|
İlim mi yaşam mı? Ahmed Bâki
20 Ocak 2007 Cumartesi
Bilim ve teknolojinin gelişimi, bireyler ve toplumların
yaşadığı değişimle hızlanıyor. Aynı şekilde, bireyler ve
toplumların yaşadığı değişim de, bilim ve teknolojinin
gelişimiyle hızlanıyor. Sonu nereye varır bilinmez ama,
toplumsal boyutta dahi "bilgi" ve "yaşam" interaktif işliyor,
elele, hatta içiçe...
Öte taraftan tüm bu değişimin yanıbaşında bilime son derece
uzak yaşamlar da tahmin edemeyeceğimiz kadar fazla. Hatta, dünya
nüfusunun en az yarısı henüz çağımız teknolojisiyle hiç tanışmış
değil... Bırakın cep telefonu, bilgisayar türünden araçlar
kullanmayı, henüz elektriğin yaşamlarında yeralmadığı nüfus,
interneti kullananlardan belki katbekat daha fazla...
Konumuz, ilim ve yaşam! Toplumsal boyutundan ziyade, bireysel
boyutuyla... İlim mi, yoksa yaşam mı?...
İlim konu olduğu
zaman "ilim önemli değil canım, önemli olan yaşamdır" türünden şeyler
işitenlerimiz olur bazen; hatta âdeta ilmin ötesine aşılmış ve
de oraya ermişlerin sözü böyleymiş edâsıyla söylenir bu...
Önceki yazılarımızdan birinde ilmin yolunda kendini geliştiren
kimsenin yaşadığı "hâlin", Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın
hoşgörmediği türden davranışlara müsaade etmeyeceğine değinmiş
ve demiştik ki, bu tür davranış ve tutumlardan kaçınmanın
ötesinde, bunlar ondan zuhur etmez; edemez!
Nedenini açıklarken de şu inceliği vurgulamıştık: Dedikodu,
gıybet ve bunlar gibi kaçınılması zarurî davranışları ortaya
koyan kişide, o anki yanmanın tezahürüdür aslında o davranışlar,
dilinde alevlenen o sözler! O anda, o fiili ortaya koyduğu yerde
yanmadadır kişi zaten, ve dahi yakan ateşin verdiği azabın
haykırışlarıdır aslında dilinden dökülen "gıybet, dedikodu"
türünden sözler. Tıpkı kızgınlık, öfke gibi, yakan ateşin
zuhurudur onlar... Oysa çoğunluk, dedikoduyu, gıybeti,
şimdi kaçınılması gereken, neticesi ise daha sonra(!) yaşanacak
davranışlar gibi bilirler...
Bu tür inceliklerin her zaman farkında olamasak dahi, benzer misâllerden de görülebileceği üzere, "yaşam" denen şey,
aslında ve sadece
"ilmin" gereğinin ortaya konmasıdır. Ezberlenen kitabî bilgiyi
değil, idrakinde olunan ilmi, yani bilinci kastediyoruz burada!
Kişinin ilminin ve idrakinin ortaya
koyduğu hâli, yaşamıdır. Bir başka deyişle, kişinin yaşamı,
ilminin ve idrakinin ortaya konuşudur. Dolayısıyla, bunun
farkında olamayanların zannettiği gibi, ilim ayrı şey, yaşam ayrı
şey değildir. İman etmek için dahi ilim gerekir. Neye, nasıl
iman edileceği bilinir ki, idrakin elverdiği düzeyde de gereği
gibi o iman yaşanabilsin.
Yaşam ile ilmi (bilinci), ayrı şeyler zannettiren nedir peki?..
Eğer dikkat ederseniz, "ilim önemli değil, yaşam önemli"
türünden yaklaşımda bulunanların, aslında "yaşam"dan
anladıkları şey, ilimden ayrı, "kişinin başına gelenlerden"
ibarettir çoğu kez. Öyle şartlandırıldıkları için çoğu insan
karşılaştığı, başına gelen ve dolayısıyla yaşadığı şeylere yaşam
der; ezberlenen veya nakledilen kitabî bilgiye de ilim.
Hakikat bilgisini almış olan birçok kişi dahi, yaşamı,
"başlarına gelenler," yani "yaşamak zorunda kaldıkları şeyler"
olarak algılamaya meyillidirler. Ne kadar çok şey başlarına
gelirse, hatta ne kadar çok ezâya ve cefaya katlanırlarsa, o
kadar ileri düzeyde bir yaşamları olur, ona göre de mertebeleri
yükselir zannedenler çoktur. Hatta, Müslüman, ya da mistik toplumlarda genel
eğilim bu yöndedir ve bu eğilim yüzünden, acizlik, fakirlik,
güçsüzlük gibi özellikler hâlâ bir fazilet gibi algılanırlar.
