettirmeye çalışan, milyonları arkasına takmış dini liderleri, teologları, ilahiyatçıları, şeyhleri, hocaları, dinadamlarını ve bunların pek çok çeşitli faaliyetlerini görüyoruz.

Bu gruplar içerisinde, örgütlenmek suretiyle mali, siyasi işbirliklerini güçlendirerek binlerce merkez, teşkilat, istihbarat ve öğretim birimlerinde, kendi anlayışları doğrultusunda gençleri yetiştirme faaliyetlerini, kendilerine taraftar gruplar oluşturma çalışmalarını, siyasetten silahlı mücadeleye kadar değişik stratejilerle bulundukları devletin idaresini veya kadrolarını ele geçirme faaliyetlerini İslâm'ın gereği gibi görenler, hatta Allah'a ve Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'a yaklaşmanın başta gelen yolu gibi görenler de var.

Bunların tayin ettikleri halifeler, gavslar(!), kutuplar(!), müçtehitler, alimler, müftüler, mehdiler var... Bunlar vasıtasıyla yapılan içtihatlar, verilen fetvalar, kurulan mahkemeler, konulan emir ve yasaklar, kesilen cezalar, bunlarla yaratılan baskı, gerilim, şiddet ve çatışmalarla Hazreti Muhammed'e yaklaştıklarına inananlar var!..

İlmi, paraya tahvil edecek şekilde kitaplar, DVD’ler bastırıp satıp, ya da para toplayarak mali yönden güçlenip dinsel görüntülü bir kurum veya teşkilât faaliyetinin başına geçerek, insanlara rahatça hükmedebilecek bir pozisyon elde edip, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a yaklaştıklarına inananlar var!..

Dini lider, cemaat lideri, tarikat şeyhi, mahalle hocası gibi bir kimlikle tahtında veya minderinde oturup, insanları karşısında el pençe divan tutarak, dinleyenlerin duygularını tahrik eden sözler söyleyip gözyaşı dökerek, bilgisiz toplulukları gütmek suretiyle Hazreti Muhammed'e yaklaştığına inananlar var!

Bir mezhep, tarikat veya cemaat anlayışını “tanrının emirleri” diye fetvalarıyla yasaklar ve kısıtlamalarla bir fermanname gibi uygulatmaya çalışarak, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a yaklaştıklarına inananlar var!..

Bilimle ve teknolojik gelişmelerle ilgilenmeyerek, bilgisayar, internet ve televizyonu etrafına yaklaştırmayarak, modern yaşamdan uzak durarak O'na yaklaştığına inananlar var...

Başında takke ya da sarık, sırtında entari, cüppe ile dolaşarak, kılık kıyafetiyle, yüzündeki kılların ve tıraşının biçimiyle Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'a yaklaştığına inananlar var!

Var da var...

İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlaması, “Rasûlullah’ın” hakikatinin tanınması beraberinde, mecaz, benzetme ve işaret yollu misallerle bize ulaşan sünnetullah gerçeklerinin, bugünün bilimsel gelişmelerinin ışığı altında yeniden değerlendirilmesiyle gerçekleşecektir.

Bize göre ise, çağımızda İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlaması, “Rasûlullah’ın” hakikatinin tanınması beraberinde, mecaz, benzetme ve işaret yollu misallerle bize ulaşan sünnetullah gerçeklerinin, bugünün bilimsel gelişmelerinin ışığı altında yeniden değerlendirilmesiyle gerçekleşecektir.

Allah ismiyle işaret edilene “abd” ve “rasûl” oluşuyla birlikte, kendini sadece “ilmin şehri...” (medinetül ilm) benzetmesi dışında başka hiçbir sıfatla tarif etmemiş olan o muhteşem Zat’ın mucizesi de pek tâbii ki “ilimdir” ve her şeyden evvel, olayı bu yönüyle anlamak zaruridir bizim için.

Ayrıca, ALLAH’ın yarattığı sistem ve düzen yanısıra, insanın varlığındaki mevcut potansiyeli de o günün “sembolleri”, “mecazları” ve “misalleriyle” insanlığa açan Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın vahiy yollu bildirdiği Kur’an-ı Kerim’de sıkça, “misaller ve benzetmelerle işaret edilen gerçekler üzerinde tefekkür edip aklımızı kullanmamızın gereği” vurgulanmaktadır. Bizim için bu işaret, o mecaz, sembol ve benzetmelerin, bugünün verileriyle yorumlanıp anlaşılması zorunluluğuna işarettir! Zira, “eskilerin yorumunu aynen kabul edin, düşünmenize gerek yoktur, taklitçi olun yeter”, denmiyor!

* * *

Bunu böylece belirttikten sonra, şimdi gelin, Rasûlullah (aleyhisselâm), Hazreti İsa’dan sonraki süreçte 1400 sene evvel değil de ilk defa bugün dünyaya gelseydi, bugün yaşasaydı, açıkladığı ilmi nasıl bildirirdi, buna kafa yoralım!

Gerek araştırmalar ve bilgi birikimi, gerekse sezgi ve ilham yoluyla, kendisinden sonra dünyaya gelip yaşamış olan milyonlarca beynin yaptığı tespitlerle dahi, henüz “açıkladığı muazzam gerçeklere” erişilemeyen, yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan, eşsiz Zat Allah Rasûlü...

Gerek araştırmalar ve bilgi birikimi, gerekse sezgi ve ilham yoluyla, kendisinden sonra dünyaya gelip yaşamış olan milyonlarca beynin yaptığı tespitlerle dahi, henüz “açıkladığı muazzam gerçeklere” erişilemeyen, yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan, eşsiz Zat Allah Rasûlü...

Henüz bilim dünyası, bulgularının, bu sırların açıklaması olduğunu tam anlamıyla farketmemiş olsa da, biz sorgulayalım...

Gerek araştırmalar ve bilgi birikimi, gerekse sezgi ve ilham yoluyla, kendisinden sonra dünyaya gelip yaşamış olan milyonlarca beynin yaptığı tespitlerle dahi, henüz “açıkladığı muazzam gerçeklere” erişilemeyen, yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan, eşsiz Zat Allah Rasûlü...

Acaba...

Bildirdiği “evvel, ahir, zahir, batın O’dur” ayetiyle, “önce, sonra, algılanan, algılanamayan” denilenlerin, hakikatte aynı ve tek olduğu muhteşem sırrını açarak, biliminin son yüzyılda keşfedeceği en önemli kilometre taşları olan “varlığın bölünmez bütünlüğüne” ve bunun yanısıra “zamanın ve mekânın izafiliğine” işaret eden ilim şehri Allah Rasûlü...

Ahad” ve “samed” tabirleriyle, yüzyıllar sonra Modern Bilimin varlığın aslını tanımlamada nihai keşfi ve vazgeçilmezi olarak yerini alacak olan teklik (oneness) ve sınırsız bütünlük (infinite wholeness) kavramlarını (henüz fark edilemese de) insanlığa açan Allah Rasûlü...

Zerre küllün aynasıdır” işaretiyle, bilimsel araştırmaların yüzyıllarca süren gelişimi nihayetinde keşfedeceği “holografik gerçekliği” en yalın haliyle ortaya koyan Allah Rasûlü...

Dünyanın, evrendeki sayısız gezegenden biri olduğu düşüncesinin henüz gelişmediği, hatta düz olduğu kabul edildiği devirde, “kevkeb” diye yüzyıllar sonra güneş sistemimizde tespit edilecek olan gezegenlerden; “âlemler” (yetmiş bin alem, onsekizbin alem) diye yüzyıllar sonra Modern Bilimin “evren içre evrenler” (multiverse of universes), “paralel evrenler” yaklaşımıyla varlığını farketmeye başlayacağı, sayısız dünyaların ve evrenlerin varlığını bildiren Allah Rasûlü...

Herşeyin Allah ilmi ve kudretinden varolduğu vurgusuyla, bugününün bilimsel ifadesiyle “evren içre evrenler dâhil tüm algılanan veya düşünülen herşeyin bir ‘enerji dalgası’ ve ‘bilgi’den ibaret olduğu gerçeğini dillendiren Allah Rasûlü...

Rabbülalemin” vasfıyla, tüm bu evren içre evrenlerin ve paralel evrenlerin özde tek bütün bir şuur ve bütün bir kudret tarafından organize edildiği gerçeğini dillendiren Allah Rasûlü...

