24 Kasım
2006 Cuma
Ahmed Bâki
Henüz
daha radyo, televizyon nedir bilinmediği devirlerde rahmetli Erzurumlu
mutasavvıf Muhammed Lütfi Hazretlerinden işittikleri şu bilgileri büyüklerimiz
naklederlerdi bize çocukken:
“Ahir zaman yaklaştığında her evden dışarıya bir pencere açılırmış; o zamanda
bir takim çalgıcı kızlar türer ve ulu orta oynarlarmış; tüm ev halkı da gözünü o
pencereye dikerek geçirirmiş günlerini, gecelerini... Sonra Deccal diye yalancı
bir Mesih çıkarmış ortaya; imanı sağlam olmayan herkesi kandırırmış! Her türlü
dünya nimeti onun yanında olurmuş. Bu arada, müminlerin önderi “Mehdi” lâkaplı
zat da insanları Deccal’ın şerrinden korumak için bir grup inananla çaba
sarfedermiş”...
40 yıla yakin zaman geçti aradan. O gün, acaba nasıl diye merak ettiğimiz o
'pencere' simdi her evin başköşesinde ve hemen herkesin gözü onda!.. Kim bilir
hangi mecazlarla geçmişin koşullarında hangi günümüz gerçeklerine işaret edilmiş
böyle... Nice işaretler var bu tür! Birazını dahi çözebilenler biliyorlar ki,
yakın geçmişle karsılaştırınca artik bahsedilen o günlere geldik veya 'daha'sına
çok yaklaştık şimdilerde...
Elektrik bir araçtır örneğin, ustura da! Faydalı amaçlar için de
kullanabilirsiniz, kolaylık sağlarlar; zararlı amaçlar için de... Televizyon da
öyle; konumuz ise onun Deccaliyetin amacına hizmet doğrultusunda kullanılması...
Hemen hepimiz duymuş, okumuşuzdur: "Küçük alametleri tamamlandığında kıyametin,
sıra büyük alametlere gelir"...
Dünyayı, kendi dünyalarından ibaret zanneden
bireyler ve onların oluşturduğu topluluklar, olup bitenleri kendi köyleri
ölçeğinde ele alma şartlanmaları yüzünden, büyük çapta bunların dünya yaşamını
nereye götürdüğünü göremiyorlar...
Televizyon yayınlarının, eğlendirici, dinlendirici, eğitimi destekleyici, düşündürücü,
bilgilendirici, yaşadığımız dünyada olup bitenlerin farkında olmamızı sağlayıcı
işlevleri de bulunuyor elbette. Bu yayınlar bir yana. Ancak bunlarla birlikte, birçok yerde sıkça rastlarız,
bazı yayınların toplum üzerindeki olumsuz etkileri üzerine yazılan veya
konuşulanlara... Bireylerin sosyal, duygusal, psikolojik, kültürel, millî,
manevi gelişimleri üzerinde olumsuz etkilerine; davranışlarda, ilişkilerde,
alışkanlıklarda olumsuz etkilerine... Bunların ötesinde, dil ve iletişim becerileri
üzerinde olumsuz etkilerine... "Bunlar toplumu yozlaştırıyor, ruh sağlığını
bozuyor, insanların birbirine yabancılaşmasını tırmandırıyor, insanları
değersizleştiriyor, metalaştırıyor, nesne düzeyine indirgiyor", denir sıkça...
Peki ama bunların gerisinde ne var, çıkış noktasındaki ana sebep ne?..
Kur'an-ı Kerim'de, "insanlık bilincinin" açığa çıkısından önce dünya yüzünde
yaşayan "insansıların" özellikleri olarak "kan dökücülük ve fesat çıkarıcılık"
vurgulanır! Bu iki vurgunun geniş içeriğini düşünürsek eğer görürüz ki,
Deccaliyet de bireyleri yoğun olarak bu neanderthal vasıflara yöneltmektedir!