Oysa, yaşam, sizin başınıza gelen şeyler değildir!
Kişiye, başına gelen şeyler mertebe kazandırmaz!
Sizin yaşamınız, başınıza gelen o şeylere karşılık, sizin ne
yaşadığınızdır!..
İlmi de, idraki de, mertebesi de odur zaten kişinin. (Yukarıda
değindiğimiz dedikodu ve yanma misalini değerlendirelim burada.)
Yani, karşılaştığınız, başınıza gelen şeylerden ziyade, o
şeylere karşı sizin ne yaşayabildiğinizdir sizin olan ve sizin
yaşamınız! Kendinizden ne ortaya koyabildiğinizdir sizin
olan ve yaşamınız diyebileceğiniz şey...
Başına gelen şeylere karşılık zilleti de yaşayabilir kişi ,
izzeti de... Bunu, o olaylara karşılık takınabildiği bakışı,
tutumu, yaklaşımı, inancı, düşünce ve değerlendirmeleri belirler
ki bu da ilmi ve idraki düzeyindeki tahkiki kabulünün
sonucudur... Eğer, ilim ve idraki elveriyorsa, karşılaştığı
şeylerin −ki bunlar kayıplar da olabilir− meydan okuması
düzeyinde kendinde keşfettiği ve ortaya koyabildiği manevi
güçler sayesinde aziz olur. Ki iman bu getirinin en önde gelen
aracıdır. Ancak, eğer bilinci beş duyu kaydında dünyaya dönükse,
gördüğünün ardına geçmeye, ötesini değerlendirmeye açık değilse,
o zaman da karşısına aldığı "dünyası" önünde kendisini aciz,
güçsüz hisseder ve de zelil olur. Dolayısıyla, başımıza gelen,
bize isabet eden şeyler değil, bizim o isabet edenlere karşılık
ne ortaya koyabildiğimizdir halimiz ve yaşamımız...
İnsanlarda yaşam olarak ortaya konan şey, tek çeşit standardı
aranacak birşey değildir. Tarih boyunca yaşamış ehlullahı
düşünün! Nebi ve Rasûllerin yaşamlarına bakın! Hiç birinin yaşam
seyri diğerinin aynı değildir. Hazreti Süleyman bir kral olarak
yaşarken, Yusuf (aleyhisselâm) önce zindanlarda kalmış, sonra
kralın sarayında bulunmuştur. Musa (aleyhisselâm)'ın yaşamı
toplum içinde ve mücadelelerle geçmiştir. Hazreti İsâ
(aleyhisselâm) 2 ya da 3 yıl kadar süren tebliğ görevinden önce,
toplumdan tamamen uzak yaşamıştır.
Kişinin ilim ve idrakinin ürünü olan tutum ve davranışı,
düşünce, değerlendirme ve uygulaması onun bizzat yaşamıdır, ki
bu aynı zamanda ondaki ilmin, fiiller şeklinde zuhuru, projekte
olmasıdır.
Şunu da bu arada vurgulayalım ki, iman, bir bakış ve
değerlendiriş sistemidir. Allah'a erme diye tanımlanmış bu
süreci yaşayabilme aracıdır. Eli-kolu bağlı, inaktif veya
şuursuz bir kabulleniş demek değildir. Çünkü pasiflik ve
şuursuzluk ile bir amaca ve hedefe varılması sözkonusu olmaz!
Oysa bir sistemin kavranması sonucu bilincin hedefine
erebilmesidir imandan amaç. Kavramları, şartlanmalar yüzünden
yanlış yorumlamak, yanlış değerlendirmelere ve önemli kayıplara
yol açar. Oysa, kavramların içyüzü, sanılandan çok farklıdır
gerçeğini algılayana göre. Yaşam ayrı şeydir, kemalât ve
müşahede ayrı şeylere işaret eder... İlim ayrı şeye işaret eder,
kitabî bilgi ayrı şeydir.
Açıklananları yerli yerince anlayabilmek için kelimelerle
işaret edilenleri doğru kavrayabilmek zorunluluktur. İlim
kelimesinin kitabî bilginin çok ötesinde, bilinç olduğunu; yaşam
denen şeyin, ilmin fiiller olarak zuhurundan ayrı olmadığını
anlayabilirsek ve bunlarla birlikte "cennet" kelimesinin
arzulanan bir "yaşam" boyutuna işaret ettiğini ("sonra"ya ait
bir mekâna, saraylara, bahçelere işaret etmediğini)
değerlendirebilirsek; o zaman ayet ve hadislerle vurgulanmış
bambaşka gerçekleri farkedebileceğiz... Şu hadis-i Rasûlullah'ın
verdiği gibi yeni açılımlara ulaşabileceğiz:
''Herşeyin bir yolu vardır, cennetin yolu da ilimdir.''