Bilimin, ulaştığı verilerle ancak son yüzyılda yıkabileceği “herşey maddeden ibarettir” anlayışıyla kayıtlanmayı temelden reddedip, “âhıret” kelimesiyle “madde ötesi” yaşam boyutunu tanımlamakla birlikte, bedenleriniz, ruhlarınızdır; ruhlarınız bedenlerinizdir” işaretiyle gerçekte “madde” ve “maddeötesi” diye iki ayrı birimin varolmadığını; bu ayrımın beş duyu algılamasıyla sınırlanmaktan kaynaklandığına işaret eden Allah Rasûlü...

Bilinmekliğim için âlemi, bilmekliğim için âdemi varettim” vurgusuyla, Modern Bilim kitaplarını ancak 20. yüzyılda doldurmaya başlayan ben ve dünya ikiliğinin olmadığını, “gören” ve “görünenin” aynı tek özden meydana geldiği gerçeğini, nuruyla aydınlatan Allah Rasûlü...

“Esma-ül hüsna” kapsamında bildirdiği, varlıkta yaşanan tüm mânâlar ile, Modern Bilimin yüzlerce yıl sonra Kuantum Fiziği yolundan keşfedeceği evrenin gerçekte atomaltı boyutuyla, “bilinç orijinli bir anlamlar (frekanslar) okyanusu” olduğu gerçeğine insanları yönlendiren evrensel insan Allah Rasûlü...

Yeryüzündeki insan bilinçleri sayısınca Allah’a giden yol vardır” vurgusuyla, varlığın her bir zerresinde bütüne açılan tüm özelliklerin holografik biçimde mevcudiyetine ve yanısıra, insanın dışarıya değil “özüne” yönelimle varedicisine ait kendindeki evrensel kuvvelere ulaşabileceği gerçeğine işaret eden Allah Rasûlü...

Size yeryüzünde veya nefislerinizde isabet eden her oluş, daha önce mutlaka bir kitapta yazılmıştır” sırrını açarak, String Teorisiyle çağımız biliminin yaklaşmaya çalıştığı tek kare resimdeki boyutsal oluşumu tanımlayan; evrensel tek bir anda tüm olmuş ve olacaklara ait bilginin mevcudiyetini dile getiren zat Allah Rasûlü...

Her birim kendi varoluş programıyla vardır” işaretiyle, “Fatır’ın varettiklerinde asla program değişikliği olmaz. Sistem bu esas üzerine kaimdir. Ne çare ki, insanların çoğunluğu bu gerçeği bilmezler” şeklinde işaretleriyle, insanın yapısı ve varoluş sırrını açan Allah Rasûlü...

Ve saymakla kimsenin bitiremeyeceği kadar, deneysel metotlarla erişilmesi mümkün olmayan, keşif ve fetihe dayalı daha nice bilgiyi açan Allah Rasûlü...

Acaba, yüzyıllar öncesinin koşullarında, bizlerin bugün sahip olabildiği imkânlara, bakışa ve değerlendirmelere sahip olmayanların da anlayabileceği ve de her devirde düşünen beyinleri aydınlatan bu bilgileri, bundan daha net başka nasıl açıklayabilirdi?

Acaba...

Bugün yaşasaydı, evrenin ve insanın varoluş sırlarına dair bu gerçekleri nasıl açardı; “Kur’an-ı Kerim’i” nasıl tebliğ ederdi?

Arzı, semâyı, yüzük halkası benzetmesiyle idrak ettirmeye çalıştığı kürsi'yi hangi kelimelerle anacaktı, nasıl tanımlayacaktı? Gezegenlerden, yörüngelerden, güneş sistemi ve galaksilerden nasıl bahsedecekti?

Cennet’ ve ‘cehennem’ benzetmeleriyle tasvir ettiği madde ötesi yaşam boyutlarını günümüz mevcut veri tabanına göre hangi özellikleriyle anlatacaktı?

Tüm insanları bekleyen “kıyamet” gününde, “Güneşin dünyaya bir mil mesafeye kadar yaklaşacağını” söyleyen Rasûlullah (aleyhisselâm), bugün yaşasaydı nasıl bir cehennemden söz edecekti? O gün için, örneğin “kısımlarım birbirini yiyor” açıklamasıyla dile getirdiği kimyasal tepkimeyi bugün hangi verilerle tanıtacaktı?

Bunları düşünüp anlayabiliyor muyuz?.. Acaba, bu bilgilerle, düşünen beyinlere hangi gerçekleri vurgulamaktadır?..

Rasûlullah (aleyhisselâm)’ı yaşadığımız günde görmeyi diliyorsak, Modern Bilimin günümüzde ulaştığı bulguları değerlendirerek, Kur’ân-ı Kerim’de veya ALLAH Rasûlü Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın açıklamalarında bu gerçeklerin ne şekilde ifade edilmiş olduğunu araştırmak, bulmak, öğrenmek zorundayız!

Hayal dünyamızdan çıkmayı ve Rasûlullah (aleyhisselâm)’ı yaşadığımız günde görmeyi diliyorsak, Modern Bilimin günümüzde ulaştığı bulguları değerlendirerek, Kur’ân-ı Kerim’de veya ALLAH Rasûlü Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın açıklamalarında bu gerçeklerin ne şekilde ifade edilmiş olduğunu araştırmak, bulmak, öğrenmek zorundayız!

Bunları anlayıp, bilimsel düşünmezsek; Müslümanlığı iman” meselesi yerine, “taraftarlık düzeyinde algılayanlar gibi, “karga allah diye ötüyor”, “ağaç kabuğunda besmele yazıyor”, “ceset namaz kılıyor”, “ayetlerin numarası bilmem neyin tarihine denk geliyor” türünden çocukça totem inanışları karşısında mucize diye afallamaktan kurtulamayız!..

Şimdi lütfen kafanızda birikmiş eski imajları bir yana bırakıp güncel veriler ışığında objektif olarak düşünün!

Algıladığımız varlığın hakikatini, insanın evrende varoluş gayesini, sistemini ve hepimizin geçeceği ölümötesi sonsuz yaşam gerçeğini bizlere açan Allah Rasûlü eğer günümüzde yaşasaydı...

Henüz açıkladıklarının bilinmediği, yani risaletinin öncesindeki gibi bir toplum içerisine gelmiş bir fert olarak, Türkiye, Avrupa veya Amerika’da yaşasaydı...

Acaba...

Bugünkü hangi ilim ve bilinç düzeyinde olanlara, nasıl hitap ediyor olacaktı?.. Bu bilgileri, yeterli veri tabanına sahip olmayan, yüzyıllar öncesini tekrarlayarak sürdüren, yenilenmelerden nasiplenememiş, kör cahil topluluklarla, ya da bir dinsel efendinin peşine takılmış, fetvaları din zanneden kara cahillerle mi paylaşacaktı?..

Yetiştiği toplum öyle şartlandırdığı için örf ve gelenek gibi ritüellerini ezberlemiş olduğu bir inancın ateşli “taraftarı” olmuş, fakat yaşamında bir kez olsun “Ben neyim? Ne tür bir varlığa sahibim? Özelliklerim nelerdir? Yaşam nedir? Ölüm nedir? Bu dünya nedir? Kâinat nedir? Herşey nasıl varolmaktadır? Ben neden varım? Benim evrenle ilişkim nedir? Nereden geldim nereye gitmekteyim?” türünden kendi gerçeğini anlamaya yönelik sorgulama yapmamış, tüm derdi bedensel çıkarları ve dünya yaşantısı olan topluluklarla mı paylaşacaktı bu evrensel gerçekleri?

Cahil topluluklardan uzak durup da, peki, bildirdiklerini, modern geçinen toplumlarda dinden bir meslek edinerek, bir kurum veya teşkilât sözcüsü konumundan, ya da mezhep imamı, cemaat lideri, tarikat şeyhi gibi bir kimliğe girerek mi açıklayacaktı?

Bunları lütfen ciddi biçimde düşünün! Çünkü, “Rasûlullah’ı örnek almak” ve “sünnete uymak” iddiaları ile “Rasûlullah’a zulmeden anlayışı” başka türlü ayırt edemez ve çağımızda içiçe olduğumuz saptırıcılıkları farkedemezsiniz!