Kan dökücülük ve fesat çıkarıcılık! (İnsansılar ve insan konularında geniş bilgi için sitemizden
Bilincin Arınışı
kitabını okuyabilirsiniz.) Bu bilgi ışığında baktığınızda, "insanları" huzursuz eden şeyin aslında, genelde bu neanderthal (insanSI)
yaşamın örneklenmesinin olduğunu görebilirsiniz.
İzlenenlerde sergilenenler hangi öğeleri içeriyor? Ön plânda sunulan karakterlerde çoğunlukla hangi
vasıfları görüyorsunuz?..
Genellikle kibir, gurur, kendini beğenmişlik, bencillik, çıkarcılık gibi
özellikler bunların başında geliyor!
Bu karakterler güçlerini neden alıyorlar?.. Birbirlerine karşı besledikleri kin, nefret,
hırs, intikam, üstünlük taslama gibi duygulardan...
Bu duygularıyla harekete geçince ne tür güç gösterilerine girişiyorlar?.. Kavga,
savaş, hırçınlık, saldırganlık, öfke, inatçılık, hiddet, şiddet, kabalık,
zorbalık, yenilgiye uğratma, incitme, kırma, canını acıtma, hükmetme, öç alma,
katletme, zarar verme türünden davranışlarla...
Kahramanların özellikleri bunlar! Bu arada, onların karşısında güçsüz durumda
kalanlar, tehditlere karşı
koyabilmek için hangi yollara başvuruyor, neyle karşılık vermeye çalışıyorlar?..
Yalan, dedikodu, iftira, riya, taklitçilik, aldatma, hırsızlık, çalma, çırpma,
vs. ile... Karşı taraftaki kahramanların karakteristik özellikleri de bu ve
benzeri türden...
Bunların sonucunda yaşananlar neler? Üzüntü, sıkıntı, ağlama, dövünme, sızlanma,
dargınlık, bunalım, sarsıntı, depresyon,
duygusal travmalar... Ve dahi, doyumsuzluk,
görgüsüzlük, edepsizlik...
Sonuç; bunlara kapılan yığınlar, bunları hayatın çok normal ve kabul edilebilir
bir parçası olarak algılamaya başlıyor. Çizilen imaj, dış dünyanın ilkel,
korkunç, vahşi bir yer olarak algılamasına neden olabiliyor... Böyle bir düzen
imajı karşısında her türlü negatif hislerle dolu kişiler ve beraberinde,
davranışlarına yön vermeye başlayan korku, haset, kıskançlık,
dedikodu, yalan, çıkarcılık, yargılama, kamplaşma, kutuplaşma, isyan, düşmanlık, vs., vs...
Taklitçilikle yaşayan birçok insan, ekranda ve gerçek yaşamda
olup bitenler arasındaki farkı ayırtedebilecek durumda olmayınca, izlenen negatif içerikli
sahneleri kendilerince oynamaya ve uygulamaya başlıyor. Taklit ettiği bu
davranışlar, bir süre sonra kendi davranışları haline geliyor... Ve sonrasında
her tür fesat, saptırma, aldatma, incitme, kırma, kan dökme toplumlarda eksik
olmuyor...
İşte size "nasıl neanderthal olunur" eğitimi... "Salih" insan olma
yolunda binlerce yıl süren ıslah oluştan, ani bir dönüşle geriye ve hatta
insanlık öncesi cehalet devrine gidiş!..
Oysa insanı mutluluğa ve huzura götüren onca özenilecek insanlık vasfı
varken: Karşısındakine saygı duymak, sevgi duymak, değer vermek,
öncelik vermek, yardımcı olmak, destek olmak; başkalarını da gözetmek, yanıbaşındakini,
komşusunu, toplumu, çevreyi gözetmek; hatasını farketmek, bağışlanma dilemek,
söz dinlemek, başkalarını anlamaya çalışmak, kendi hatalarını düzeltmeye çalışmak,
hayırlı dilekte bulunmak, kendini karşısındakinin yerine
koyabilmek, paylaşmak, verici olmak, hoşgörmek, kusurları örtmek,
karşısındakini kırmamak, incitmemek, rıza
göstermek; kibar, zarif, özenli olmak; cömert, içten,
işbirlikçi, uzlaşıcı, barışçı, sabırlı, sakin olmak...
