Sanırım 1995 yılıydı. New York'ta Kanal 35'te yayınlanan Bill Donahue'nun "Hidden
Meanings" isimli programına 1991 yılında yayınlanan sitemizdeki "Mohammed's ALLAH" isimli
kitabımız konu olmuştu. Programın video kaydı elimize ulaşır ulaşmaz, hızlı bir
çalışmayla çevirisini ve ardından birkaç saatlik yoğun bir çalışmayla
altyazısını hazırlamıştım İstanbul Levent'te bir stüdyoda...
O zamanlar yaygın olan video kasetler sayesinde çoğaltıp paylaşabiliyorduk
Bill'in programını... Bill Donahue, New Jersey'de bir new age kilisesinin vaizi
ve bu kayıt, kilisede düzenli olarak yaptığı konuşmalardan birisine ait. On yıldan fazla bir süre geçti aradan ve şimdilerde youtube videolarda yeniden karşıma çıktı bu çalışma ve blogumuza aldım. Yaklaşık yedişer dakikalık
sekiz bölüm
halinde yeralabilmiş. İzlemenizi öneririm.
Hızlandı dünya bir kez daha! Açılmakta perdeler bir bir, hızla!
Ondört yüzyıl önce Hazreti Muhammed (aleyhisselam)'ın işaret ettiği, insanlık
tarihinin en büyük devrim sürecini yaşamaktayız! Bize göre!
Nedir o süreç?
Ötemizde bir yaratıcının varolmadığını çözüp anladıktan sonra, varlığın aslı
olan sınırsız tekliğin ne anlama geldiğinin ve sınırsız tekin dışında hiçbir
şeyin asla mevcut olamayacağının kavranacağı süreç...
Doğunun maneviyat okyanusu ufkunda, batıdan Modern Bilim güneşinin doğuşu ve
böylelikle hakikat güneşinin tüm dünyayı aydınlattığı bir süreç...
Modern Bilimin farkettiği ve varlığın aslı olarak açıklamaya çalıştığı
gerçekliğin, "ALLAH ismiyle" Rasûlullah aleyhisselâm tarafından işaret edilenden
ayrı birşey olmadığını farketme, bilme, anlama ve yaşama süreci...
"AHAD" ve "samed" vasıflarıyla tanımlananın ne olduğunu düşünme ve değerlendirme
süreci...
Düşüncenin tarihinde çetin bir dönem! Kozadan çıkış gibi yeni bir doğuş
belki...
Son çeyrek yüzyılda günümüz diliyle açılıp yayılmaya başlayan ilmin getirdiği
değişimi, henüz yeni yeni farkediyor ve internet sayesinde tartışmaya 'başlıyor'
toplumlar...
Her insan için dünyadaki en büyük devrim, ALLAH ismiyle neye işaret edildiğini
farkedip anlamanın yaşatacağı devrimdir...
Hem iç dünyasını, hem de dış dünyasını anlama, kavrama biçiminde yaşayacağı tümel
bir devrim...
Tâbi öncesinde, "tanrı" diye tapınılanların gerçekte asla varolmadığının
kavranılmasıyla başlayan bir süreç!
Bir 'yenilenme' süreci bu! Muazzam bir yenilenme süreci...
Görenler görüyor bunu!
Yaşayanlar yaşıyor bu devrimi!
Göremeyenler görmüyor!
Bazıları da görmezlikten geliyor; varoluş programlarının gereği olarak...
Önce, eski olanı terketme! Yerleşik olandan kopma!
"La ilahe": İlah yani tanrı yoktur; ötede bir yaratıcı(!) yoktur...
Evrenin boyutlarını farkeden insanların anlam veremeyip, “tanrı” ve “tanrılık”
kavramını reddederek ateist olmaları bundan... Toplumların gelenekselleştirilmiş
dinsel tutumlardan, tapınmalardan uzaklaşmaları bundan... Yıkılan duvarlar
bundan; yok olan diktalar bundan...