Düşünün…

Rasûlullah, günümüz insanları arasında doğmuş biri olarak, acaba çevresi gibi giyinmeyip; içinde yaşadığı toplumdan dışlanmasına yol açacak şekilde, başında takke ya da sarık, sırtında entari veya cüppe ile, onların zıddına giden davranışlarla mı onlara birşeyler vermeye çalışacaktı?..

Kürsüsünden veya kuracağı tekkenin minderinden mi hitap edecekti çevresinde toplananlara?

İnsanları ikna edebilmek için çeşitli "hak"tan(!) görüntü ve tavırlara mı girecekti? Onları karşısında el pençe divan mı tutacaktı? Gerçekleri dillendirirken ağlayıp, sızlanacak, etrafa bağırıp, çağıracak mıydı?..

Hazreti Âli’ye, “Herkes bir yoldan yakîn elde etmeye çalışır; sen Allah’a AKLIN İLE yakın ol” öğüdünü veren Rasûlullah, insanların “DUYGULARINA” mı hitap edecekti, yoksa “AKLINA” mı?..

Kendisine vahiy yollu açılan gerçekleri, kalan yaşam süresi içerisinde elinden geldiğince daha çok insana en kısa sürede ulaştırmayı amaç edinen o Zat...

Acaba...

Belirli bir mezhep, tarikat veya cemaat anlayışı penceresinden mi vermeye çalışacaktı insanlara İslâm’ı? Bir cemaatin anlayışına mı davet edecekti tüm insanları?.. Kendi görüşünde olmayanların yayınlarını yasaklayarak ve onları dışlayarak mı yapacaktı bunu?.. Taraftarlarını örgütleyecek, onları kendi aralarında yaşayan ayrıcalıklı kişiler mi kılacaktı?..

“La ilâhe illâllah diyen cennete girer” hükmünü vurgulayan o yüce Zat, bir mezhep veya bir tarikat veya bir cemaat anlayışının uygulatıcısı mı olacaktı? Yoksa bütün tarikat ve mezhepler geçersiz mi olacaktı?..

La ilâhe illâllah diyen cennete girer” hükmünü vurgulayan o yüce Zat, bir mezhep veya bir tarikat veya bir cemaat anlayışının uygulatıcısı mı olacaktı? Yoksa bütün tarikat ve mezhepler geçersiz mi olacaktı?.. Bunu iyi düşünün!

Peki, bunlar gibi olmayıp da, kendini, tanrıdan(!) aldığı(!) mesajları(!) yaymaya çalışan “tanrının elçisi”, “tanrının peygamberi”, “mesajcısı” ya da “tanrının seçtiği kişi” olarak mı tanıtacaktı dünyaya?.. Kendini uzaylılarla ilişkide sanan bazıları gibi!!!

Öğrettiği din bilgisine karşılık olarak kabul edilen bir hediyenin dahi kişinin sonsuz yaşamında boynuna geçen bir azap kaynağı olacağı” vurgusuyla karşılıksız “fiysebilillah” vericiliği teşvik eden; kendisine dünyevi hiç bir ayrımcılığa itibar etmeyerek, çevresindeki tüm insanlarla, düşünen tüm beyinlerle ilmini karşılıksız paylaşarak yayan o zat...

Acaba...

Bugün yaşasaydı, ilmini, insanlarla karşılıksız paylaşmak dışında, para, mal, mülk, yetki, pozisyon veya dünyevi başka çıkarlar için kullanır mıydı?

Getirdiği ilmi paraya tahvil edecek şekilde kitaplar, DVD’ler vs. bastırıp satar veya telif hakkı koyar mıydı eserlerine?

Getirdiği ilmi hangi gerekçeyle olursa olsun paraya tahvil edilir miydi? KUR’ÂN’a telif hakkı mı koyardı? “İlmin yayılması için bunları satmam lazım” diye düşünür müydü?..

Acaba...

Tefekkürün değerinin ibadetten bile fazla olduğunu vurgulayan o Zat, bugün aramızda yaşasaydı… Televizyon izlemez miydi?.. Düşünsel veya dinsel kitaplardan habersiz mi yaşardı? Bilimsel gelişmeleri izlemez miydi? Seyahat edip insanlarla iletişim kurmaz mıydı?

Her vesileyle, ilmini elden geldiğince daha çok insana ulaştırmayı dileyen o Zat bugün yaşasaydı... Bilgisayar, internet, e-mail kullanmaz mıydı? Günümüz “iletişim” teknolojilerine ne derece yakın olurdu? Bunların ve diğer gelişmiş iletişim araçlarının o Zat’ın yaşamında nasıl bir yeri olurdu?

Acaba...

Kılık kıyafetiyle, tıraş şekliyle mi uğraşırdı insanların; yoksa ilimle, bilim ve teknolojiyle mi? İnsanların kıyafetlerine yasaklar, kısıtlamalar koyar mıydı?.

O devirde toplumda hiçbir söz hakkı olmayan, para karşılığı onlarcası adeta eşya gibi alınıp satılabilen “kadına”, eş olma, şahitlik, mirastan pay alabilme gibi insanlık haklarını kazandırmış ve de hedef olarak kadın-erkek ayırmadan her insanın “yeryüzünde Allah halifesi” oluşunun değerlendirilmesini göstermiş olan o zat... Acaba, günümüzde kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasına nasıl bakardı?

Ölüm ve kıyamet son hızla kişinin üzerine gelirken... Acaba, hâlâ, insanların bu dünyadaki anlamsız yaşam sorunlarıyla mı ömür tüketirdi; yoksa insanın hakikatinin sonsuzluğa dönük getirisini mi yaşatmaya çalışırdı?

Gökte veya yerde bir yaratıcıya inanmayı reddetmiş, ALLAH ismiyle gerçeğin ne olduğunu açıklayarak tapınılan tanrıları bir bir yıkmış ve bunu “tapılacak tanrı yoktur, sadece Allah vardır” şeklindeki kelime-i tevhid formülüyle tüm öğretisine esas edinmiş olan o Zat, günümüz dünyasındaki çeşitli tapınmalara, “din” diye tartışılan konulara, din ve tanrı adına yapılan törenlere, dinsel adet ve törelere, bunları sürdüren dinadamlarına, tele-komik ilahiyatçılara, dindenmiş görünümü verilen unvan ve kurumlara nasıl bakardı?..

Ölümün sadece bir boyutsal “geçiş” olduğunu her vesileyle vurgulayan o Zat, “ölüp yok olup, kıyamette yeniden topraktan biteceğine” inanmış ezberci din bilginleri(!) yetiştiren okullara, kurslara ve diğer eğitim faaliyetlerine nasıl bakardı?

Namaz kılarlar, ellerinde yorgunluktan başka bir şey kalmaz; oruç tutarlar ellerinde açlıktan başka bir şey kalmaz” diyerek, koşullanmadan ibaret bilinçsiz taklidin getirisizliğini gösteren Allah Rasûlü, insanlara, mânâsını anlamadan, kasetçalar gibi Arapçanın telaffuzundan ibaret hatimler indirerek yarışa girmelerini, ya da bildirdiklerinin anlamını düşünmeden ezberlediklerini tekrar eden robotlar gibi tanrıya tapınmalarını mı öğütleyecekti?

Acaba...

Bildiklerini insanlarla nasıl paylaşacaktı, nasıl açıklayacaktı, nasıl yayacaktı? Hangi iletişim araç ve yöntemlerini kullanacaktı? Nelerle karşılaşacaktı? Karşılaştığı sorunları nasıl çözümleyip üstesinden gelecekti? Açıkladıklarının her zaman daha çok insana ulaşması için mi çabalayacaktı; yoksa taraftar toplayarak, belirli bir grubun tekelinde mi kalmasını tercih edecekti?..

Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz; kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” prensibini veren Allah Rasûlü, ilmini, mücadele ederek, çatışarak mı yaymaya çalışacaktı?.. Dünyaya geldiği ülkenin rejimini değiştirip kendi anlayışına göre bir devlet kurmak için çevresindeki inananlarla birlikte bir savaşa mı girecekti? Amacı Müslüman devlet kurmak mı olacaktı? Nükleer silahlara sahip olanlara karşı tüfengiyle(!) İslam dinini kabul ettirme savaşı mı verecekti?

"Din'de zorlama yoktur" ayetini bildiren Allah Rasûlü, kendisine vahyolunan bilgileri, “tanrının emirleri” diye bir fermanname gibi zorla kabul ettirmeye ya da çeşitli oyunlarla pazarlaya mı çalışacaktı; yoksa nefret ettirmeden, zorlaştırmadan, sevdirerek ve kolaylaştırarak, insanların anlayabilecekleri şekilde akıl sahiplerinin kabul edeceği “gerçekleri” mi bildiriyor olacaktı?