Ne yazık ki bunlara özendiren kahramanları da Deccal'in dünyasında bulmanız
mümkün değil! Çünkü onların yeri orası değil!
Hepsi bir yana, henüz daha en basit insanca davranışlar olan, "teşekkür etmek", "lütfen" demek, "rica
etmek", "özür dilemek" erdemlerinden uzaksa toplumlara sunulan modeller, daha
ötesinde ne bekleyebilirsiniz ki?..
Dünyadaki tüm lisanlarda koşulsuz biçimde yaşanan ve "şükran" hissini ifade
eden, ve bu sebeple de sadece "geniş zaman" kipiyle kullanılan "teşekkür ederim"
sözü, teşekkür "ediyorum" ya da teşekkür "ettim" şeklinde geçmiş zamanda
kalması koşuluyla bir borç ödeme veya vazifeyi baştan savma düzeyine indirgenirse
eğer... Şükranını ifade etmede dahi böyle bir yüzeyselliğe şartlanan toplumlar, insani
değerleri daha ne kadar ileri götürebilirler?
"Lütfen", "rica", "özür", "teşekkür" gibi hissedişler birer zarafet ifadesidir!
Bunları karşımızdakine sunarken, geçmişte kalan bir eylemi değil, o an
yaşadığımız hissiyatı ifade ederler! "Ediyorum", "diliyorum", "ettim", "diledim" gibi çekimlerle geçmişte bırakılıp,
terkedilmezler! 'Yaptım kurtuldum' veya 'geçmişte kalsın' der gibi
dillendirilmezler! "Özür dilerim", "teşekkür ederim", "rica ederim"dir
orijinal ve anlamlı halleri. Ama bunları hissedebilmek ve dile getirebilmek için de, sırtına kalas bağlı
gibi eğilemeyen benlik gururu değil,
rükûa, secdeye gidebilen olgun, geniş bir gönül gerektir...
İnsanlık değerlerini yaşayabilmenin basit eşiğidir böyle incelikler.
Ne kadar özlü ifadeyle ortaya konmuş Kuran-ı Kerim’de bu önemli gerçek: Fesat
çıkarma ve kan dökücülükle yaşayan "insansılar" karşısında, Adem ve eşinin
"insan" olarak ortaya koydukları vasıflar: "Hatasını farketme, kabul etme ve
itiraf etme", "özür − bağışlanma dileme", "hatasını gidermeye çalışma", "hayırlı
dilekte bulunma" türünden davranışlarla... "Ya Rabbi, içine düştüğümüz bu zulmü,
karanlığı biziz kendine reva gören. Kendi yaptığımızın neticesi olarak bunu
yaşamaktayız... Özür dileriz, lütfen bizi bağışla! Çünkü eğer bizi
bağışlamazsan, bu hatamızdan dolayı affetmezsen, biliyoruz nasıl perdeli bir
halde kalacağımızı! O hale dönmek istemiyoruz! Biliyoruz affedilmezsek kimlerin
durumuna düşeceğimizi ve nasıl ziyan edenlerden olacağımızı."
Ne fayda gelin görün ki, Müslümanların dahi büyük çoğunluğuna göre Kur'an'da
verilen bu açıklamalar, sadece geçmişte yaşanmış tarihsel hikayeler, ya da
mitler...
Bunları ne için konu ettik?.. Şunun için:
Algıladığınız herşey, "ayna nöronlar" sayesinde beyninizi, kendiniz
yaşıyormuşçasına harekete geçiriyor ve beyninizden geçen herşey de ruhunuzda kayda geçiyor; bunu hatırlayasınız diye...
Mazeretin geçerli olmadığı o sonsuz yaşamınızı, şu anda ve her anda her
algıladığınızla imar ettiğinizi hatırlayasınız diye...