Ancak bunun ardından, özümüzdeki sonsuzluk boyutuna ve evrensel şuura atılacak
asıl önemli adım var! Tanrı olmadığını kavramanın ardından, 'yeni'yi farkedip
gereğini yaşama süreci...
"illa-Allah": Sadece Allah! ALLAH ismiyle işaret edilendir varolan sadece! Allah
ismiyle işaret edilenden başka hiçbir şeyin varlığı asla sözkonusu değildir,
olamaz!
Yaşadığımız "ahir zaman" ise...
Tüm "tapınılanların", "la-ilahe" hükmünce ortadan kalkmakta olduğu bir süreçten
geçmekteyiz...
Tapınılan kelimesini geniş değerlendirelim! Aslolan hakikat dışında yönelinen ve
kendisinde güç vehmedilen her ne var ise, hepsi... Yok olmaktan, yıkılmaktan,
kaybolmaktan, ortadan kalkmaktan kurtulamayacak hiçbiri... Tanrılar yanısıra,
tüm tapınılanlar, kendisinde güç vehmedilenler, idoller, yönetimler,
imparatorluklar kalkacak ortadan bir bir; yıkılacak devler...
Modern bilimin keşifleri, kuantum fiziğinin geldiği nokta, holografik evren
gerçekliği, string teorisi, genetik bulgular, hep bu zamanın işaretleri...
Kelime-i tevhidin açılımı, her yerde müşahede edilecek... İlahlar yıkılacak! Ve
ardından, ortaya çıkacak ayın ondördü gibi hakikat...
www.ahmedbaki.com
Yanmaktan kurtulamamış(?) ermiş ve
önderler(!)
14 Aralık
2006 Perşembe
Ahmed Bâki
İsimlere takılıp kalıyoruz. Misalleri, "örnek" veriler olarak değerlendirmiyor, dile
geldiği
kadarıyla sınırlıyoruz. Bu yüzden de, sanki çok ötemizden bahsediliyormuş gibi, kendimize de
hiç yakın etmiyoruz! "Dinadamı", "dini lider", "ruhban" diyoruz; ama,
"şeyhlik", "dervişlik", "velilik", "kutupluk", "gavslık", "isalık", "mehdilik" türünden,
ne adla olursa olsun, iddiaların da,
aynı türden dürtülerin farklı kılıflarda tezahürleri olduğunu
farkedemiyoruz. Yeri gelmişken, konunun bu yönüne de değinelim şimdi.
Değerli dostlarım; kim ki kendini halkın gözünde muteber bildiği manevî
vasıflarla takdim ediyorsa, haktan(!) görünme arzusundaysa, ve hatta bunların sahibiymiş gibi imâda
bulunuyorsa, bilin ki işin henüz tak-li-din-de-dir!.. Allah'ı bilme yolunda kendini
geliştirenin, karşısındakiler kendine itibar etsin diye halkın gözünde kıymet
kazanmış maddî veya manevî ad, ünvan ve mertebelerden beklentisi olmaz! Allah
indinde ölçütün, her birimin ortaya koyabildiği "abdiyet" yani "kul"luktan öte birşey olmadığını
bilir! "Kul"luk nere, "sultanlık" arzusu nere?..
Gerçeği, en yalın haliyle görmeye çalışın!
Kişi, herşeyden önce "insan" olarak ne ise, odur! Yaşam bir bütündür.
Kendini geliştirmemiş olana, her yönden gelişim sürecini başından beri yaşamamış
olana, hakikat bilgisi ile tanıştı diye havadan bir mertebe verilmez! Yanlış yönlendirme ve
aldatmalardan sakınmak istiyorsanız, hayaller kurarak aranmayı bırakıp,
çevrenizdekileri, ilminiz ışığında, önce "insan" olma vasıflarıyla, "insan"
ismine liyakatleriyle, insanlığın hakkını verme seviyeleriyle değerlendirin!.. İrfan sahibi hiç kimsenin
çevresine, sevgi ve
saygı çerçevesinde insanlık ve dostluğun gereği olarak, ilimden başka vereceği ve de vermesi gereken birşey yoktur
bu konuda!