Doğum günü hediyesi Ahmed Bâki
20 Ocak 2007 Cumartesi
Eskisi geride kaldı, yenilendi görüşümüz, görüntümüz yeni
yılla. Yeni yılın hediyesi... Yeni bir süreç başladı, her an
yenilenmekte olanla..
Rasûlullah efendimiz bir hadisinde: "Kişi mevta olduğunda,
dünyadakiler geride ne bıraktığına bakarlar; ölüm ötesinde
karşılayan melekler ise ne getirdiğine bakarlar" buyuruyor...
Yaşam sonsuz, geçitleri çok! Geride kalanların "ölüm" dediği,
ilerde olanlar için "doğum"! Dünyadan ölen, ahirine doğmakta...
Ahirimiz, evvelimizle aynı yerde: Yersizlikte! Zamansızlıkta!
Varlığımızın derinliklerinde, hakikatimizde, özümüzde... Sırrımız
o, "evvelde" varoluşumuz onunla, her an varlığımız onunla,
"ahirinde" dönüşümüz yine ona...
Derler ya, "tırtılın ölümü, kelebeğin doğumudur" misali, her
doğum aslında bir ölümdür bir bakıma ve her ölüm aslında bir
doğum...
Gidilen yerdeki ölüm günleri, gelinen yerde kutlanası doğum
günleridir... Onun için gidenlerin ardından gerçek bir kez daha
hatırlanır, "Hu'vel Bâki" denir... Yar ile vuslattır benim
ölümüm diyen bilince göre Hakk’a vasıl olduğu gün "doğum günü"
olmuş, sonsuzluk âlemine...
Onun için belki de bazı günler kutlanır olmuş... Kutlayanlar,
paylaşırmış kendindekini
sevenleriyle, dostlarıyla, çevresiyle... Dünyanın geçip gidici
olduğunu, kendilerinin o dünyadan daha değerli olduklarını
anlatıp dururlarmış türlü yollarla, bir misafir gibi diğer
mukimlerin arasında...
Mümin için ölüm, ebedi ikâmetgâhına, manevî dünyasına,
melekler âlemine "doğumu" demek... Dünya fâni, hayat ise bâki...
Her gelen geçer gider, sadece O'dur bâki, "Hu'vel Bâki"...
"Ölmeden evvel ölmek" denen, "ölmeden önce doğmak"
demektir... Çünkü "ölüm", "yakîn" ile erilen hallerdendir.
Dünyaya gelmek bir doğumdur, dünyayı terketmek bir diğer doğum!
İki kere doğmalıdır insanoğlu, "ölmeden evvel doğsun" gerektir!
Ki aslî âlemine kanat çırpabilsin, özündeki, "esma" denen, bilinç
boyutunun güçlerine, kuvvelerine, melekelerine erebilsin...
Böylesi doğum aslında iki aşamalıdır... Hükmi doğum ve fiili
doğum... Zannettiği varlık olarak varolmadığını ve yok olduğunu,
dolayısıyla bu dünyayla sınırlı olmadığını "anlamak" hükmi
doğumdur... Şuur boyutunda yaşama geçiş ise, fiili doğumdur.
Böyle doğumlara nail olanların doğum günleri tebrik edilir...
İnsanoğlu bir değil, birkaç kez doğar... Ana rahminden doğan,
evvelinde o karanlıkta asla göremediği, ama onu varlığında
taşıyıp, onu besleyen ve büyütenin kim olduğunu doğunca apaçık gördüğü gibi, beş
duyu dünyasından evrensel bilincinin âlemine doğan da, çehresine
bakar halde hakikatini seyre dalarmış...
Ve dahi görürmüş ki, doğan o değilmiş, doğum yokmuş ona,
"doğum günü" yokmuş... Günler, yıllar değilmiş geçen... Onun
hayatının başlangıcı yokmuş. Onun hayatı "başlamadan önce", "zaman" diye birşey sözkonusu
değilmiş... O, tarihte bir "zamanda" varolmamış. Tarihler,
günler, yıllar onun bilincinde varolmuş hep... O bir mekânda
"dünyaya" gelmemiş! Dünya onun bir algısından ibaretmiş;
dünyalar, evrenler onun bilincinde varolmaktaymış... Alırmış o
zaman işte en güzel doğum günü hediyesini...
Allah, taliplerine kolaylaştırsın böyle güzel bir doğumu ve
nasip etsin hakikisini "doğum günü hediyesinin"!..

32121 kez okundu.
|