Biliyoruz ki herkes, gideceği yerde bulacağını buradan elleriyle götürecektir.
Büyük çoğunluk, TV'de izlediklerinin kendi beyinlerini nasıl etkilediğini
bilmiyor; hiç farkında olmadan nasıl olumsuz etkilendiklerinin, hayata
bakışlarının nasıl yönlendirildiğinin farkına bile varamıyorlar. Oysa
beyin, her algılananı (hayal dahi olsa) ayrım yapmadan daima veritabanına
kaydetmekte ve daha sonra da kaçınılmaz biçimde her an o veritabanının
getirisini ortaya koymaktadır! Seyredilen ilkellik ve çekişmeler yetmiyormuş
gibi, bir yandan da yoğun olarak yapılan yorumlarla kişi, kendi kendini o
çıkmazın içine iyice gömmektedir.
"Bilgi bankanıza yükledikleriniz" neanderthal ve
ayrılığı yaşatan bakış açısının karşılığı olsun istiyorsanız, onlara yer açın!
Yoksa onlardan uzak durun! İnsanî değerlerden başkasına yer vermeyin!..
www.ahmedbaki.com

20 Kasım
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
Günümüzde hızla küreselleşen beslenme eğilimlerine rağmen, insanların neleri nasıl yediklerini, genellikle yaşadıkları çevrelerin ve toplumların şartlanmaları belirler. Bu şarlanmalara beslenme adetleri veya alışkanlıkları da denir. Bu alışkanlıklar çoğu zaman birbirinden o derece farklıdır ki, bir toplumda iştahla yenen birşey, bir başka toplumdan gelen kişilerin midesini kaldırabilir. Örneğin, ne Uzak Asya’daki kurutulmuşu yenen su ürünlerinin kokusu, ne de İskandinav ülkelerindeki tereyağında kızartılan salyangozlar Anadolu’da yaşayanlar için pek iştah açıcı ya da özenilecek yiyecekler değillerdir. Bunun yanısıra, yetiştiği toplum içerisinde de çoğunluğa uymayan bazı yeme alışkanlıklarımız veya yememe alışkanlıklarımız vardır.
Örneğin bazılarımız, çocukluğumuzdan beri soğan ve sarımsak gibi birkaç yiyeceği hoş karşılamaz,
hatta elimizden geldiğince onlardan uzak dururuz...
Hazreti Muhammed aleyhisselâmın yaşadığı devirde ve ortamda, bugün bizlerin sofralarında yeralan yiyeceklerden büyük bölümü yoktu. İşlenmiş gıdalar biryana, domates, patates gibi günümüzde yaygın tüketilen doğal ürünler dahi henüz Asya ve Avrupa kıtalarına girmemişti.
Bununla birlikte, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın hadislerinde, beslenme konusuna son derece büyük önem verdiğini görmekteyiz. İçeceğimiz suyun öneminden, anne sütünün, zeytin, üzüm, hurma, incir gibi sağlığa son derece faydalı meyvelerin, zeytinyağının, balın, reyhan, zencefil gibi baharatların tüketilmesinin faydalarına, bunlar yanısıra, alkol gibi uyuşturuculardan, domuz etinden ve aşırı yemekten uzak durulmasına kadar beslenme konusunda işaret ettiği gerçekler yüzyıllar boyunca inananlara yol gösterici olmuştur.
Bilimsel araştırmalar sayesinde günümüzde ortaya çıkan tespitler, ondört yüzyıl önceden Rasûlullah aleyhisselâm tarafından işaret edilen gerçeklere “iman” ederek yaşamış olabilmenin kıymetini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Bu yazıda sizlerle, soğan ve sarımsak hakkındaki Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın öğütleriyle birlikte,
geçtiğimiz haftalarda yerli basında da yeralan soğan ve sarımsağın toksik etkileriyle ilgili bilimsel bulgu ve açıklamaları paylaşacağım.
