Hiçbir eserimiz için telif hakkı
talebimiz yoktur.
Tüm yayınlarımız, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın "Allah"
ismiyle neyi bildirip açıkladığının öğrenilmesi ve "Din" denilen
sistemin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için tüm insanlarla
karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tamamına ücretsiz
olarak ulaşabilir, YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan
çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilminin karşılığı alınmaz.
Egonun en sevmediği şey: Sevmek
Ahmed Bâki
15 Mart 2007
Sevenin gözü görmez derler... Oysa sevenin gözü görür, amma;
sevenin gözü, kusur görmez!
Sevdiğinden başkasını görmemek kemâlidir belki sevmenin, ama
onun daha öncesinde sevenin özelliği, kusur görmemesidir sevdiğinde!
Sevmek, sadece "güzellikleri" görmektir! Hata, eksik, kusur,
yanlış görmemektir. Güzelliğin hoşluğudur yaşanan, gönlünde sevenin.
Kusursuzdur sevene sevdiği! Ne hata vardır görülecek, ne kusur,
ne yanlış, ne de eksik!
Hata, eksik, kusur, yanlış görülmeye başlandı mı, sevgi de kaybedilmeye
başlanır ve giderek kaybolur...
"Allah'ı sevmek" denen şey, varlıkta hata, eksik, kusur, yanlış
görmemekle başlar.
"Allah'ı sevmek" denen şey, varlıkta hata, eksik, kusur, yanlış
görmemekle başlar... Hiçbir yerde, hiçbir surette, hiçbir zerrede.
Suretlerden bir suretten, bir kıvılcım ile başlar belki. Aşk ile.
Ve gittikçe yayılır her surete... Görüldükçe türlü haller türlü
yandan; "sizde bir türlü, bizde bir türlü," dedirtir...
Aşk, âlemlerin rabbinden bir lütfudur; kula bahştir ! Ondaki
mânâlardan bir "mânâdır", yaşanan. Yüzünü gösterdi mi, O'na aşık
olmaya karşı koyabilecek güç kalmaz karşısındakinde! Tuzun suda
eridiği gibi erir varlığı "sevenin", sevdiği karşısında... Unutturur
sevene kendi halini bile aşk; sevilen ve sevgisi kaplar her yanını,
her zerresini. Onun için, onunla, adeta onu (sevdiğini) yaşar, seven.
Beğenmek gibi değil, hoşlanmak gibi değil, eğlenmek gibi değildir
sevmek. Bunların hepsinin nihayeti vardır, ama sevginin nihayeti
yoktur. Nihayeti yok olmak ise sevgidir zaten; yolda kalanlar, sadece
o yolun heveslileridir.
İşte böylesine sevmek, dünyanın en zor işidir! Katlanması güçtür.
Sabretmesi güç! Zira, hata, eksik, kusur, yanlış görmemek her yiğidin
kârı değildir. Onları görmekle, sevgi de birarada yaşanmaz ne çare
ki... Onun için demişler, "aşığım demek kolaydır ama, sevdiği yolunda
canından vazgeçmeyen değildir gerçek aşık."
Ne diyor kudsî hadiste? "Bana aşık olan beni bilir, beni bilen
beni sever. Bana aşık olana ben de aşık olurum. Kime aşık olursam
onu öldürürüm. Öldürdüğümün diyeti bana aittir."
Böyle bir lütuftan nasibi olanın, hata görmesi olmaz, kusur görmesi
olmaz, eksik, yanlış görmesi olmaz! Suçlaması olmaz, kınaması olmaz,
hor görmesi olmaz!..
"Bana aşık olan beni bilir, beni bilen beni sever. Bana aşık
olana ben de aşık olurum. Kime aşık olursam onu öldürürüm. Öldürdüğümün
diyeti bana aittir." (Hadis-i Kudsî)
Seven, sevgisini kaybetmemek için "kendini" kaybeder...
Nasibi olmayan ise benliğini kaybetmemek için "sevgisini" feda
eder...
Seven kişi "ben"ine sınır tanımaz, özünden gelen sınırsızlığı
hisseder, kayıtsız yaşar. Gaybından ne gelirse, kendinde onun ortaya
çıkacağını bilir... Onun için aşığın yapamayacağı şey yoktur!