Açıkladıklarını insanların idrak ederek kabul etmelerini mi yeğlerdi, yoksa idrak yollu kabul edemeyenlere de zorla kabul ettirmek için onlara hükmedecek pozisyonlara gelmeye mi çabalayacaktı?

Dini bir teşkilat ya da bir devlet yönetiminde mi tebliğ edecekti bildiklerini, yoksa hür ve bağımsız olarak mı?

İnsanların değer verdiği makam ve mertebeleri mi, yoksa akılları, gönülleri, idrakleri, bilinçleri mi fethediyor olacaktı?

Geçmişe ve cehalete bir daha dönmemek üzere, sayısız yenilenmeler ve gelişmeler yaşatan devrimci kişilik Allah Rasûlü, bugün yaşasaydı... Acaba, geçmişte söylenmişleri tekrar edici “nakilci”, ya da eskiye döndürücü “irticacı” mı, yoksa insanlığın düşünsel yaşamında bir “yenileyici” mi olacaktı?

Düşünen beyinler, elbette bu soruları artırabilirler...

Bütün bunlara vereceğiniz cevaplar yanında, bugün Rasûlullah'a ve Allah'a yaklaşmak gayesiyle sürdürülen faaliyetleri düşünün ve yerlerini değerlendirin!

Ve sorgulayın! Tüm bunlar, Allah Rasûlü örneğine ne kadar yakındır, onunla ne kadar “anlayış ve amaç birliği” içerisindedir?..

Hiçbir şeyi ötedeki bir tanrı için, tanrı uğruna, ya da tanrı korkusundan veya tanrıdan mükâfat beklediği için yapmayan; insanın özünde Allah'ı gören; "başını ne tarafa çevirirsen Allah'ın çehresini görürsün" diyen Allah Rasûlü’nün "gösterdiği gaye ve hedefler" ile ne kadar bağdaşmaktadır?

* * *

Sarsıcı bir sorgulama bu!

Allah ve Rasûlü’ne iman etmeyi, gerçekleri anlamaya ve ona göre yaşamını düzenlemeye yönelik olarak algılamayıp, eskilerin benzetmeleriyle şekillenmiş hayali bir dünyanın bizi beklediğini ve yanıbaşındaki tanrının terazide günah sevap tartarak hesaba çekeceğini varsayıp, bunları kabul ediyorum demek zannedenler için elbette deprem misali sarsıcı olacaktır bu sorgulama! Kafaları çok karışacaktır eğer düşünen beyne sahip iseler!..

Düşünmek istemeyenler, “sevgili peygamberimiz” diye devam edeceklerdir! Ya da “tanrıya” tapınmayı ve onun elçisipeygambere” taraftar düzeyinde kalmayı yeterli bulacaklardır!

Elbette, Allah’ın uyanmalarını istemediklerini kimse uyandıramaz!

Bize açılanları paylaşıp, kulluğumuzu yerine getiririz biz. Bundan ötesi herkesin kendine aittir. Elimizden gelen, parmaklarımızdan klavyeye dökülenler bunlar... Şartlanmalı bakışı aşıp yeni şeyler düşünülmesine vesile olabilirsek, yeni bakış açılarına kapı aralayabilirsek şükrederiz.

Ama unutulmasın ki meydan boş değil!

Eşsiz Zat, evrensel ruh Allah Rasûlü, her devirde ve her koşulda yayılan nuruyla, nasibinde olanları bir yoldan aydınlatmaya kesintisiz devam etmektedir!

Şu noktayı hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım ki, insanlığa ölüm ötesi yaşam gerçeklerini ve hakikatleri olan Allah’ı bildirmiş olan o yüce zatın amacı değildir insanların gelip geçici, farklı bölgelerde ve devirlerde değişen dünyevi yaşamsal kaygıları...

Allahkulu ve rasûlü”, ne süper bir tarikat şeyhi ya da bir cemaat lideri veya bir imamefendi, ne süper bir ilahiyatçı veya bir dinadamı; ne tanrının peygamberi, ne elçisi, ne süper bir devlet adamı veya bir asker ve ne de başka bir şey değildir! Bunların hiçbirisinin dinde, abdiyet ve risalet işlevi yanında değeri, anlamı yoktur!

İman sahiplerinden istenen, hayali imajlara değil, onun sadece ve sadece abd ve rasûl oluşuna şahadet etmemizdir! Kelime-i şahadet bunun formülüdür!

İman sahiplerinden istenen, hayali imajlara değil, onun sadece ve sadece abd ve rasûl oluşuna şahadet etmemizdir! Kelime-i şahadet bunun formülüdür! Bu öneminden dolayı bu konunun üzerinde ne kadar dursak azdır.

Taklidi doğum günü törenleriyle değil; Allah Rasûlü bilinç evimize yeniden doğarsa eğer, şahadet edebiliriz ancak onun “abduhu ve rasûlühu” oluşuna!..

Aksi halde, “ona aşığım, onu seviyorum” deyip de, karşılaştığında onu tanıyamadan geçip gitmek var maazallah; sırf kafandaki gerçek dışı hayal yüzünden!

Öyleyse, Rasûlullah ile aramıza giren hiçbir şeye aldanmayalım! Zihnimizi arındıralım! Anlayışımızı yenileyelim! Bilincimize, idrakimize yeniden doğsun Allah Rasûlü... O'na yönelelim! Şahadet edelim, onun “abduhu ve rasûlühu” oluşuna!..

Bu şahadettir İslâm’a erdiren kişiyi. İlk lazım olandır kelime-i şahadet. “Abd ve rasûl” oluşuna şahadet ile başlar İslâm’ın idraki; ve işte ancak o zaman, “Rasûlün” hakikatinin tanınması ile İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlayışı gerçekleşir! Aradaki perdelerin kalkmasıyla!

Allah bize o muhteşem zatı değerlendirmeyi ve hizmetiyle şereflenmeyi nasip etsin.

Rasûlullah bugün yaşasaydı (2)

Ahmed Bâki

21 Nisan 2007

yazıyı büyüt
10pt | 12pt | 14pt

metni yazdır

(1. yazının devamı)

Allah Rasûlü’nü, elbette her akıl sahibi kendi varoluş amacına göre değerlendirecek ve sonuçta da, aynı amaç üzere varolanlarla birlikte yerini alacak...

Gökteki tanrının seçtiği ve kendisine gönderdiği mesajları yerdeki insanlara ulaştıran bir “elçi” gibi tasvir edenler var onu...

Tanrı ile herkesten farklı ilişkisi olan, seçilmiş “peygamber” gibi tasvir edenler var...

Sihir veya büyüyle gaybdan tuhaf haberler veren “kâhin” gibi görenler var...

Maddeden öte birşeyin ve dolayısıyla tanrının var olmadığını savunarak, onun kendi düşüncelerini tanrıdan almış gibi söylediğini iddia eden anlayışı kıtlar var...

Devlet reisi, hükûmet başkanı gibi, sanki din devleti kurup saltanat yaşamak için gelmiş gibi tahayyül edenler var... Etrafına emirler yağdıran, düşmanlarını dize getiren savaşçı komutan gibi hayal edenler var...

Hoca, ermiş, ya da dinadamı edasıyla sarık cüppeyle minderde oturup el öptüren; etrafına taraftar toplamaya çalışan ve onlar tarafından yüceltilmeyi isteyen tarikat şeyh efendisi, cemaat lideri gibi hayal edenler var...

Tüm bunları geride bıraktığını düşünüp; tatlı dilli, güler yüzlü, güzel ahlâk derneğinin kurucusu gibi hayal edenler var!

Hani Türkmenoğlu Yunus’un, “Ya-ra-dan-dan ö-tü-rü”, demesine rağmen, perdelilerin hâlâ onun “yaradılmışları hoşgörmesinden” bahsetmesi gibi...

Neden böyle?

Çünkü çocuk yaşlarda yetiştikleri çevrenin şartlandırdığı anlayıştan arınıp, yeni bilgiler edinerek; ve edindikleri o yeni bilgiler ışığında gerçekçi bir şekilde konuyu düşünerek değerlendirmeye çalışmıyorlar...

Ne yaman bir çelişki bu!