Bize düşen, Allah Rasûlü'nden bize ulaşan bilgiyi, elden geldiğince sevdirerek, kolaylaştırarak
karşılıksız olarak talipleriyle paylaşmamızdır. Birbirimize faydası olacak şey
de sadece paylaşabildiğimiz ilimdir... Ötesi, hayaldir! "Uygulama", ilmin idrakinin dışa vurumudur
ki, "idrak" herkesin kendinin yaşayabileceği içsel bir süreçtir! Dışarıdan
verilmez!
Daha önce de üzerinde durmuş ve demiştik ki, Hazreti İsa (aleyhisselâm)'ın
beklendiği gibi
yeryüzüne gelip, herkesi ve de güdülmek üzere varolmuş "koyunları" hakikate erdirmek gibi bir
işlevi sözkonusu değildir! Aynı şekilde, ehlullahın, Allah'ı bilen kulların, da kimseyi varoluş gayesinin
ötesinde nimete erdirmek gibi bir işlevi sözkonusu değildir! Ne tanrıdan ve ne
de birilerini tanrı edinmekten birşey ummayınız! Kim ne gaye için varolmuşsa,
ona uygun seyir izleyerek varoluş gayesinin gereğini yerine getirir.
Hidayet sadece özden gelir!
İman, müşahede ve yakîne erdiren araçtır. Şartlanmayla taklit edilen değil,
idrak edilerek bilinçli yönelimde iman sözkonusudur. İçinde
"idrakiniz" olmayan hiçbir şey sizin değildir ve olmayacaktır da! Kendi olayınız
kendinizde biter; hariçten hiçbir şey size dahil olmaz! "İdrak" herkesin
kendinin yaşayabileceği içsel bir süreçtir, dışarıdan verilmez, dedik! Güdülen
koyunlara, bırakın başka şeylerin idrakini, güdüldüklerinin "idraki" dahi açılmamıştır!
Açılmaz!..
Her namazda Fatiha okurken, "enamda bulunduklarınla olmayı,
nimetlendirdiklerinin yolunda olabilmeyi" istiyoruz! O "nimetten" ne
umuyorsunuz, nasıl bir "nimeti" ve kimleri kastediyorsunuz? Bunu iyi düşünün ve
bilin ki idrakiniz kadar o istediğinizin karşılığına ereceksiniz...
Önümüze açılan bunca ilme ve anlayışa itibar etmeyip, bu ilmin gereği olan
düşünce ve bakış aydınlığında davranışlarınıza, tavırlarınıza yön vermeyip, kendinizi güdülmek
üzere varolmuş bir mahlûk, bir "koyun" yerine koyarsanız, hükmetme heveslilerinin
elinde güdülürsünüz... "Dinî otoriteleriniz" de olur, "dini liderleriniz" de,
"şeyhleriniz" de, "kutuplarınız" da, "mürşitleriniz" de, vs., vs...
Haktan(!) görüntü veya iddialara kanmak, Allah'ı bilememenin cezasıdır! Her ne
olursa olsun, haktan(!) bir ad, ünvan, mertebe iddiası ya da tavrı ile insanların karşısına
hükmetmeye çıkan kişiler, henüz bedensellikten, kişilik kayıtlarından kurtulamamış; rahmanî
ile nefsanîyi dahi birbirinden ayırt edemeyen "emmare" düzeyinde kişilerdir. Bedeninin ölümüyle birlikte dünyaya ait
topladıkları tüm güç de ölüp biter, kaybolur çöldeki serap gibi...