Seven, "ben" derken, özündeki o sınırsızlığı hisseder! Sınırsız
özdür o!
Nasibi olmayanın ise kendisi sanıp ben dediği, "ego"sudur aslında...
Kendini üstün, özel, başkalarından ayrı görme meyli ile. Kahramanlar
farklı olsa da egonun senaryosu hep aynıdır her defasında; bilenler
bilir. Kusur görmekle başlar işe, hatalar, yanlışlar gelir ardından...
Ve eksikler, eksiklikler... Sonra suçlar, kınar, hor görür... Sabahtan
akşama dek "ben 'tanrı'yım" deyip, pardon "ben 'hak'lıyım" deyip,
böbürlenerek dolaşır etrafta... Ego da hata, eksik, kusur, yanlış
görmez; o da suçlamaz, kınamaz! Ama sadece "kendini"! Asla kendinde
hata bulmaz, kusur görmez, eksik görmez. İstemediği birşeyi yaşadığı
zaman hemen karşısındakini suçlar, karşısındakini kınar... Ateşe
düşer yanar, ama dönüp "bunun sebebi sensin" diye hep karşısındakini
suçlar! Af dilemeyi bilmez! Hatasından sonra şeytanın, "beni sen
azdırdın" diye rabbini suçlamasını hatırlarsınız... İşte aynı senaryo!
Sevgiyle başlayan nice yolculuğu bile tam zıddına, nefrete kadar
götürür ego... Geriye kalan sevgisiz bir benliktir orada...
Şunu her zaman hatırlayın dostlarım: Karşısındakilerde hata,
eksik, kusur görerek içinde bulunduğu durumdan dolayı başkalarını
suçlayan; hakikati olan "sınırsızlığı" kaybeder, "ego"suna tâbi
olur!
Allah Rasûlü iken, o eşsiz zat günde yetmiş kez tövbe ederken...
Hele hele, istemediği bir durumu ve mutsuzluğu yaşayıp da, buna
rağmen "hatam yok, ben 'hak'lıyım" iddiasında olmak büsbütün perdeliliktir!.."Ego",
sınırsızlıktan perdeler, kendini hep 'hak'lı bularak, sevgiyle,
saygıyla, hoşgörüyle, hizmetle, şükürle, vericilikle yaşanan her
güzel şeyi ezer, yokeder... Haklılık iddiasıyla haklı çıkanın "siz"
olduğunu sanırsınız. Bu size "gurur" verir. Gururuyla yaşayan kişi
de herşeyi yapabilir, ama "onu" seçen, kendindeki "sonsuzluğu" kaybeder.
Karşısındakilerde hata, eksik, kusur görerek içinde bulunduğu
durumdan dolayı başkalarını suçlayan; hakikati olan "sınırsızlığı"
kaybeder, "ego"suna tâbi olur!
Şu iki şeyi hayatınızın her saniyesinde devamlı hatırlamaya çalışın:
Ne zaman ki "ben haklıyım" iddiasındasınız, bilin ki o zaman tanrılık
iddiasındasınız ve sonu zillettir, aşağılanmadır. "Yaşadığınız her
ama her istemediğiniz şeyin, her kötü anın, her mutsuzluğun, sadece
ve sadece kendi perdeliliğinizden kaynaklandığını ve kendi ellerinizle
taşıdığınızın neticesi olduğunu" hiç akıldan çıkarmayın! Sistem
bu! "İnsan için yaptığının dışında hiçbir şey yoktur!" Bunların
neticesinde, asla başkalarını suçlamayın, kınamayın, onlarda hata,
eksik, kusur görmeyin! İsterse, ömrü boyunca secdede olsun başı;
istemediği durumlardan dolayı kendi eksiklerini görmediği, ben haklıyım
iddiası ile karşısındakileri suçladığı bir halde iken ölen kişi,
imanlı bir halde gitmiş olmaz... Bunu egonuz kabul etmeyecektir,
hiç unutmayın! Tek çıkış yolu var, Kur'an-ı Kerim bunun böyle olduğunu
açıkça beyan ediyor, ona iman etmek! Bakın Nisa Suresi'nde ardı
ardına iki ayette çok çok önemli bir inceliğe işaret var bu konuda.