Bazı kişiler, hadislerde işaret edilen soğan ve sarımsaktan uzak durmayı, sosyal
yönüyle ele almakla yetinse de, konunun biyolojik yönü ve dolayısıyla beyinle ilgili ve hatta maneviyata uzanan etkileri gözardı edilemeyecek boyutlardadır.
Buharî ve Ebu Davûd’da yeralan bir hadiste Cabir (radıyallahu anh)’dan nakledilen hadiste “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ buyurmuştur ki: “Kim sarımsak veya soğan yerse bizden uzak dursun −veya mescidimizden uzak dursun− evinde otursun.”
Diğer birkaç hadiste bildirilir ki:
“Bazen Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a içerisinde yeşil sebzeler bulunan tencere getirilirdi de onda koku bulur ve (ne olduğunu) sorardı. Kendisine sebze nevinden ne olduğu bildirilince, tencereyi, beraberindeki arkadaşlarından birini göstererek ona vermelerini söylerdi. Aleyhissalatu vesselam, onun yemekten çekindiğini görünce: “Sen bana bakma, ye! Zira ben senin gibi değilim, senin konuşmadığın (meleklerle) konuşuyorum” derdi.”
“Hazreti Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Biz çiğ olarak sarımsak yemekten
yasaklandık.”
Ömer bin Hattab’dan (radıyallahu anh): “Ben mescidde, Rasûlullah’ı soğan ve sarımsak kokusunu aldığı bir kimseyi, mescidden çıkarılmasını emrederken gördüm. Bu adam, Bâki kabristanlığına kadar mescidden uzaklaştırılmıştı.” (Müslim)
“Sarmısak, soğan, pırasa ve turp yiyen, mescidimize yaklaşmasın.
Çünkü insanların rahatsız olduğu şeylerden melekler de rahatsız olur.” (Taberanî)
Halk arasında sarımsak bazen tansiyon düşürücüdür, bazen uyku verici, bazen de her derde devâ. Oysa,
uyku halinin sarımsağa karşı vücudun alerjik bir reaksiyonundan kaynaklanabileceği yönünde bulgular olduğu gibi, içerdiği
'sulfonhydroxyl' denen maddenin öldürücü zehir olduğu yönünde bilimsel açıklamalar var.
Sarımsak birçok beyin hücresinin ölümüne neden olmaktadır ve böylece sağ ve sol
beyin arasındaki senkronizasyon dengesini bozmaktadır. Beynin tepki verme hızını
birkaç kat yavaşlatmaktadır. Eskiden gangster ve askerler, silahlarını ateşlemeden önce mermilerine sarımsak sürerlermiş ki öldürücü olsun!
Tarımda biyolojik mücadele yöntemi olarak haşerelere karşı sarımsak halen
kullanılmaktadır. Bu açıklamaları yapan Amerikalı hekim Dr. Robert C. Beck’in İngilizce röportajını
buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
Ayrıca aşağıda, ABD’de yayımlanan Nexus Dergisi Şubat/Mart 2001 sayısında yeralan ve Dr. Robert C Beck, DSc’ın, Seattle, Washington’da, 1996 yılı Mart ayında verdiği dersin kaynak gösterildiği ‘SARIMSAK – TOKSİK ŞOK – Bir beyin zehri’ başlıklı makalenin çevirisini okuyabilirsiniz.
Yazının yazımlandığı web sitesinde sarımsağın beyne zehirli etkisi sorgulanıyor.
“Sarımsağın zehirli olmasının sebebi, kimyasal içeriğinde bulunan sulphone hydroxyl iyonunun tıpkı sulfoxide zehir olan DMSO (dimetil sulfoksit) gibi vücudumuzdaki kan-beyin bariyerini delerek beyin hücrelerine zarar vermesidir. Bu durumu, dünyanın en büyük Etik EEG (elektroansefalografi)
geribildirim ekipmanı üreticisi olduğum sırada ürkütücü bir şekilde keşfettik.