Allah ehlini tanımayı bırakın bir yana, beş duyu ve beden kayıtlarından kurtulabilme yolunda çalışanın
dahi, ya da en azından böyle
bir amacı idrak ederek kendini geliştirenin dahi, yukarıda değindiğimiz türden
iddiaları olamayacağı gibi, bu konuda insanlara sevgiden, saygıdan, dostluktan ve ilimden
başka vereceği şey olmaz! Onların, ne büyüklenme, ne hükmetme ve ne de dedikodu, gıybet, hor
görme, hakaret etme, küçük düşürme, zarar verme gibi uğraşları olmaz! Ne olursa
olsun, böyle şeyleri kendine hak olarak görmez! İtmez, ezmez,
hükmetmeye çalışmaz! Sistemin Seslenişi
ile Mesajlar kitaplarında
yazılanları okuyun! Bu yolda olan, kimseye dil uzatamaz; hele hele
Rasûlullah ilmini insanlarla karşılıksız paylaşma hizmetine asla!.. Bilinci ve hâli buna müsaade etmez! Bunlardan kaçınmanın ötesinde, bunlar ondan
zuhur etmez! Edemez!..
Neden "edemez", biliyor musunuz?..
Yeri gelmişken bu inceliğe de kısaca değinelim bu yazımızda; değerlendirebilene
dostluk olsun niyetiyle... Şu sebepten dolayı...
Biz hâla, dünyada gıybet, dedikodu yapanın, bunun karşılığında daha sonra veya
gelecekte cehennemde yanacağını zannediyoruz... Ya da belki yanmaktan
sıyırabileceğini...
Oysa anlayamıyoruz ki, gıybet, dedikodu dediğimiz şeyin tâ kendisidir zaten
cehennemin yakan ateşi! Sonraya hacet yok, anında zaten sistem hesabı
görmektedir orada! Dedikodu, gıybet yapan kişide o anki yanmanın tezahürüdür
dilinde alevlenen o sözler! Yanmadadır kişi orada ve dahi, yakan ateşin verdiği
azabın haykırışlarıdır aslında dilinden dökülen "gıybet, dedikodu". Tıpkı
kızgınlık, öfke gibi, yakan ateşin zuhurudur onlar... Ama beşer gözü böyle göremez bunu!..
(Oysa, buna karşılık "şükür" ise cennet nefhasıdır... Aralarındaki mesafeyi iyi
değerlendirin!)
Bakın etrafınıza; henüz yanmaktan dahi kurtulamamış ne kadar "ermişiniz"(!) var,
"veliniz"(!) var, "kutuplarınız"(!) var, mürşidiniz(!) vs.
var, görün hayal dünyanızda!
Sonra da gerçekçi biçimde sorun şunları kendinize:
"Ben neredeyim?"
"Biz niye buradayız?"
www.ahmedbaki.com
Hükmetme aracı olarak kullanılan
"tanrı" hayali
12 Aralık
2006 Salı
Ahmed Bâki
"Günahlarınızı affettireceğiz” ve "ölünce cennete gitmenizi sağlayacağız" diye
çeşitli şekillerde insanların inancına, ibadetine yön vermeye çalışanların,
tarih boyunca “dinadamı”, "dini lider", "dini otorite" gibi çeşitli "dinden"(!)
görüntülerle toplumlara yutturulduğundan bahsetmiştik... Günümüzde dahi, Rasûl
ve Nebilerin öğretileriyle hiçbir ilişiği olmayan, türlü türlü kılık-kıyafetlere
bürünerek, şatafatlı mekânlara taht kurarak, masal kahramanları gibi, tamamen
sonradan uydurulmuş ünvanlarla, dünyaya dönük yapılanma ve organizasyonlar
içerisinde "dinadamlığı", "dini liderlik", "dinde otoritelik", ruhbanlık", vs.
taslayan sayısız kişi tarafından, sayısız kutsallıklar ve törenlerle sayısız
oyunlar oynanmaktadır...