Birçok kişinin birbiriyle bağdaştırmada zorlandığı, içinden çıkamayıp
sorduğu bir nokta. Yukarıdaki açıklamaların devamında değerlendirilebilmesi
kolay olur dilerim.
"...ve in tüsibhüm hasenetüy yekulu hazihi min indillah ve in
tüsibhüm seyyetüy yekulu hazihi min indik kul küllüm min indillah..."
(Nisa:
78)
"Kendilerine bir iyilik isabet ederse "ind-Allah'tan" diyorlar,
ama kötülük isabet ederse bu "sendendir" diyorlar; de ki hepsi de
ind-ALLAH'tandır."
Karşımızdakine yönelik tavra ve bakışa dair çok önemli bir düşünme
ve değerlendirme prensibi açıklanıyor burada. Bu hükmü değerlendirebilen
kişi, istemediği, hoşlanmadığı bir durumdan dolayı asla karşısındakini
suçlamaz! Ayrıca, yaşadığı güzelliklerden dolayı da asla benliklenmez,
böbürlenmez... Zira, yaşanan ve yaşanacakların hepsi Allah'tandır.
Akabinde çok önemli bir sır daha açılıyor:
"Mâ esâbeke min hasenetin feminallah ve mâ esâbeke min seyyietin
femin nefsike..." (Nisa:
79)
"Sana gelen iyilik ALLAH'tandır, sana isabet eden kötülük ise
'nefsinden'dir."
Nefsimize yönelik tavra dair açıklanan düşünme ve değerlendirme
prensibi ise şu: Eğer istediğin güzel şeyler ise yaşadıkların, bunları
Hakk'ın bir lütfu olarak bil, Allah'ın hüküm ve takdirinin sonucu
olarak bunların nasip olduğunu değerlendir, böbürlenme, benliklenme!..
Yok eğer istemediğin mutsuz edici durumsa içinde bulunduğun, o halde
bunların da nefsinden kaynaklandığını, sebebinin başkası olmadığını
bil!.. Sana isabet eden kötülük, nefsindendir. Ego, böyle olmadığına
dair bir sürü çıkarımlarla gerçeği örtmeye çalışabilir. Ancak, Sistem
bu; itiraz etmekle hiçbir şey değişmez! Bunu böyle kabul edip yaşamadıktan
sonra da bu Sistemi 'oku'mak asla mümkün olmaz!.
İşte önemli iki uyarı; nefsinin yanıltmalarına aldırmadan iman
edip gereğini yaşayabilene "aşk" olsun!
Evren diye algıladığımız yapının hologramik (düzenlenmiş) "bilgi"den
ibaret olduğunu ve insan beyninin de aynı şekilde holografik esaslara
dayalı olarak çalıştığını, bilimsel bulgulardan çıkan sonuçlar paralelinde
uzun yıllar önce yazmıştık. "Herşey maddeden ibarettir zannını"
aslında temelden yok eden ve ötesine kapı açan bu bulgu ve bilgi,
bizce modern bilimin gelebildiği en ileri noktadaki eşik olmuştur.
"Eşiktir" diyorum, zira hergün yeni bulgular ortaya atılsa da, hepsi
eşiğin öncesindeki zeminde yapılan arayışların sonuçlarıdır ve de
holografik esasın getirdiği noktada, onun "sonuçlarının" değerlendirilmesi
yoluyla henüz o eşiğin ötesine geçilmiş değildir! Bizdeki veritabanına
ve açığa çıkan anlayışa göre böyle elbette!
"Bir atı suyun başına götürebilirsiniz ama, suyu siz içiremezsiniz!"
(İngiliz Atasözü)
İngilizce'de, bu durumu hatırlatan bir atasözü var, belki bilenleriniz
vardır: "You can lead a horse to water, but you cannot make him
drink". Bir atı suyun başına siz götürebilirsiniz ama ona suyu siz
içiremezsiniz! Bir realitenin hatırlatılması bu: Çevrenizdekilere
birşeyin nasıl olacağını (yapılacağını) gösterebilirsiniz, ancak
ondan sonrasını onlara siz yaptıramazsınız! İşaret etmek istediğim
duruma uyarlarsak, "insanlara, kendileriyle ilgili herşeyi açıklayabilirsiniz,
ancak onu yaşayacak olan kendileridir; yaşamalarını siz sağlayamazsınız".