Öğlen yemeğinden dönen insanların, gelişimlerini izlemek için beyin EEG’lerini çektiğimizde klinik olarak ölü gibi olduklarını gördük. “Peki ne olmuştu?” “Yemeğe bir İtalyan lokantasına gitmişlerdi ve salatalarını sarımsaklı sosla yemişlerdi.” Bu yüzden, onlara testlerden önce sarımsaktan uzak duracaklarına dair belge imzalattık; çünkü aksi halde hem onların zaman ve paralarını, bizim de zamanımızı boşa harcıyorduk.
Sanırım içinizde pilot olanlar veya uçuş testlerine katılanlar vardır.
1950’li yılarda Doc Halan grubunda uçuş test mühendisliğindeydim. Uçuş hekimi her ay yanımıza gelerek bize bir tembihte bulunurdu: “Uçuşa çıkacağınızın 72 saat öncesinden itibaren sakın sarımsağa yaklaşmayın, yoksa reaksiyon gösterme süreniz 2 ve 3 kat artar! Birkaç diş sarımsak yediğinizde, normale göre refleksleriniz 3 kez daha ağırlaşır.”
Bu olayın üzerinden geçen 20 yıl boyunca, bunun sebebinin ne olabileceğini, sarımsağın genellikle beyin dalgalarını düzensiz hale getirdiğini (senkronizasyon
bozukluğuna uğrattığını) keşfedinceye kadar anlamamıştık.
Bunun üzerine Stanford Üniversitesinde bir çalışma yürütülmesini sağladım ve gördük ki sarımsak
aslında bir zehirmiş. Ayağınızın altında bir diş sarımsak ezerseniz, kokunun kısa bir süre sonra bileklerinize sonra da tüm vücudunuza işlediğini fark edebilirsiniz. İşte, zehirli DMSO adlı madde bu yüzden tıpkı sarımsak gibi kokar. Sarımsağın ihtiva ettiği Sulphone Hydroxyl iyonunun beynimizde iletişimi sağlayan (corpus callosum) büyük ağ yapıya kadar her bariyeri delip geçer. (Corpus callosum, 200 milyon civarında olduğu düşünülen nöro-fiber ağı; beynin sağ yarım küresi ile sol yarım küresi arasındaki bağlantı ve iletişimi sağlıyor.)
Organik tarım yapanlar, bitkilerini böceklerden korumak için DDT kullanmak yerine sarımsak kullanılabileceğini ve sarımsağın haşerelerin yolundaki herşeyi öldüreceğini bilirler.
Birçok insan çok kere sarımsağın faydalı olduğu yolunda şeyler işitmişlerdir. Bize göre bunu kabul eden kişiler, geçtiğimiz yüzyılın başlarına kadar eczanelere gidip ‘morfin sülfat’ alıp bunu uyumaları için bebeklerine veren cahil annelerle aynı sınıfta sayılırlar.
Eğer baş ağrılarından şikâyetçi, dikkatlerini toplayamayan veya bilgisayar başında
işlerine odaklanamayan hastalarınız varsa, basit bir deneme yapabilirsiniz! Bu insanların sarımsaktan uzak durmalarını sağlayın ve çok kısa sürelerde ne kadar iyileşme gösterdiklerini göreceksiniz. Yaklaşık üç hafta geçince, onlara sarımsak yemeleri için yeniden müsaade edin. “İnanamıyorum, şikâyetlerimin sebebinin sarımsak olabileceğini hiç aklıma getirmezdim” diyeceklerdir.
Belki bu anlattıklarım pek popüler değil ama gerçeği söylemek zorundayım.”
Bilim bunları söylüyor... Dünya yüzündeki
birçok mistik inançta da soğan, sarımsak, pırasa, turp gibi şeylerin,
negatif enerjileri çektiği, kötü enerjilerin de kötü kokuları sevdiği inancıyla yenmemeleri tavsiye edilir.