Hem Hazreti Muhammed hakkındaki yanlış varsayımlardan kurtulmak için çabaladığınızı varsayarak “bugün aramızda olsaydı acaba nasıl yaşardı” diye konuya yaklaşacaksınız... Sonra da kalkıp, daha işin başında “elçilik”, “peygamberlik”, “postacılık”, “komutanlık”, “devlet reisliği”, vs. gibi yakıştırmalarla onun gerçek işlevi olan “risâletin” ve “nübüvvetin” anlamlarını örteceksiniz!..

Rasûlü olduğu Allah’ı dillendiren zat” oluşunu bir yana bırakıp; kendi yargılarınıza göre tasavvur ettiğiniz, hayalinizin ürünü “imajların” içerisine sığdırdığınız kişilikle, ne Allah Rasûlü’nü, ne de öğretisini doğru anlayamazsınız!

Biliniz ki, “Allah Rasûlü” kavramının ne olduğunu idrak etmeden, olayın “İSMİNE” iman etmek, size hiçbir şey kazandırmaz!

O eşsiz zata olan tüm yönelimler, “Allah Rasûllüğü” kavramının ne olduğunu farkedip, kavrayıp, ondan sonra bu kavrama iman etmeden oluşmuşsa, ya “tanrı” tasavvurunun, ya da sınırlı anlayışın sonucudur!

O eşsiz zata olan tüm yönelimler, “Allah Rasûllüğü” kavramının ne olduğunu farkedip, kavrayıp, ondan sonra bu kavrama iman etmeden oluşmuşsa, bu yönelişiniz ya “tanrı” tasavvurunun, ya da sınırlı bir anlayışın sonucudur! Açık ve net gerçek budur!

İstediğiniz kadar kendi ölçütlerinizle “sevgili peygamberimiz” diyerek övün; onun “Allah Rasûlü” oluşunun ne demek olduğunu kavrayıp buna iman etmediğiniz sürece, sistem ve “sünnetullah” gerçeklerinden habersiz olarak geçip gidersiniz bu dünyadan!

Biz, dinadamlarının veya kendini aydın diye tanımlayanların, Kur’an’ın orijinal açıklamalarıyla bağdaşmayan, sonradan yakıştırılmış bu çeşit “elçi”, “peygamber”, “mesaj getirici”, “postacı” türünden “tanrı ile yakın ilişkide olduğu vurgulanan kişi” masallarına katılmadığımız gibi; insanlarla iyi ahlak ve sosyal dayanışma içinde bir “yönetici”, “devlet adamı”, “dinadamı” türünden masallara da katılmıyor; Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ı “son Nebi” ve “Allah Rasûlü” olma vasıflarıyla, dolayısıyla ortaya koyduğu “Nübüvvet” ve “Risalet”, yani “Nebilik” ve “Rasûllük” kemâlatıyla anlamaya ve değerlendirmeye çalışıyoruz.

Ben peygamber, elçi diyorum ama rasûllüğünü kastediyorum” safsatalarını geçiniz! Lokma yutulmadan vücuda şifası hâsıl olmaz! “RASÛL” veya “NEBΔliğin ne demek olduğunu kavramış olan, zaten artık “peygamber” kelimesini kullanmaz, çünkü bu tamamen saptırıcı anlam taşıyan bir yakıştırmadır!

Bilelim ki, “Rasûllük” işlevinin ne olduğunu, Kur’an-ı Kerim’de olmayan, sonradan icat edilmiş ve yüzyıllar boyu birikmiş yanlış yorumların sonucu olarak çizilen imaj ve tanımlarla değil; sadece ve sadece, bilincimizde gerekli açılım ve yenilenmeyi yaşayabilirsek farkedip değerlendirebiliriz!

Allah” ismiyle işaret edilene ve “Rasûlü’ne” iman hakikatte bir bütündür, ayrılmazlar ve başka hiçbir şeye benzetilemezler!

Ve dahi…

“ALLAH”a iman ancak ve sadece “Allah Rasullüğünün” ne olduğu anlaşıldıktan sonra kavranabilir!

Allah adıyla işaret edilenin ne olduğunu, “Allah Rasûllüğünün” ne olduğunu anlamadan farkedemezsiniz!

Peygamberlik”, kişiye dıştan, yukarıdan, öteden “indirilen”, “getiren-götüren” ilişkisi, sonuçta bir mekânsallık ihtiva eden, ikilik anlayışı barındıran bir tanımlamadır. Her ne olursa olsun, “tanrı” ve “ötekiler” düşüncesini oluşturur insana… İnsan ve ötesinde bir tanrı!

Rasûllük” işlevinde ise, kişinin Hakikati olan mutlak varlığın dilediği ilmi (esmâ mertebesi), onun şuurunda açığa çıkarması ve ondan dillendirmesi yatar! “İrsal” dilimizdeki bugünkü karşılığıyla “açığa çıkarma, algılama boyutuna getirme” anlamındadır.

Gerçekte her birim “irsâl” olmuştur ve olmaktadır. “Ene beşerün misliküm” (ben de sizin misliniz bir beşerim) âyetini hatırlayın! Muhammed (aleyhisselâm) ise, barındırdığı muhteşem kemâlat dolayısıyla tüm birimlerden farklı olarak “âlemlere rahmet” olarak açığa çıkarılmıştır!

Anlatılanları düşünme, değerlendirme kapasitesi olmayan kıt anlayışlılar, tanrı ortadan kalkınca, “öyle ise, Kur’ân, Hazreti Muhammed tarafından mı yazılmıştır?” diye soruyorlar!

“Cibrîl” dahi, tüm varlıkta yaygın olan “Allah” adıyla işaret edilenin ilim özelliğinin birimde açığa çıkmasını, yani risalet ve nübüvvet işlevinin vahyinin oluşmasını sağlayan ilahi kuvvenin (meleğin) adıdır. Tüm varlıkta yaygın olan, gerçekte hepimizin varlığında mevcut olan bu kuvve, sadece Rasûl ve Nebîlerde açığa çıkar. Diğerlerinde kapalı kalır.

Muhammed”, bilinç veya şuur olarak açığa çıkmış bir birimin adıdır. Oysa, o yüce zatın hakikati, âlemlerin rabbi olan “Rabbülâlemiyn”dir… “Allahadıyla işaret edilenin, esma mertebesindeki ilminin, “tenezzül” yollu “inzâli”yle o zatın bilincinde açığa çıkan ilim söz konusudur, ki bu olay “vahiy” diye anlatılmıştır. Yani, gökten inen bir ciltli kitap veya sayfa veya bunu getiren bir aracı müstakil varlık sözkonusu değildir!

Cibrîl” dahi, tüm varlıkta yaygın olan “Allah” adıyla işaret edilenin ilim özelliğinin birimde açığa çıkmasını, yani risalet ve nübüvvet işlevinin vahyinin oluşmasını sağlayan ilahi kuvvenin (meleğin) adıdır. Tüm varlıkta yaygın olan, gerçekte hepimizin varlığında mevcut olan bu kuvve, sadece Rasûl ve Nebîlerde açığa çıkar. Diğerlerinde kapalı kalır.

Sözün kısası, “Rasûl” dışarıdan, yukarıdan bir aracı vasıtasıyla tanrının kendisine bilgi indirdiği kişi değildir!

“Allah Rasûllüğünün” ne anlama geldiğini anlayıp, o yüce zatı “Allah Rasûlü” olarak kabul etmedikçe, bu adımı atmaya inat ettiğiniz ya da bunu başaramadığınız sürece, kesinlikle bilin ki “tanrı” mevhumunuzdan arınamaz; dolayısıyla, ne Kur'an’da işaret edilenleri, ne “Allah” ismiyle işaret edileni, ne de yaşadığımız sistemi, “sünnetullahı” çözemez, kavrayamazsınız!

Eğer İslâm’ı bize bildiren Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın neyi, ne için bildirdiğini ve hangi yöntemlerle açıkladığını değerlendirmek ise amacımız, vurguladığımız “Rasûllük” işleviyle yönelebilmenin önemini “içeriğiyle” kavrayabilmek –ezbere veya taraftarlık olarak değil– son derece hayati öneme sahiptir ve bu, o eşsiz zata, doğru yönelebilmenin ön koşuludur. Elbette bu gaye üzere varolmuşlar için böyle; herkes için değil...