Modern Bilim de, insanoğlunu çok önemli bir eşiğe kadar getirmiştir;
ne var ki onun getirdiği ve gösterdiği şeyi değerlendirecek
olan, sonuçlarına göre gereğini yaşayacak olan insanın kendisidir...
Bilim dünyasından ulaşan
haberlere bakılırsa, görünen o ki, uzayın ve atomun, yani
makro ve mikro evrenlerin derinliğine sayısız yolculuklarda
kaybolmak insanoğlu için çekiciliğini hep korumaya devam edecek.
Aslında bunlar şaşılacak bir durum da değil. Zira, ötesi, tercih
meselesi, "iman" ve "gönül" işi, belki bir cazibe, zevk, neşe!
Zira, eşiğin ötesindeki varsayalım okyanusa açılabilenin, bu
dünyada az bir müddet konakladıktan sonra geçip giden yolcu
olmaktan öte ne işi olur ki!
Neyse, bunlar ayrı konular. Ama, gelinen noktayı hiçe sayıp
eşiğin bu yanında kalarak tanrının(!) varlığına(!) bilimsel(!)
kanıtlar arama çabaları düşündürücü!.. Varsa takdirde eğer,
bu konulardaki tespit ve değerlendirmelerimizi daha geniş şekilde
sunmak da nasip olur bir gün.
Bunlara şu sebeple değindik. Aşağıdaki videoda, “canlı kamera”
olarak adlandırılan otistik bir kişinin şaşırtıcı fotografik
hafıza yeteneği sergilenmektedir. Başlangıçtaki holografi hatırlatmasını,
insan beyninin muhteşem potansiyeline tanıklık eden bu videodaki
olayla ilişkilendirdiğinizde çok farklı değerlendirmelere ulaşmanız
mümkün. Holografik esasa dayalı düşündüğünüz zaman, "bir insanın
beyninde" bir yeteneğin ortaya çıkması demek, "beyinde" o potansiyelin
varlığı anlamına, daha da açıkçası her insanda varolan "beynin"
o konfigürasyona sahip bir yapı olduğu anlamına gelir! Farklılıklar
ise ortaya çıkış ölçüleri itibariyledir. Elbette buradan çok
önemli başka bulgulara da gidilebilir derinliğine düşünülürse.
Hatta bu bir emsal olarak alınıp daha kapsamlı düşünülünce,
"insan" denen varlığın evrenle ilişkisi hakkında önemli soruların
cevaplarına yaklaşılabilir.
'Oku'yabilmek istiyorsanız, gördüklerinizi, "sunulabilen"
misaller ve kesitsel örnekler olarak alın; eskiyi bırakıp yenisiyle
kayıtlamayın!
İnandığınız limitlerinizin ötesine tanık olmak, daha ötede
yeni limitler benimsemenize değil, "limitsizliğe" yönelmenize
vesile olsun!
(Youtube yasağı kalkıncaya dek videoyu aşağıdaki linklerden
izleyebilirsiniz.)
Londra’da yaşayan
Stephen Wiltshire, kendisiyle iletişimin zor olduğu ve takma
adı “canlı kamera” olan bir dâhi. Söyleyebildiği ilk kelimeler
olan “kağıt” ve “kalemi” telaffuz ettiğinde 5 yaşındaydı. 11
yaşındayken helikopterle sadece bir kez Londra’yı turladıktan
sonra, şehrin havadan mükemmel bir görünümünü çizdi. Öyle ki
çiziminde Londra’nın başlıca büyük binalarının pencere sayıları
bile doğru olarak resmedilmişti. Bu görüntülerde canlı kamera
Stephen’dan daha önce hiç görmediği uçsuz bucaksız Roma kentini
helikopterle 45 dakika (2. kez göz atma şansı olmaksızın- sadece
bir kere) turladıktan sonra, tarihi şehir merkezinin havadan
görünümünü panoramik olarak 5 metrelik kâğıt üzerine çizmesi
istendi. Kendisine bu çizimi tamamlaması için 3 gün verildi.