Bırakın oynasınlar; ancak şu gerçeği bilelim ki, bu tür oyunların hiçbirinin
ölümötesi gerçekler indinde bir kıymeti yoktur; çünkü SİSTEM'i okuma, kendini
tanıma, ALLAH'ı bilme ve ahırete hazırlanma yönünde getirileri sözkonusu
değildir!..
Ancak buradan bir de şu çok önemli hususu farkedelim:
Bu tür Hak(!)tanmış gibi imaj ve varsayımlarla toplumların kandırılmasında
kullanılmakta olan yegâne araç, insanların kafalarındaki "tanrı" şartlanması ve
hayalidir!
Din adına toplumların aldatılmasında ve dinin "bir saltanat ve hükmetme aracı"
olarak kullanılmasında aldatıcıların kullandığı temel araç, insanların
şartlandıkları "tanrı" kabulüdür!
Bu gerçeğin önemini çok iyi düşünüp, iyi değerlendirmek gerektir!
İnsanlar ve toplumlar "ALLAH" ismiyle işaret edileni öğrenememek ve bilememek
yüzünden, şartlanmalarından dolayı bir "tanrıyı" varsaydıkları müddetçe −ve
ALLAH ismiyle işaret edilenin bir tanrı olmadığı açıklanmayarak bu gidişata göz
yumulduğu sürece−, "dinadamlığı, dini liderlik, ruhbanlık, hocalık, efendilik,
vs." ünvanlarla oyunlar oynanmaya devam edecek ve din konusu istismara açık
kalacaktır...
Oysa, Allah Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâm, evvela gökte veya yerde bir
yaratıcıya inanmayı reddetmiş ve sonra, ALLAH ismiyle gerçeğin ne olduğunu
açıklayarak, insanların, pişman olacakları duruma düşmemeleri için, ALLAH
ismiyle açıkladığı şeyin ne olduğunu öğrenmelerini, bilmelerini ve O'nun
varettiği SİSTEM'i farketmelerini istemiştir. Bu amaçla, insanlarla ilmini
karşılıksız olarak paylaşmış, inananlara bunu tavsiye etmiş; bununla birlikte,
hiçbir kişinin bir başkasını "hidayete erdirici olamayacağı" gerçeğini
vurgulamıştır. Dolayısıyla, Rasûl ve Nebiler, ne insanları gütmek amacıyla
gelmiş elçiler ve ne de dini saltanat ve hükmetme aracı olarak kullanan kral
veya sultanlardır! Bu tür zanlar, hep tanrı şartlanmalarının ürünleridir.
Eğer, dinin saltanat ve hükmetme aracı olarak kullanılması ve insanların bu
yolla aldatılması istenmiyorsa, toplumların şartlandırıldıkları gibi bir
tanrının varolmadığı bilgisinin açıklanması zaruridir.
İnsanlara "la ilahe ill-Allah", yani "tanrı yoktur, sadece ALLAH vardır"
mealindeki "kelime-i tevhid'in" mânâsı açıklanmadığı sürece ve onlar da bu ifade
ile neye, ne için işaret edildiğini kavrayamadıkları sürece, "din adına
aldatılmalar" son bulmayacaktır. Aldatmalar bir yana, yanlış yönlendirme,
yanlışa veya belirsizliğe göz yumma devam ettiği sürece dahi, başlayan
karmaşanın daha da uç noktalara gitmesi önlenemeyecektir.
ALLAH ismiyle neye işaret edildiğinin öğrenilmesi, bilinmesi için Rasûlullah
(aleyhisselâm) öğretisini gerçeğiyle öğrenip insanlarla bunu paylaşmak şarttır!
Bunun yerine, ALLAH ismiyle neye işaret edildiğinin bilinmediği çeşitli inanç
biçimlerindeki var zannedilen tanrılara, tanrılarla insanlar arasındaki
sözde ruhbanlıklara, dinadamlıklarına, dini otorite ve liderliklere kredi
verilmesi, gerçeklerin örtülerek "din adına toplumların aldatılması" sürecine
katkıda bulunmaktan başka bir anlam taşımaz.