Rasûllük” işlevinin ne olup ne olmadığını anladıktan sonra yapılacak iş ise tatlı hayaller kurmayı bırakıp, “Hazreti Muhammed ismiyle bildiğimiz o zat, tarihte bir zamanlar değil de bugün aramızda tıpkı risâleti öncesindeki gibi bir toplum içinde yaşasaydı” sorgulamasını yapabilmektir... Çünkü açıkladığı evrensel hükümler bizim için geçerlidir ve işaret ettikleri, her daim kendimiz yaşayabilelim diye bildirilmişlerdir!

Bakınız, şu inceliği asla hatırımızdan çıkarmamalıyız: ALLAH Rasûlü’nü, yani, “rasûlü olduğu, özündeki Allah’ı dillendiren” zatı, ötedeki bir tanrı, “peygamberi” veya “elçisi” olsun diye bu tür bir göreve atamadı!

Tanrı tarafından seçilmiş”, “kendisine görev verilmiş”, “elçilik yapmış” türünden bütün yakıştırmalar bu devrin masallarıdır, hepsi “yukarıdaki tanrı” hayalinin ürünleridir! Ne öyle bir tanrı vardır, ne de postacısı veya hoparlörü! O, yaptıklarını, ötedeki bir tanrıyla ilişkisinden dolayı, o tanrıdan korkusundan veya karşılığında mükâfat beklediğinden dolayı yapmadı!.. Çünkü o, “Allah Rasûlü” idi ve ortaya koydukları rasûllüğünün “gereği ve sonucu” idi...

Bugün azıcık da olsa maneviyatla ilgilenen insanlar şunları biliyor ve dile getiriyorlar:

“Evrendeki oluşumlara yön veren güç kendi özümüzdedir. Bizim evrenle olan ilişkimiz sadece bir radyo alıcısı gibi değildir. Karşılaştığımız olayları yaşarken, aynı zamanda, yaptıklarımızla olacaklara da yön vermiş oluruz! Sürekli bir “feedback” sözkonusudur. Yani, aynı zamanda bir verici gibiyiz; sadece başımıza gelen olayları yaşamaz, bizden çıkanlarla da sayısız oluşuma kaynaklık ederiz.”

Böylesine evrensel bir potansiyelin “kendisinde” ve tüm insanlarda varolduğunu düşünebilen beyinler, nasıl olur da “Allah Rasûlü” için en azından böyle bir gerçeklik noktasından yola çıkmaz da, olmadık tanrısal ilişki hayalleri kurar, onu basit bir mesaj alıcı ve dağıtıcı, ötedeki tanrının "elçi peygamberi" gibi nitelendirirler?

Çok dikkatli düşünün! Acaba en azından, evrenle insan ilişkisinin radyo alıcısı gibi olmadığı benzetmesiyle anlatılmak istenen “evrensel bütünlük” gerçeğini hesaba katarsak, ALLAH ismiyle işaret edilenin ne olduğunu ve yürürlükteki sistem ve düzenini dillendiren “Allah rasûllüğü” işleviyle ilgili olarak hangi sonuçlarla yüzleşiriz?

Ya etrafımıza bakıp bunu çok çok iyi düşünecek ve sonuçlarını değerlendireceğiz; ya da tanrıdan aldığı mesajları insanlara ileten “elçi peygamber” uyutmacasıyla daha uzun yıllar “radyo alıcılığı” görevi hayaliyle devam edeceğiz!..

(...devamı)

Rasûlullah bugün yaşasaydı

Ahmed Bâki

6 Nisan 2007

yazıyı büyüt
10pt | 12pt | 14pt

metni yazdır

Zamanın işaretleri, insan bilinçlerinin önemli bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor.

İnanan herkesin artık şu ciddi sorgulamayı yapması gerekir:

Ben, hakikatim olan, esma özellikleriyle sonsuz sınırsız ve AHAD "Allah'a mı iman ediyorum"; yoksa sınırlı olan, en azından benimle arasında ayırım olan, “insanlardan ayrı”, "ötemdeki bir tanrıyı mı tasavvur ediyorum"?

Bu iki farklı inanç, sonucu itibariyle birbirine tamamen zıt iki yoldur!

DİN'i anlamada reform, inanan insanların samimi olarak bu sorgulamayı yapabilmesiyle başlar...

Eğer iman ettiğiniz, hakikatiniz olan “Allah” adıyla işaret edilen ise, o zaman "ötedeki tanrı" inancına dayalı olarak toplumsal şartlanmalarla bugüne dek oluşmuş ve birikmiş bütün kutsallarınızı terketmek ve inanç sisteminizi, anlayışınızı bu bakışla yeni baştan gözden geçirerek, yenilemek zorundasınız!

Eğer iman ettiğiniz, hakikatiniz olan “Allah” adıyla işaret edilen ise, o zaman "ötedeki tanrı" inancına dayalı olarak toplumsal şartlanmalarla bugüne dek oluşmuş ve birikmiş bütün kutsallarınızı terketmek ve inanç sisteminizi, anlayışınızı bu bakışla yeni baştan gözden geçirerek, yenilemek zorundasınız!

İkinci önemli nokta...

Eğer, ne olduğu belli olmayan bir tanrıya değil, Kur’an’da tarif edilen ismi “Allah” olana inanıyorum (amentü bi-llahi), diyorsanız; o takdirde, Allah ismiyle işaret edilenin sınırsız tek AHAD ve SAMED oluşunu bize bildiren Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın "Allah Rasûllüğünü" kabul ediyorsunuz demektir...

Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın "Allah Rasûlü" oluşunu kabul etmek demek, onun, ötesindeki, dışındaki bir tanrıdan aldığı mesajları değil, kendi hakikatindeki Allah ismiyle işaret edilene ait özellikleri –varedicisi, aslı, hakikati olan Allah'a ait hükümleri– dillendirdiğini; Allah sistem ve düzenini vahiy yollu “oku”yup bize bildirdiğini de kabul etmek demektir...

Bu durumda şu gerçek ortaya çıkar:

Allah ismiyle Kur'an'da bildirilenin, esmasıyla sınırsız tek bütün, AHAD ve SAMED oluşuna iman etmek, nasıl ki "ötemizdeki tanrı" varsayımı üzerine bina edilmiş bulunan bütün kutsallarınızı, –adına Müslümanlık dahi deseniz– "ötedeki tanrı" yanılgısı üzerine bina edilmiş tüm şartlanmalarınızı terketmeyi gerektiriyorsa... Nasıl ki "Allah'ı bilme" yanında toplumsal şartlanmalardan oluşmuş inanç biçimlerinin hiçbir hükmü kalmıyorsa...

Aynı paralelde, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın "Allah Rasûlü" oluşuna iman etmek de, onun hakkındaki, "tanrı ile insanlar arasında" görevli bir "elçi", bir "peygamber", bir “haber taşıyıcı”, “mesaj iletici” veya "aracı" türünden yerleşmiş tüm yanlış tasavvur ve tanımlamaları terketmeyi; ve bu tür kabuller üzerine bina edilmiş bakış ve anlayışları kökten değiştirmeyi zorunlu hale getirir!

Gökte, uzayın derinliklerinde bir tanrı varolmadığına ve de sözkonusu olamayacağına göre...

O tanrının insanlara emirler yağdırması ve onları teste tabi tutması varsayımı... O tanrının göndermesiyle gökten yere doğru sayfalar halinde kitaplar inmesi varsayımı... O tanrının yanından galaksiler arası mesafeleri katederek uçup gelen herkesin göremediği kanatlı meleklerin, galaksi içinde toz tanesi kadar dahi yeri görünmeyen dünya gezegeni üzerinden bir seçilmişe mesaj taşıması varsayımı... O tanrının gönderdiği herkesin göremediği mesajları alıp okuyup, sonra da gelen emirleri çevresindekilere duyurmakla, “elçilik”, “postacılık”, “peygamberlik” türünden bir takım görevleri yerine getirenlerin olduğu varsayımı... Ve bu türden tüm kabuller tamamen hayalidir, boştur; yüzyıllar öncesinin mecazlarının işaretlerinin güncel verilerle yorumlanamaması; bu yüzden de birebir aynı gerçek sanılmasından başka birşey değildir! Bu tür yakıştırmalar, Allah Rasûllüğü işlevini yerine getiren eşsiz zat son Nebi Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) için aklı başında ilim sahibi hiç kimse tarafından kullanılmaz! O yüce zatı, bu tanımlamalarla kayıtlamada ısrar, büyük cehalettir!