Bu 3 gün boyunca Stephen hafızasında binlerce detayı tutmak
zorundaydı. Minik dar sokaklar, sonu yok gibi görünen evlerin
tüm pencereleri ve balkonları, Panteon’dan Kolezyum’a kadar
başlıca tüm tarihi yapıların kolonları, detayları...
5 metre büyüklüğünde bir kağıt boşken korkutucu görünüyordu.
Şaşırtıcı olan Stephen’ın hiç taslak çizmeden, kağıt üzerinde
direk olarak Saint Peters kilisesini çizerek işe başlamasıydı.
Aslında helikopterden sadece bir kez izlediği şehir merkezinin
panaromik manzarasının tüm boyutları, yapıların oranları, yolları
ve diğer tüm detayları Stephen’ın hafızasındaydı. 2. günün sonunda
resim yarılanmıştı. 3 günlük çizim maratonunun sonunda ise Stephen
yeni yeni yorulmaya başladı ve 5 metrelik kağıdı 5 adet kalem
bitirerek doldurmuştu. Açıkçası Stephen da yaptığı işten memnundu.
Geriye sorular kaldı... Stephen Wiltshire’ın hafızası nasıl
bu kadar kesin ve hassas olabiliyordu?
Çizdikleriyle gerçeklerin karşılaştırmasını yaptık. Öncelikle
çizimdeki 2 ana yapıyı inceledik ve Stephen’ın çizimlerinin
korkutucu derecede doğru olduğunu gördük. 100 feet yükseklikten
bakıldığında yapıların yükseklik farkları hassas olarak görülemeyeceğinden
dolayı ünlü Roma tepeleri çizimde tam olarak belirtilememiş.
Panteon’un orijinal çatısını kontrol ederek çizimde bazı küçük
ve önemsiz farklılıkların olduğunu keşfettik fakat kolon sayıları
tam olarak doğruydu. Buna karşın Roma’nın kesinlikle en karmaşık
yapılarından biri olan Kolezyum bir karbon kopya gibi çizilmişti!
Stephen aynı zamanda yan yollardaki pek çok binayı da doğru
olarak çizmişti. Kız kardeşinin söylediğine göre eğer daha fazla
zamanı olsaydı tüm bunları daha detaylı çizebilirdi.
Stephen Wiltshire şöyle diyor: “Bazı bölgelerde çok detay
vardı ama çizmesi en kolay bölgeler Saint Peters Kilisesi ve
Kolezyum idi!”
'Bilim' ve günün gerisinde kalan bakışlar
Ahmed Bâki
1 Mart 2007
Yanlış yönelimlerin temel sebeplerinden birisi, kişinin konulara
'şartlandırıldığı gözle bakışının' farkına varamaması ve dolayısıyla
kendi değer yargılarının dışını görememesidir.
Oysa, yenilenme, aslen 'bakışta' yaşanan bir süreçtir! Elbette,
'tanrı' kirliliğinden arınabilenler için...
Geçmişteki karşılığıyla "tecdid" denen "yenilenme"den nasip alamayanları,
Kur'an-ı Kerim, "Allah’ın inzal ettiğine tâbi olun denildiği zaman,
onlar: 'Hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona tâbi
oluruz', derler" şeklinde tanımladıktan sonra, aynı ayette "Ya ataları
bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış idiyseler?" (Bakara:170)
sorgusuyla da akıl sahiplerini, yaşadığımız sistemin her zaman geçerli
bir realitesini farketmeye yönlendirir!
"Kelimeler" bir yandan düşünce kilitlerini açarken, diğer yandan
o kelimelere giydirilen yanlış veya yetersiz anlamlar sebebiyle
çoğu zaman perde olmuş ve hâlâ olmakta, gerçeklerin anlaşılmasına...
"Kutsal" kelimesine, "akılla keşfedilmesi gereken önemli
sırlar içeren" yerine; "hakkında düşünülmeden olduğu gibi muhafaza
edilmesi, değişim ve gelişimden uzak tutulması gerekli" gibi
anlamlar yüklemiş insanoğlu yüzyıllar boyunca. Din konusunu
"dogmatik" diye tanımlayarak, aklını yeni ufuklara ve anlayışlara
kapatmış ve hâlâ da kapatmakta!
"Allah’ın inzal ettiğine tâbi olun denildiği zaman, onlar:
'Hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona tâbi
oluruz', derler. Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve
doğruyu bulamamış idiyseler?