Kelime-i tevhidin anlamı ışığında ötede bir yaratıcı tanrı olmadığını
anlayabilen veya bu gerçeğe iman eden kişinin ise, ne bir tanrıyı ve ne de
"olmayan bir tanrı ile aracılık yapmak" üzere yeryüzünde bir varlığı kabul
etmesi sözkonusu olamaz!
www.ahmedbaki.com
Müslümanlar ne yapmalı?
6 Aralık
2006 Çarşamba
Ahmed Bâki
Öncellikle bilinmesi gereken şey şudur:
Her insan, dilediği gibi bir "yaratıcıyı" kabul edebilir ve kabul ettiği
bu "yaratıcıya" da dilediği ismi verebilir!
Ancak, "bir yaratıcıya inanıyorum" demekle, kişi Hazreti Muhammed'in açıkladığı
"Allah'a" inanmış olmaz! Çünkü, ALLAH ismiyle neye işaret edildiğini öğrenmeyen
kişi, bu haliyle "Allah" adını dahi verse, aslında bilmediği, tanımadığı bir
tanrıya inanmış olur; bu yüzden de ne olduğunu bilenin Allah'a "iman ederek
yaşamasının" getirisine ulaşamaz ve o haliyle geçip gidebilir dünyadan...
Dolayısıyla, İslâm'ı kabul eden her kişinin yapması gereken en öncelikli iş,
Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın açıkladığı
"Allah'ı", onun açıkladığı özellikleriyle öğrenmek ve tanımaktır. Ki böylece
iman ettiği hakikat, hayalindeki herhangi bir yaratıcı, bir tanrı olmaktan çıkıp, Hazreti
Muhammed (aleyhisselâm)'ın açıkladığı "Allah" olabilsin...
Allah'a inanmaktan gaye, kişinin, yaşama şartlanmalarla değil, "inandığı" gibi
bakabilme özelliğini kazanabilmesi, inandığı bakışla değerlendirmelerde bulunabilmesidir.
İmanın getirisi, bilinçte yeni açılımlar yaşayabilmek, yeni bakış açılarına ve yeni
düşüncelere erişebilmektir.
İnanan kişi, farkedebildiklerinin ötesine imanıyla yönelebilmesi sayesinde,
inanmayanın farkedebildiklerinin ötesine erişebilme nimetine erer! Böyle bir
yaşam süreci de, kişiye imanın getirisi olan bilinçli duruşu kazanabilmesini
sağlar...
İnandığını söylediği şeyin ne olduğunu bilmeyen kişinin, inandığı gibi
bakabilmesi, düşünebilmesi ve değerlendirmede bulunabilmesi sadece hayaldir,
gerçekleşmez!
"Allah'a iman etmek" demek, "Allah ismiyle işaret edilenin özelliklerini
bilmenin gerektirdiği bakışı, düşünce ve değerlendirme sürecini yaşamayı kabul
etmek demektir.
Böyle bir sürece girmeden, bu sürecin getirisine ulaşılamaz ve bilinç, beden
kozası içinde hapsolmuş vaziyette, varoluş gayesini ve Allah'a ait, yaşam
sistemine yön veren kuvveleri kendi özünde bulamadan geçip gider dünyadan...
DİN'in temeli "Allah" isminin mânâsına dayanır. İslâm, baştan sona tamamen Allah
Rasûlü'nün açıkladığı "Allah'ı tanıma" sistemidir. İslâm Dini'ni kabul etmek
demek, sadece ve tamamen "Allah ismiyle Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın bildirdiği mânâyı" anlama,
hissetme ve özünde yaşama çalışmalarını kabul etmek demektir.
Öncelikle ve kesinlikle, Allah ismiyle nasıl bir hakikate işaret edildiğini
öğrenmeden, bilmeden bunların hiçbirisi gerçekleşmez.