Hakikat şu ki, “...tutan eli, işiten kulağı, söyleyen dili olurum” şeklindeki hadis-i kudsi’deki vurgunun aydınlattığı gerçek üzere, “risalet” kelimesiyle işaret edilen işlev, birimin hakikatinden bilincine doğru inzal olanı (açığa çıkanı) dillendirişidir!

Hakikat şu ki, “...tutan eli, işiten kulağı, söyleyen dili olurum” şeklindeki hadis-i kudsi’deki vurgunun aydınlattığı gerçek üzere, “risalet” kelimesiyle işaret edilen işlev, birimin hakikatinden bilincine doğru inzal olanı (açığa çıkanı) dillendirişidir! Özünde olanı ortaya çıkarıştır, ortaya koyuştur, kelâma ve fiile getiriştir risâlet! Özden varlığa, orijininden zahirine, esmasından efaline”, hülâsa Muhyiddin-î Arabi hazretlerinin en yalın haliyle ifade ettiği gibi, “kendinden kendine”... İşte bu esastan dolayı, Allah’ın “kelimesi” olma (kelimullah) tabiriyle de işaret edilmiştir “rasûllük” işlevine...

Kur’an’daki tanıma dayalı olarak “Allah ve Rasûlü’ne iman”, toplumsal şartlanmalarla kabullenilmiş anlayışları terkedişle ve yaşama bakışı yeni baştan ele alarak düzenlemeyle yaşanan, bir bilinçlenme sürecini başlatır. Böyle bir “yenilenme” sürecinin yaşanmadığı yerde, tahkiki imandan sözedilemez!

“Allah” ismi yanısıra “Allah Rasûllüğü” işleviyle neye işaret edildiğini bilmeyenin, “Allah'a ve Rasûlü’ne” imanı olmayanın “Müslümanlık” iddiası, basit bir "taraftarlıktan" öteye geçmez! Allah'a ve Rasûlü’ne imana dayalı olmayan Müslümanlık iddiasının ve taraftarlığının, işin hakikati yerine taklidiyle kendini avutmaktan başka hiçbir getirisi olmaz!

Kur’an’a ve Rasûlullah öğretisine göre, asıl olan, şekil veya taraftarlık değil, "İMAN"dır! İşaret ettikleri anlamlar kavranarak “Allah” ve “Rasûlü’ne” iman etmek, şartlanma yollu kabul edilen tanrı varsayımı üzerine bina edilmiş tüm inanç ve anlayışların da yıkılma sürecini başlatır...

Rasûllük işlevinin karşılığıymış gibi kullanılan farklı terimlerin, aslını ifade edemeyeceği hususunu böylece kavrayabildiysek eğer, şimdi başlıkta işaret edilen esas konumuza girebiliriz.

Önce önemli bir hatırlatma!

“Bugün görebildiğim kadarıyla, bizim ilk defa açıkladığımız değerlendirmeler ve bakış açıları, “DİN”e en tutucu ve şekilci yaklaşanlardan, en aydın görünenlere kadar, hemen her çevrede, yer almaya başladı; her ne kadar o görüşün altındaki imzadan söz edilmese de...”

2000 yılında yayınlan Mesajlar kitabının önsözünde Üstad Ahmed Hulûsi, son günlerde sıklıkla karşılaştığımız bazı gelişmelere bu sözleriyle değinmişti ve ayrıca şu ifadelere de yer vermişti:

“Dini kabullenmek, ya “gökte tanrı” ve onun yolladığı postacı-elçi peygamber ve fermannamesi kitap anlayışına ve temeline göre yapılandırılır; ya da Kur’ân’ın açıkladığı “ALLAH”, “RASUL”, ve buna dayalı, sistemi açıklayan “KİTAP”, anlayışıyla olay değerlendirilip; her konu bu anlayışa göre yerli yerine oturtulur.

“DİN”, “gökte tanrı var yerde postacı - elçi peygamberi” kabulüne dayalı şekilde ele alınıp; sorunlara lokalize çözümler arayışı ile “anlayış reformuna” çalışılırsa, kesinlikle bilelim ki, ortaya çıkan ucube, hiç bir aklı başında insan tarafından üzerinde düşünülmeye tartışılmaya değer bulunmayacaktır!.

Kur’ânın RUHU” esas alınmadan ortaya konulacak bütün yaklaşımlar, “göktanrı”nın fermannamesine kelime ve harf bazında şekilci ve mantık-akıl dışı yaklaşımlar getirecektir. Bu da bazı akılsızların, “iman akılsızca yaklaşımdır” (!?) savına pâye vermekten başka bir şey sağlamayacaktır.”

Yaşadığımız dünyayı okuyamayan, modern bilimin açılımlarını algılayamayan, günün gerisinde kalmış kişilerin, –dinadamı veya aydın diye tanımlansın, farketmez,– “din” diye ortaya koydukları ve tartışma konusu ettikleri şey, insanların veya toplumların “Müslümanlığının” yargılanmasının ötesine geçemese de, konulara “düşünce” esaslı yaklaşmayı isteyen bazı çevrelerde, yukarıdaki tespitlerin ışığında son zamanlarda yapılan sorgulamaları internetten izliyoruz. Bu konularda da bizi önemli açılımlara yönlendirebilecek sorulardan birisi şudur:

Hazreti Muhammed, 1400 küsur yıl önce değil bugün yaşasaydı?..”

Bu konuya değinenler, olaya “peygamber bugün yaşasaydı” diye yaklaşıyor ve dolayısıyla çıkış noktasından, çok önemli bir “yanlışı” esas alıyorlar.

Bu konuya değinenler, olaya “peygamber bugün yaşasaydı” diye yaklaşıyor ve dolayısıyla çıkış noktasından, çok önemli bir “yanlışı” esas alıyorlar.

Allah Rasûlü’ne “peygamberlik”, “elçilik” veya benzeri tür kelimelerle tanımlanan bir ünvan veya mertebe vererek yaklaşmak, her ne kadar bir yüceltme zannedilse de, yukarıdaki değerlendirmelerimizden de görüleceği üzere, o yüce zatın son Nebi ve Rasûl oluşunun anlamları yanında aslında büyük bir hatadır! Tıpkı, ALLAH ismiyle işaret edilene “tanrılık” pâyesi vermenin, O’nu yüceltme olduğunun zannedilmesi gibi...

Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) tasavvurundaki hatalardan sıyrılma yolunda öncelikle, ona giydirilmeye çalışılan “peygamberlik”, “elçilik” türünden mevhumlardan zihnin arınabilmesi gerekir! Bu tür asıl olmayan kılıflar içerisine sığdırmaya çalıştığınız sürece, Allah Rasûlü’ne ve Rasûllük işlevine yönelemezsiniz ve onu, sizin görmeyi istediğiniz, kendi yargılarınıza göre kıymet verdiğiniz bir “imajın” içine sokmaktan kurtulamazsınız!

Nasıl ki, “ALLAH” ismiyle işaret edilen, hiçbir şeye benzetilemez ise; “Rasûllük” işlevinin de eşi, dengi yoktur ve başka hiçbir işlevle eş tutamazsınız, hiçbir tanım ona işaret etmeye yeterli olmaz! Tıpkı “tanrılık” görevini veya işlevini yerine getiren bir varlık sözkonusu olmadığı gibi; “peygamberlik”, “elçilik”, “aracılık” diye tasavvur edilen, ötesindeki tanrıyla ilişkilendirilmiş türden görevlerin hiçbirini yerine getiren bir insan da asla varolmamıştır. (Akli dengesizlikler konumuz dışında!) Çünkü, Allah ismiyle işaret edilen mânâ buna mânidir!

Bunu da anlatabildiysek, şimdi gelelim sorunun sorulması gereken doğru şekline.

“Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) 1400 küsur yıl önce değil, bugün yani mesela 1950’lerde, aramızda doğup, büyüyüp, risalet ve nübüvvet görevi alsaydı?..”

Bunu düşünmek ve konuya böylece bakmak gerekir.

Evet, şimdi yazımızın esas konusuna gelebiliriz:

Rasûlullah 1400 yıl önce değil de bugün dünyaya gelmiş olsaydı ve bugün yaşasaydı... Türkiye’de veya Avrupa’da veya Amerika’da... İslâm’ı nasıl anlatırdı? Gene 1400 yıl önceki, kabilesindekilere anlattığı gibi mi? Bunu iyi düşünmek gerek...