(Bakara:170)
Canlı tutmak ve yaşamda görmek yerine, taşlara kazınarak
veya kılıflarda saklanarak değer verildiği zannedilen "kutsallıklar"
algısı, beyinleri kilitlemiş, düşünceleri bloke etmiş. Özgür
düşüncenin önünde büyük bir engel olmuş.
Oysa, Kur'an-ı Kerim, gerek "işte böyle açıkça beyan eder",
gerekse de "işte böyle misal vererek anlatır" ifadesinin geçtiği
tüm ayetleriyle, insan için sürekli olarak "belki akledesiniz",
"düşünesiniz", "farkedesiniz", diye asıl hedefi ortaya koyar.
Bununla birlikte, bildirdiği hakikati göremeyiş halini de, "kalplerin
ve kulakların mühürlenmesi ve gözlere perde inmesi" deyimleriyle
vurgular...
İşte, çeşitli düzeylerdeki bu körlük halinden dolayı, insanoğlunun
kutsal diye kabul ettiği metinlerde neyin adı geçmişse, birebir
o nesnelere kilitlenmiş çoğu kez bakışlar! 'Kalp' denmişse öylece
kalbe; 'el' denmişse öylece ele; 'kan pıhtısı' denmişse, öylece
kana kilitlenmiş düşünceler ve 'sağırdırlar', 'dilsizdirler',
'kördürler' şeklindeki deyimlerle birebir duyu organları hakkında
yargılara varılmış... 'Topraktan varettik' dendiğinde öylece
toprak, 'ateşte yanar' dendiğinde öylece alev; 'bağlar bahçeler'
dendiğinde doğrudan ağaçlar; 'altında ırmaklar akan' dendiğinde
akarsular, ve bunlar gibi sayısız "nesne" hayal edilir olmuş;
'kapıdan girecekler' denildiğinde bahçe girişi gibi bekleyen
kapılar olduğu resmedilmiş, bunlara göre senaryolar yazılmış,
çizilmiş!
'Yukarı' dendiğinde gök, 'aşağı' dendiğinde yerden bahsedildiği
zannedildiğinden, kâğıdın, baskının ve kitabın olmadığı binlerce
yıl öncesine dair anlatımlarda 'sayfa indirdik' denince, gökten
kağıtların uçuştuğuna, 'kitap verdik' denince ciltli yazılı
kitapların ellerine tutuşturulduğuna; 'yukarı çıkmanın' göğe
uçmak olduğuna, 'aşağı inin' dendiğinde de uzaydan dünyaya inildiğine
inanılmış!
Daha da ötesi var! Düşünceden tamamen yoksun bu şekilcilik
sonunda, 'rabbin çehresini görmek' dendiğinde, kaşı gözü görülecek,
'konuşur' dendiğinde ağzıyla konuşan, 'işitir' dendiğinde kulağıyla
işiten, 'görür' dendiğinde gözüyle gören, 'lanet eder' dendiğinde
kınayan, ve dolayısıyla bu varsayımlar karşılığında, muhteşem
duyu araçlarına sahip –hatta 'hükümdar', 'melik' kelimelerine
karşılık– bir "kral tanrı"yı tahayyül eder olmuş toplumlar...
Bu saydıklarım çok uzak şeyler değil; bugün dünyada önemli
bir kitle gerçekten rablerine kavuşacakları günün ümidiyle böyle
bir tanrının yeryüzüne inmesini beklemektedirler ki, sadece
Rasûlullah'ın bildirdiği Allah'a iman edenler onun 'Deccal'
olduğunu anlayabileceklerdir... Burada, "mecaz" çukurundan çıkıp
sembol ve benzetmeleri doğru değerlendirebilmenin son derece
önemli sonuçlar doğuran ve ebedi yaşamı ilgilendiren hayatî
bir konu olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.