"Tüm dinlerde aynı yaratıcıya inanıyoruz" vs. türünden yuvarlamalar, ALLAH ismiyle işaret
edilen mânânın, insanların hayal ettikleri "tanrılardan" farkını ayırt
edemeyişin dile gelişidir.
"Allah" ismiyle Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın işaret ettiği hakikatin,
yeryüzündeki inanç biçimlerinden hiçbirindeki "yaratıcı" tasavvuruna
benzetilemeyeceğini göremeden, bu en önemli ayrımı farkedemeden ve kavrayamadan,
DİN'in (İslâm'ın) ne olduğunu kişi bilemez ve inandığını söylediği şeyin ne
olduğunu gerçek mânâsıyla anlamış olmaz.
O halde, "ALLAH" ismiyle neye işaret edildiğini öğrenmek ve "ALLAH" indinde tek
bir evresel SİSTEM'in (DİN'in) varlığını tanımak; dolayısıyla, İslâm'ı
bilmeyenlerin sözünü ettiği gibi yeryüzünde sayısız "dinler"in varolmadığını
kavrayabilmek, Kur'an'ın bakışını kabul eden her Müslüman için zorunludur.
Sayısız "dinler"in
varolmadığını kavrayabilmek yanısıra, İslâm'ı bilmeyenlerin sözünü ettiği gibi yerde veya gökte "tanrıların" veya başka türlü
herhangi bir "tanrının" varolmadığını kavrayabilmek de
Kur'an'ın bakışını kabul eden her Müslüman için zorunludur.
Zira ilk şart, "amentübillahi" ile formüle edildiği üzere, b sırrının bilincinde
olarak Allah'a ("bi-llahi") iman etmektir. Allah'a "bi-llahi" bilinciyle iman
edilmediği sürece, kişi yeryüzündeki herhangi bir "inanç biçiminin" mensubu
olmanın ötesine geçip, "ALLAH ismiyle işaret edilenin" ve "ALLAH indinde tek
DİN'in" ne anlama geldiğini farkedemez ve bu bilince ermenin getirisine
ulaşamaz!
Bu bilince eren kişinin ise, yeryüzündeki tüm "inanç biçimleri" karşısındaki
duruşu ve değerlendirmeleri değişir!
www.ahmedbaki.com
Kur'an'a göre çok sayıda "dinler"(!)
sözkonusu değildir!
4 Aralık
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
Kur'an'a göre "dinler"in olmamasının anlamı, Kur'an'ın diğer dinleri(!)
varsayıp, sonra onları reddetmesi
değildir!
Kur'an-ı Kerim, tüm Rasûl ve Nebileri ve onlara indirilenleri tasdik eder! Tüm
Rasûl ve Nebilerin bildirdiği şüphesiz haktır!
Ancak...
Kur'an-ı Kerim'de "DİN" kelimesiyle işaret edilen şey, yaşadığımız, tâbi
olduğumuz EVRENSEL SİSTEM'dir! (İnsan, sınırlı beş duyusuyla bu evrensel
sistemin işleyişini ve düzenini tam anlamıyla kavrayamayacağı için,
korunabilmek için, kendisine bildirilen sistemin hükümlerine İMAN etmek
durumundadır.)
Evrensel sistem ve düzen olan DİN, son nebi Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın
açıklamalarıyla ikmal olmuş ve İSLÂM adıyla tanımlanmıştır. ALLAH
indinde "DİN" tektir ve DİN'in "çoğulu" (din"ler") asla sözkonusu değildir!
Bununla birlikte, insanların algı ve kavrayış kapasitelerine göre tâbi olduğumuz
bu tek DİN'i
değişik biçimlerde, değişik seviyelerde anlayışları, yorumlayışları
sözkonusudur. Bunun sonucunda da yeryüzünde farklı "inanç biçimleri" sözkonusu
olmuştur.