Rasûlullah 1400 yıl önce değil bugün dünyaya gelmiş olsaydı ve bugün yaşasaydı... Türkiye’de veya Avrupa’da veya Amerika’da... İslâm’ı nasıl anlatırdı? Gene 1400 yıl önceki, kabilesindekilere anlattığı gibi mi? Bunu iyi düşünmek gerek... (A.H.)

DİN gerçeğinin aslının anlaşılabilmesi yolunda, insan için hayatî, hatta “ebedi” önemi haiz bazı gerçeklerin farkedilebilmesi yolunda zamanımızda yapılması gerekli son derece önemli bir sorgulama bu... Tâbi gerçekçi düşünen beyinler için ve tâbi herşeyden önce konuya doğru noktadan yaklaşarak...

Aramızda doğmuş biri olarak nasıl yaşayacaktı? Teknolojiyle ve modern yaşamla ilgili şeylere yaklaşımı nasıl olacaktı? Örneğin, bisiklete binmeye şeytanarabası diye mi yaklaşacaktı? Televizyonsuz evde mi yetişecekti? Elektrik Hıristiyan buluşudur deyip kullanmayacak mıydı? Bilgisayar kullanmayacak mıydı?

Burada gözden kaçmaması gereken önemli bir incelik var!

Bugün “Müslüman toplum kuralları” diye tanımlanan kurallar 1400 küsur yıl önce henüz gelmiş olmadığı için, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) geldiği toplumun, yani Müslüman olmayan ancak tanrılara putlara tapınan bir toplumun örf ve âdeti içinde yetişti!

“Rasûlullah (aleyhisselâm) bugün yaşasaydı” sorgulamasını yaparken bu gerçeği hesaba katmak gerekir.

Buna göre, o tarihlerde gelmemiş olan Rasûlullah (aleyhisselâm) bugün de geldiğinde Hıristiyan veya putperest bir topluluk içinde; “Müslüman toplum kuralları” olmayan bir çevrede büyümüş olacaktı; işte bu gerçeği bugüne uyarlamamız gerekir...

O eşsiz zat Allah Rasûlü’nün yerine getirdiği işlevi, neyi, ne için bildirdiğini, insanlığa nasıl bir ufuk açtığını, neler getirdiğini, amaç ve hedeflerinin neler olduğunu doğru değerlendirebilmek için, Rasûlullah (aleyhisselâm) 14 asır önce bildirilenler üzerine oluşmuş ortamda yaşasaydı değil, 14 asrın öncesindeki gibi, o gün içine geldiği ortam gibi, bugün varolan, ama “Müslüman toplum kuralları” olmayan bir ortam içinde yaşasaydı değerlendirmesini esas almalıyız!

Şimdi, “OKU” hitabıyla başlamak üzere, insanlığa kendi gerçeğini ve geleceğe hazırlanma sistemini açıklayan Kur’an-ı Kerim’i 23 yıllık bir süreçte yaşanan olaylar beraberinde bildiren Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ı düşünmeye çalışalım!

Düşünün ki, kendisini ötedeki bir tanrı böyle bir göreve atamadığı gibi, tüm bu yaptıklarını ötedeki bir tanrıdan korkusundan veya karşılığını beklediğinden de yapmadı!..

Dünyanın değişik yerlerinde, kendi değer yargıları ve anlayış seviyelerine göre o eşsiz zatı “dinadamı”, “elçi”, “devlet reisi”, “lider”, “komutan” gibi vasıflarla da tanımlamaya çalışanlar çok.

Acaba, “dinde zorlama yoktur” hükmünü getiren, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyerek insanlara evrensel bir sorumluluk bilincini kazandırmaya çalışan Allah Rasûlü, bugün, kimilerinin yorumladığı ve tanımladığı gibi bir devletin reisi, ya da bir komutan gibi mi yaşayacaktı? Kendisine devlet reisliği teklif edilince bunu kabul mü edecekti? Yoksa bulunduğu toplum içinde dinadamı, hoca, şeyh türünden bir ünvanla, modern dünyanın uzağında mı yaşıyor olacaktı?

Düşünme ve değerlendirme sistemimizi biraz yenilemeye başladıktan sonra şimdi bir adım daha ileriye gidelim...

Bizi okuyanların hatırlayacağı üzere, GİZ’li Gülşen’de “Sünnetin Ruhu” başlıklı yazımızda bu konulara Aksaçlı bilgemizin şu sözleriyle yer vermiştik:

“Hazreti Muhammed (aleyhisselâm) bundan 1400 küsur sene evvel, içinde bulunduğu toplumun yaşam biçimine, giyim-kuşamına, saçına-sakalına uygun mu yaşıyordu; yoksa onların giyim-kuşamlarına karşı çıkıp, onlardan tamamıyla farklı bir şekilde mi giyiniyordu?

Hazreti Rasûlullah (aleyhisselâm) da, içinde bulunduğu o putperest topluluğun giyindiği gibi sarık, cüppe, entari giyinip, onlar gibi sakal bırakmış, onlar gibi yiyip içmiştir…”

("Sünnet Ne Değildir" başlıklı yazıdan bu konuyu genişçe okuyabilirsiniz.)

Hazreti Rasûlullah (aleyhisselâm) bugün bu ortamda dünyaya gelip gençliğini yani risalet öncesi dönemi bu insanlar arasında yaşasaydı, yaşam biçimi nasıl olacaktı?

Modern bilimin ve teknolojinin geldiği noktayı ve verilerini çok iyi inceleyerek, aldığı vahyi bunlarla mı açıklayacaktı; yoksa yine 14 yüzyıl öncenin topluluklarının tanıyabileceği ve anlayabileceği düzeyde misaller ve sembollerle mi gerçeklere işaret edecekti?.

Nasıl yerdi? Eliyle mi, çatal kaşıkla mı? Dişini neyle fırçalayacaktı? Neler kullanacak neler kullanmayacaktı? Bugünün ilerisinde mi olacaktı, yoksa geçmişe mi özenecekti? O gün nasıl giyinmekteydi ve bugün nasıl giyinecekti? Daha sorulacak pek çok soru var bu konuda aklı başında hakikati arayan insanlar için. Ama bir sürü insan da elbette bunlarla hiç ilgilenmez. Emir komutayla yaşamlarına devam ederler.

Bu gibi konularda herkesin kendi seviye ve zaviyesinden değerlendirmesi olabilir. Ancak biliyoruz ki, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine ters düşmeyen konularda, içinde bulunduğun toplumun sünnetine uygun hareket etmek, “sünnet”e uygun olan davranıştır. “Sünnetin RUHU”nu anlayabilir ve değerlendirebilir isek eğer…

Daha da önemlisi, Allah Rasûlü bugün, yani 21. yüzyılda örneğin Amerika’da yaşasaydı, aldığı vahiyleri nasıl açıklardı? Ne gibi sorunlarla karşılaşır ve nelere cevap vermek durumunda kalırdı?

“Aklınızı kullanın, bu misallerin üzerinde düşünün ve ne anlatılmak istendiğini algılamaya çalışın” diyen kitabın hükümlerini nasıl açıklardı? Misallerin neler olabileceği, neler olamayacağı konusuna girmiyorum burada... Ancak şu cümleyle yetiniyorum:

Modern bilimin ve teknolojinin geldiği noktayı ve verilerini çok iyi inceleyerek, aldığı vahyi bunlarla mı açıklayacaktı; yoksa yine 14 yüzyıl öncenin topluluklarının tanıyabileceği ve anlayabileceği düzeyde misaller ve sembollerle mi gerçeklere işaret edecekti?

(Devam eden yazımızda inşallah bu konu üzerinde duracağız.)

44777 kez okundu.

Nisan 2007

 

arkadaşıma gönder | favorilerime ekle | açılış sayfam yap

1994-2007 ® Ahmed Bâki'nin Tasavvuf ve Bilim Web Sitesi
3.000'den fazla web sayfasında sunulan tamamı ücretsiz kitaplar, kitapçıklar, sesli kitaplar, e-book'lar, sesli ve görüntülü sohbetler, çeviriler, seslendirmeler ve ayrıca sürekli eklenen güncel yazılarla tüm insanlarla karşılıksız paylaşım.
© Yayınlarımızın telif hakkı yoktur. Orijinaline sadık kalmak koşuluyla yazar ve kaynak belirterek her yoldan çoğaltılabilirler.