Sadece anlattığı kıssalarla veya kullandığı benzetme yollu
tanımlamalarıyla değil, nesnelere işaret ederek dile getirdikleriyle
dahi, Kur'an, bir ruha, bir bilince, bir anlayış ve kavrayış
disiplinine yönlendirmektedir inananları! Lafzı itibariyle,
nazil olduğu günün koşullarında dillendirildiği şekliyle bize
ulaşmış olsa dahi, Kur'an-ı Kerim'in işaretleriyle açıkladıkları,
herhangi bir dönemin anlayışıyla kayıt altına alınamayacak,
zamanüstü bilgilerdir. Bu gözle bakabilirsek eğer şunu görürüz:
Kur'an-ı Kerim, misal ve benzetme yollu işaretleriyle, sistemin
işleyişinin kanunlarını ve insanların ihtiyacı olan şeyleri
“ideal” yani “düşünsel” boyutlarıyla açıklar! İşaretlerinden
gaye, inananları, gösterdiği ideale yönlendirmektir."
Kur'an-ı Kerim'in, ruhu itibariyle gösterdiği "ideali" esas
alan bakışla, ondaki anlatımları, gerçeklerin anlaşılmasına
işaret eden benzetme ve semboller yönüyle değerlendirebildiğimizde,
anlar ve görürüz ki, onun asıl mesajını anlayabilmek için, dillendirildiği
günde kullanılan kelimelere karşılık bugünün bilgisinden, biliminden
ve değerlendirmelerinden yararlanmak kaçınılmazdır.
Biz, güncel bakışla gelişime açık değerlendirmelere sanki
dinin icabıymış gibi kapalı kalmayı benimsemiş anlayışlara uzak
olduğumuz gibi, bu değerlendirmelere mâni olmayı veya onları
hiçe saymayı maharet bilen dinadamlığı(!) anlayışına da uzağız...
Dinin, akıl erdirilemez dogmatik olduğu görüşündeki aydınsılar
gibi de düşünmüyoruz! Çünkü 'akıl erdirmemiz' bizzat Kur'an'ın
önerisidir!.. Biz, din ilminin ve modern bilimin, insanın gerçeği
anlamasına ortak verileri sunduğuna ve çağımızda buluştuklarına
inanıyoruz.
Düne kadar günlük konuşmalarda geçen "soya çekmek", "kan
bağı" gibi deyimlerin yerini, bugün nasıl onların güncel karşılıkları
olan "kalıtsal özellik, genetik bağ, DNA yapısı" gibi tanımlar
aldıysa, Kur'an-ı Kerim'de "kan pıhtısından" sözedilerek işaret
edilmek istenene de, aynı şekilde bugün hiç olmazsa DNA sarmalını
düşünerek yaklaşabiliriz.
Günümüz biliminde "hücresel" (cellular) terimiyle işaret
edilen canlı yapıya, ne kimya, ne biyoloji ne de diğer dalların
birer araştırma alanı olmadığı çağlarda, "toprak veya balçık"
düzeyinden ötede nasıl işaret edilebilirdi?
Jüpiter'den dahi görünmeyen gezegenimizde, sanki göğün çok
uzaklarından uzanan görünmez iki elin, kardan adam yapar gibi,
toprağı suyla karıp çamurdan insan heykeli yaptığı ve sonradan
içine ruh diye özel bir tür nefes üfleyerek o heykeli canlandırdığı
hayal ve sanısı, tanrı kirliliğinden kurtulamamış ilkel kafa
yapılarınca itibar görebilecek bir inanıştır ancak.
Ne yazık ki günümüzde dahi birçok çevrede, dindar veya inançlı
olmak; yüzyıllar öncesinin mecazlarından ileriye geçememiş anlayışları
olduğu gibi kabullenmek, insanın yaratılışının, bastığı topraktan
veya çamurdan, görünmez iki elli bir tanrı tarafından gerçekleştirildiğine
"evet inanıyorum" demek sanılmaktadır.
Bunun gibi sayısız örnekler saymak mümkündür.
Yıllar öncesinde Üstad Ahmed Hulûsi, yürekte birşey yoktur,
kalp denen şey "şuur"dur, kendi hakikatini fark etme bilincidir
diye yazdığında mukallitler isyan etmişti; "yürek esastır, beyin
değil" diye.
El, dil, kalp, göz, kulak gibi kelimelerle yapılanmış "deyimler"
birebir vücuttaki organları değil, bilinçteki, kişinin bakışındaki
belirli özellikleri, yaşadığı mânâları kasteder! Ne var ki,
'kalpten söylemek', 'kalp gözüyle görmek', 'kalbin açık olması',
'kalp temizliği' gibi deyimlerde olduğu gibi kalple asıl işaret
edilenin 'beyin ve bilinç' olduğunun düşünülmemesi yüzünden,
iş daha da ileriye götürülerek göğüsteki organın abdest alması,
namaz kılması gibi işler yapması irfan mertebelerinin koşulu
şeklinde kabullenilmektedir.
Kalp ile işaret edilenin şuur ve bilinç olduğunu anlamazsak,
"Allah kalbinize bakar", "Allah onların kalplerini ve kulaklarını
mühürlemiştir", "onların kalplerinde bir hastalık vardır, Allah
hastalıklarını artırmıştır" türünden ayetlerde işaret edileni,
bir tanrının iç organlarımıza müdahalesi şeklinde anlayanlardan
farkımız kalmaz!
Eğer bilinç, beyin değil de kalp dediğimiz organın çıktısı
olsaydı, o zaman operasyonla gerçekleşen kalp nakilleri
sonucunda neler olurdu siz düşünün! Günümüzde kalbi alınan
adamlar makine kalp ile yaşıyorlar. Ne oldu yürekteki bilinç?..
İnsan vücudunda bilinç ile en yakın ilişkide olan, ortaya
çıkarıcısı durumundaki organ da, tüm sinir ağının birleştiği
yer olan "beyin"dir. Eğer bilinç, beyin değil de kalp dediğimiz
organın çıktısı olsaydı, o zaman operasyonla gerçekleşen kalp
nakilleri sonucunda neler olurdu siz düşünün! Günümüzde kalbi
alınan adamlar makine kalp ile yaşıyorlar. Ne oldu yürekteki
bilinç?..
Oysa, güncel gelişmelere açık bir bakışla konuları ele alabildiğimiz
zaman Kur'an ve Rasûlullah öğretisindeki işaretlerin açtığı
muazzam ufuklar sözkonusudur.
Modern bilim sayesinde, yakın zamana kadar görme, işitme
gibi organların bizzat kendilerine atfedilen özelliklerin dahi
aslında sanıldığı gibi o organların değil beynin birer faaliyeti
olduğunu artık biliyoruz. Bunun sonucunda da beynin bu faaliyetini
yürütebilmesi için kullanabileceği çeşitli yapay duyu araçları
geliştirilmeye başlanmış, hatta daha da ileri gidilerek beyne
yerleştirilen elektrotlarla duyu araçları devre dışı bırakılarak
algıların yaratılması ve izlenmesi mümkün hale gelmiştir.
Aslına bakarsanız, –birkaç cümleyle değinmek gerekirse– iş
sanıldığı gibi beyinde dahi bitmemektedir, ki son zamanlarda
geliştirilen mikroçipler, kullanılan elektro dalgalar ve dijital
enformasyon sayesinde "canlı" ile "cansız" diye bildiğimiz yapılar
arasındaki sınır dahi kaybolmaya başlamıştır. Bugün artık mikro
elektrotlar kullanılarak
elektronik sinyallerle canlıların beynin faaliyetlerine
yön verilebilmekte, ya da
mikroorganizmaların (bakterilerin) genlerine dijital enformasyon
yüklenerek uzun süre hafıza kartı gibi bilgiyi saklamaları sağlanabilmektedir.
İşte; bir yanda kalp dendiğinde vücuttaki organa kilitlenen
bakışla "din" ve "iman" konusunun hallolduğu zannı ile mecazlar
çukurunda günün gerisinde kalmak!.. Diğer yanda algının ve bilincinin
sırlarını keşfederek kendini ve aslını tanımayı hedef edinebilen
zamanla yarışan yenilenici bakış!.. Kim ne gaye için varsa,
ona göre yönünü seçmekte elbette!..
Şu gerçeği de akıldan çıkarmayalım ki, "insan", cismi ve
organlarının sayesinde değil, Allah isimlerinin bir bileşimi
olarak sahip olduğu "ruhu" sayesinde "insanlık" vasfını taşır
ve yeryüzü “halifesi” olma özelliğine sahiptir. Elbette bunun
getirisi, mecaz ve sembolleri hakikat sanmayıp onlarla işaret
edileni çözebilenler içindir!