Kur'an'ın verdiği "düşünce ve değerlendirme sistemine uymayan" şekilde, eksik
bilgili toplumların bugün "dinler"(!) diye çoğul olarak nitelediği şey, aslında bu
evrensel tek DİN'i, değişik düzeylerden ve değişik yönlerden anlayıştan doğan "inanç biçimleridir". "DİN" değil, "inanç biçimleridir"
çoğul olan! Bu inanç biçimlerinin birden çok olması, yaşadığımız sistem ve
düzenin, yani DİN'in çokluğu anlamına gelmez! Dolayısıyla, insanların "dinleri"
değil, "DİN"den ne anladıklarıdır, birden fazla olan!
Kur'an-ı Kerim'in verdiği bu bakışı özümseyebilirsek eğer, o zaman "İslâm"
adıyla tanımlanan Allah sistem ve düzeni (DİN) yanısıra, yeryüzünde farklı
"dinlerin" de olabileceği varsayımından vazgeçeriz! Bunun bilinmediği inanç biçimlerinde
eksik bilgiden dolayı varsayıldığı gibi değişik "dinlerin"(!) varlığını konu etmeyiz.
Yeryüzünde çeşitli "inanç biçimleri" elbette vardır ve o inanç biçimlerinin mensupları, kendi bakış açılarıyla
gözlemledikleri birbirinden değişik inanç biçimlerini, farklı "dinler"
varmış gibi yorumlayabilirler.
Ancak, Müslüman, yani "İslâm'ı kabul eden" kişi için, Kur'an'ın bildirdiği tek
bir evrensel sistem ve düzen, yani tek "DİN" vardır! "Din günü" diye
tercüme edilen "yevmiddin", evrensel tek bir sistemin işlediğinin ayan oluşudur. İSLÂM, bu tek dine verilmiş
addır! Yorum ve anlayış seviyeleri farklı olsa dahi, varoluşu
itibariyle her birim varededine kul olarak bu sistem ve düzene tâbidir, ki
bu onların fıtri kulluklarıdır.
Buradaki incelik şudur:
"İnanç biçimleri" dediğimiz şey, kişilerin bireysel, kendi iç meseleleridir;
kişisel olarak ortaya koyduklarıdır...
Dolayısıyla, yeryüzündeki insan sayısınca ortaya konan değişik inanç biçimleri
olabilir!
"DİN" ise yaşamda işleyen evrensel sistem ve düzenin kendisidir! Kişisel anlayış ve inanç biçimleriyle,
ya da kişilerin ortaya koyduklarıyla sınırlanması mümkün değildir!
Tüm Rasûl ve Nebiler, bu sistem ve düzeni, yani tek DİN'i okumuşlar, açıklamışlar ve bu
yolda çalışmışlardır!
Kişilerin
anlayış, kavrayış, inanç biçimlerinin çeşitliliğine bakıp, dinlerin(!)
çokluğunu varsaymak, orijin anlamıyla evrensel sistem olan DİN'i anlamaktan
ve Kur'an-ı Kerim'in verdiği bilinci kazanmaktan perdeler kişiyi...
Bunu böyle bildikten sonra...
Kur'an'ın verdiği bu bakışı, düşünme ve değerlendirme sistemini kabul eden
kişinin, yeryüzündeki "değişik inanç biçimleri" karşısında, Allah
Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)'ın kemaliyle açıkladığı DİN'i, yani İSLÂM'ı bilmesinin ve
onu kabul etmesinin gereği olan duruşu takınabilmesi için de çok çok önemli bir
ihtiyacı vardır...
Her Müslüman, öncelikle ve kesinlikle ALLAH'I BİLMEK ve TANIMAKLA mükelleftir...
"Allah ismiyle neye işaret edildiğini" öğrenmek ve Allah Rasûlü'nden kendisine
ulaşan bu bilgiyi çevresiyle paylaşarak değerlendirmek, inanan her fert için
yaşamın en öncelikli ve temel amacıdır.
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur.
» Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
» Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
» Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
»
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz