English | Deutsch | Français | Español | Pусский | Polski | Nederlands | Shqip | Kiswahili | Azeri | Türkçe

 

"Tasavvuf ve Modern Bilimin açıklamaları ışığında
düşünsel derinliğiyle İslâm Dini..."

açılış sayfam yap

favorilerime ekle

arkadaşıma gönder

 
Karşılıksız Paylaşım

Hiçbir eserimiz için telif hakkı talebimiz yoktur.

Tüm yayınlarımız, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın "Allah" ismiyle neyi bildirip açıkladığının öğrenilmesi ve "Din" denilen sistemin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tamamına ücretsiz olarak ulaşabilir, YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilminin karşılığı alınmaz.

 

Egonun en sevmediği şey: Sevmek

Ahmed Bâki

15 Mart 2007

Sevenin gözü görmez derler... Oysa sevenin gözü görür, amma; sevenin gözü, kusur görmez!

yazıyı büyüt
10pt | 12pt | 14pt

metni yazdır

Sevdiğinden başkasını görmemek kemâlidir belki sevmenin, ama onun daha öncesinde sevenin özelliği, kusur görmemesidir sevdiğinde!

Sevmek, sadece "güzellikleri" görmektir! Hata, eksik, kusur, yanlış görmemektir. Güzelliğin hoşluğudur yaşanan, gönlünde sevenin.

Kusursuzdur sevene sevdiği! Ne hata vardır görülecek, ne kusur, ne yanlış, ne de eksik!

Hata, eksik, kusur, yanlış görülmeye başlandı mı, sevgi de kaybedilmeye başlanır ve giderek kaybolur...

"Allah'ı sevmek" denen şey, varlıkta hata, eksik, kusur, yanlış görmemekle başlar.

"Allah'ı sevmek" denen şey, varlıkta hata, eksik, kusur, yanlış görmemekle başlar... Hiçbir yerde, hiçbir surette, hiçbir zerrede. Suretlerden bir suretten, bir kıvılcım ile başlar belki. Aşk ile. Ve gittikçe yayılır her surete... Görüldükçe türlü haller türlü yandan; "sizde bir türlü, bizde bir türlü," dedirtir...

Aşk, âlemlerin rabbinden bir lütfudur; kula bahştir ! Ondaki mânâlardan bir "mânâdır", yaşanan. Yüzünü gösterdi mi, O'na aşık olmaya karşı koyabilecek güç kalmaz karşısındakinde! Tuzun suda eridiği gibi erir varlığı "sevenin", sevdiği karşısında... Unutturur sevene kendi halini bile aşk; sevilen ve sevgisi kaplar her yanını, her zerresini. Onun için, onunla, adeta onu (sevdiğini) yaşar, seven.

Beğenmek gibi değil, hoşlanmak gibi değil, eğlenmek gibi değildir sevmek. Bunların hepsinin nihayeti vardır, ama sevginin nihayeti yoktur. Nihayeti yok olmak ise sevgidir zaten; yolda kalanlar, sadece o yolun heveslileridir.

İşte böylesine sevmek, dünyanın en zor işidir! Katlanması güçtür. Sabretmesi güç! Zira, hata, eksik, kusur, yanlış görmemek her yiğidin kârı değildir. Onları görmekle, sevgi de birarada yaşanmaz ne çare ki... Onun için demişler, "aşığım demek kolaydır ama, sevdiği yolunda canından vazgeçmeyen değildir gerçek aşık."

Ne diyor kudsî hadiste? "Bana aşık olan beni bilir, beni bilen beni sever. Bana aşık olana ben de aşık olurum. Kime aşık olursam onu öldürürüm. Öldürdüğümün diyeti bana aittir."

Böyle bir lütuftan nasibi olanın, hata görmesi olmaz, kusur görmesi olmaz, eksik, yanlış görmesi olmaz! Suçlaması olmaz, kınaması olmaz, hor görmesi olmaz!..

"Bana aşık olan beni bilir, beni bilen beni sever. Bana aşık olana ben de aşık olurum. Kime aşık olursam onu öldürürüm. Öldürdüğümün diyeti bana aittir." (Hadis-i Kudsî)

"Ben aşığım" sözü, "ben hata, eksik, yanlış, kusur görmüyorum; suçlamam, kınamam yoktur!" diyebilenin sözüdür. Bunlara takat getiremeyen, lâfıyla, taklidiyle avunur sadece aşkın, sevginin...

Seven, sevgisini kaybetmemek için "kendini" kaybeder...

Nasibi olmayan ise benliğini kaybetmemek için "sevgisini" feda eder...

Seven kişi "ben"ine sınır tanımaz, özünden gelen sınırsızlığı hisseder, kayıtsız yaşar. Gaybından ne gelirse, kendinde onun ortaya çıkacağını bilir... Onun için aşığın yapamayacağı şey yoktur!

Seven, "ben" derken, özündeki o sınırsızlığı hisseder! Sınırsız özdür o!

Nasibi olmayanın ise kendisi sanıp ben dediği, "ego"sudur aslında... Kendini üstün, özel, başkalarından ayrı görme meyli ile. Kahramanlar farklı olsa da egonun senaryosu hep aynıdır her defasında; bilenler bilir. Kusur görmekle başlar işe, hatalar, yanlışlar gelir ardından... Ve eksikler, eksiklikler... Sonra suçlar, kınar, hor görür... Sabahtan akşama dek "ben 'tanrı'yım" deyip, pardon "ben 'hak'lıyım" deyip, böbürlenerek dolaşır etrafta... Ego da hata, eksik, kusur, yanlış görmez; o da suçlamaz, kınamaz! Ama sadece "kendini"! Asla kendinde hata bulmaz, kusur görmez, eksik görmez. İstemediği birşeyi yaşadığı zaman hemen karşısındakini suçlar, karşısındakini kınar... Ateşe düşer yanar, ama dönüp "bunun sebebi sensin" diye hep karşısındakini suçlar! Af dilemeyi bilmez! Hatasından sonra şeytanın, "beni sen azdırdın" diye rabbini suçlamasını hatırlarsınız... İşte aynı senaryo! Sevgiyle başlayan nice yolculuğu bile tam zıddına, nefrete kadar götürür ego... Geriye kalan sevgisiz bir benliktir orada...

Şunu her zaman hatırlayın dostlarım: Karşısındakilerde hata, eksik, kusur görerek içinde bulunduğu durumdan dolayı başkalarını suçlayan; hakikati olan "sınırsızlığı" kaybeder, "ego"suna tâbi olur!

Allah Rasûlü iken, o eşsiz zat günde yetmiş kez tövbe ederken... Hele hele, istemediği bir durumu ve mutsuzluğu yaşayıp da, buna rağmen "hatam yok, ben 'hak'lıyım" iddiasında olmak büsbütün perdeliliktir!.."Ego", sınırsızlıktan perdeler, kendini hep 'hak'lı bularak, sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle, hizmetle, şükürle, vericilikle yaşanan her güzel şeyi ezer, yokeder... Haklılık iddiasıyla haklı çıkanın "siz" olduğunu sanırsınız. Bu size "gurur" verir. Gururuyla yaşayan kişi de herşeyi yapabilir, ama "onu" seçen, kendindeki "sonsuzluğu" kaybeder.

Karşısındakilerde hata, eksik, kusur görerek içinde bulunduğu durumdan dolayı başkalarını suçlayan; hakikati olan "sınırsızlığı" kaybeder, "ego"suna tâbi olur!

Şu iki şeyi hayatınızın her saniyesinde devamlı hatırlamaya çalışın: Ne zaman ki "ben haklıyım" iddiasındasınız, bilin ki o zaman tanrılık iddiasındasınız ve sonu zillettir, aşağılanmadır. "Yaşadığınız her ama her istemediğiniz şeyin, her kötü anın, her mutsuzluğun, sadece ve sadece kendi perdeliliğinizden kaynaklandığını ve kendi ellerinizle taşıdığınızın neticesi olduğunu" hiç akıldan çıkarmayın! Sistem bu! "İnsan için yaptığının dışında hiçbir şey yoktur!" Bunların neticesinde, asla başkalarını suçlamayın, kınamayın, onlarda hata, eksik, kusur görmeyin! İsterse, ömrü boyunca secdede olsun başı; istemediği durumlardan dolayı kendi eksiklerini görmediği, ben haklıyım iddiası ile karşısındakileri suçladığı bir halde iken ölen kişi, imanlı bir halde gitmiş olmaz... Bunu egonuz kabul etmeyecektir, hiç unutmayın! Tek çıkış yolu var, Kur'an-ı Kerim bunun böyle olduğunu açıkça beyan ediyor, ona iman etmek! Bakın Nisa Suresi'nde ardı ardına iki ayette çok çok önemli bir inceliğe işaret var bu konuda. Birçok kişinin birbiriyle bağdaştırmada zorlandığı, içinden çıkamayıp sorduğu bir nokta. Yukarıdaki açıklamaların devamında değerlendirilebilmesi kolay olur dilerim.

"...ve in tüsibhüm hasenetüy yekulu hazihi min indillah ve in tüsibhüm seyyetüy yekulu hazihi min indik kul küllüm min indillah..." (Nisa: 78)

"Kendilerine bir iyilik isabet ederse "ind-Allah'tan" diyorlar, ama kötülük isabet ederse bu "sendendir" diyorlar; de ki hepsi de ind-ALLAH'tandır."

Karşımızdakine yönelik tavra ve bakışa dair çok önemli bir düşünme ve değerlendirme prensibi açıklanıyor burada. Bu hükmü değerlendirebilen kişi, istemediği, hoşlanmadığı bir durumdan dolayı asla karşısındakini suçlamaz! Ayrıca, yaşadığı güzelliklerden dolayı da asla benliklenmez, böbürlenmez... Zira, yaşanan ve yaşanacakların hepsi Allah'tandır.

Akabinde çok önemli bir sır daha açılıyor:

"Mâ esâbeke min hasenetin feminallah ve mâ esâbeke min seyyietin femin nefsike..." (Nisa: 79)

"Sana gelen iyilik ALLAH'tandır, sana isabet eden kötülük ise 'nefsinden'dir."

Nefsimize yönelik tavra dair açıklanan düşünme ve değerlendirme prensibi ise şu: Eğer istediğin güzel şeyler ise yaşadıkların, bunları Hakk'ın bir lütfu olarak bil, Allah'ın hüküm ve takdirinin sonucu olarak bunların nasip olduğunu değerlendir, böbürlenme, benliklenme!.. Yok eğer istemediğin mutsuz edici durumsa içinde bulunduğun, o halde bunların da nefsinden kaynaklandığını, sebebinin başkası olmadığını bil!.. Sana isabet eden kötülük, nefsindendir. Ego, böyle olmadığına dair bir sürü çıkarımlarla gerçeği örtmeye çalışabilir. Ancak, Sistem bu; itiraz etmekle hiçbir şey değişmez! Bunu böyle kabul edip yaşamadıktan sonra da bu Sistemi 'oku'mak asla mümkün olmaz!.

İşte önemli iki uyarı; nefsinin yanıltmalarına aldırmadan iman edip gereğini yaşayabilene "aşk" olsun!

İnsan beyninin muhteşem potansiyeli

Ahmed Bâki

6 Mart 2007

yazıyı büyüt
10pt | 12pt | 14pt

metni yazdır

Evren diye algıladığımız yapının hologramik (düzenlenmiş) "bilgi"den ibaret olduğunu ve insan beyninin de aynı şekilde holografik esaslara dayalı olarak çalıştığını, bilimsel bulgulardan çıkan sonuçlar paralelinde uzun yıllar önce yazmıştık. "Herşey maddeden ibarettir zannını" aslında temelden yok eden ve ötesine kapı açan bu bulgu ve bilgi, bizce modern bilimin gelebildiği en ileri noktadaki eşik olmuştur. "Eşiktir" diyorum, zira hergün yeni bulgular ortaya atılsa da, hepsi eşiğin öncesindeki zeminde yapılan arayışların sonuçlarıdır ve de holografik esasın getirdiği noktada, onun "sonuçlarının" değerlendirilmesi yoluyla henüz o eşiğin ötesine geçilmiş değildir! Bizdeki veritabanına ve açığa çıkan anlayışa göre böyle elbette!

"Bir atı suyun başına götürebilirsiniz ama, suyu siz içiremezsiniz!"
(İngiliz Atasözü)

İngilizce'de, bu durumu hatırlatan bir atasözü var, belki bilenleriniz vardır: "You can lead a horse to water, but you cannot make him drink". Bir atı suyun başına siz götürebilirsiniz ama ona suyu siz içiremezsiniz! Bir realitenin hatırlatılması bu: Çevrenizdekilere birşeyin nasıl olacağını (yapılacağını) gösterebilirsiniz, ancak ondan sonrasını onlara siz yaptıramazsınız! İşaret etmek istediğim duruma uyarlarsak, "insanlara, kendileriyle ilgili herşeyi açıklayabilirsiniz, ancak onu yaşayacak olan kendileridir; yaşamalarını siz sağlayamazsınız".

'Bilim' ve günün gerisinde kalan bakışlar

Ahmed Bâki

1 Mart 2007

Yanlış yönelimlerin temel sebeplerinden birisi, kişinin konulara 'şartlandırıldığı gözle bakışının' farkına varamaması ve dolayısıyla kendi değer yargılarının dışını görememesidir.

yazıyı büyüt
10pt | 12pt | 14pt

metni yazdır

Oysa, yenilenme, aslen 'bakışta' yaşanan bir süreçtir! Elbette, 'tanrı' kirliliğinden arınabilenler için...

Geçmişteki karşılığıyla "tecdid" denen "yenilenme"den nasip alamayanları, Kur'an-ı Kerim, "Allah’ın inzal ettiğine tâbi olun denildiği zaman, onlar: 'Hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona tâbi oluruz', derler" şeklinde tanımladıktan sonra, aynı ayette "Ya ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış idiyseler?" (Bakara:170) sorgusuyla da akıl sahiplerini, yaşadığımız sistemin her zaman geçerli bir realitesini farketmeye yönlendirir!

"Kelimeler" bir yandan düşünce kilitlerini açarken, diğer yandan o kelimelere giydirilen yanlış veya yetersiz anlamlar sebebiyle çoğu zaman perde olmuş ve hâlâ olmakta, gerçeklerin anlaşılmasına...

30658 kez okundu.

Mart 2007

 

arkadaşıma gönder | favorilerime ekle | açılış sayfam yap

1994-2007 ® Ahmed Bâki'nin Tasavvuf ve Bilim Web Sitesi
3.000'den fazla web sayfasında sunulan tamamı ücretsiz kitaplar, kitapçıklar, sesli kitaplar, e-book'lar, sesli ve görüntülü sohbetler, çeviriler, seslendirmeler ve ayrıca sürekli eklenen güncel yazılarla tüm insanlarla karşılıksız paylaşım.
© Yayınlarımızın telif hakkı yoktur. Orijinaline sadık kalmak koşuluyla yazar ve kaynak belirterek her yoldan çoğaltılabilirler.