DİN’de, insanları uzaktan izleyen yargıç bir tanrının yeri olmadığı gibi, ne o
tanrının emirleri, ne de kimse için o tanrının koyduğu “yasaklar” sözkonusu
değildir!.. Ancak, herkesin yaptığı seçimlerin sonuçlarını yaşayacağı da
kaçınılmazdır! Adına ister 'O'nun takdiri' densin, isterse 'kişinin seçimi', bu
işleyiş değişmez ve sünnetullah denen varoluş sisteminin temel bir realitesidir.
www.ahmedbaki.com

13 Kasım
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
"İnsan hayrına olan duası gibi, şerrine de dua eder." (Kur'an 17:11)
İnsan, çevresiyle ve yaşadığı doğa ile özde bir bütündür; algıladığımız düzeyde
ise herşeyle sürekli olarak karşılıklı etkileşim içerisindedir.
İster gizlensin, ister açıklansın, bir şeyin bilinçte yeralması, o şeyin Sistem
indinde bilinmesidir ve bilinçte oluşan herşeyin yapısına göre Sistemde
karşılığı mutlaka ortaya çıkar.
Doğayı ve oluşumları anlamanın yolu kişinin kendi bilincinin doğasını anlamaktan
geçer... Dolayısıyla topluluklar, kendi bilinçlerindeki gidişata ilmin
gerektirdiği şekilde yön vermedikleri sürece, doğal oluşumların getireceği
zararlardan korunmaları mümkün olmaz!
"Kul azmayınca belâ nazil olmaz" sözü, evren ile bilinç, doğa ile insan arasında
gözlenen bu karşılıklı ilişkinin mekanizmasına işaretle söylenmiştir.
Bir toplumdaki bireylerin yaşam biçimlerinin ve beyin faaliyetlerinin sonucu
yaydıkları çeşitli dalgaboyları sistemdeki çeşitli dalgaboylarını etkileyerek
olayları yönlendirir ve bu da ya çeşitli güzelliklerin ya da çeşitli
felaketlerin oluşmasında etkili olur.
Basiret yetersizliği dolayısıyla "tanrı" kavramıyla şartlanmış beyinler ise
insanla dünyası arasındaki birliği göremeyip, göremediği için de inkâr eder.
Mecazla işaret edilenlerin hakikatini çözemez; yaşadığı olaylar karşısında kâh
kafasındaki O(!)ndan korkar, kâh ona sığınır, kâh onu suçlar, kâh ta onu hesaba
çeker...
"ALLAH" ismiyle işaret edilen hakikati bilememenin neticesinde ise özüne ait
kendinde mevcut gerçek özellikleri yaşamaktan mahrum kalması sebebiyle kendi
hakikatini örten ve kendine zulmedenlerden olur...
Oysa, insanlara ve toplumlara mükâfat veya azap veren yukarda bir yargıç tanrı
yoktur, Kur'an'a ve Bilime göre! Evrensel SİSTEM'in gereği olarak kimseye
haksızlık edilmeden herkes sonsuza kadar kendinden ortaya çıkan düşünce ve
fiillerin sonucunu yaşar...
Bilinçten her çıkan, tıpkı suya atılan bir taşın yaydığı dalgalar gibi
zincirleme etkiler oluşturmaya devam eder... Her sahneyi, o sahneye göre oluşan
yeni sahneler takip eder ve böylece bugünün temelleri üzerine yarının dünyası
inşa olur...
Her adım sadece atıldığı yere götürür. İyilik edenin iyiliği kendinedir; fenalık
eden de yine kendine fenalık etmiş olur...
Hakikat; birliktir, bütünlüktür. Zan ise ayrılığın, gayrılığın hizmetindedir...
Hakikati olan Özündeki Birliğe kulluk eden Birliğin huzuruna, kişisel maddi
çıkarları uğruna ayrılığa hizmet eden doğal olarak ayrı-gayrılığın karşılığına
erişir, kendine takılıp kalanlarla birlikte...
Karşılaşılan zorlukları, bunlar sadece bizim dışımızda, herşeyin dışında gelişen
sıradan doğal olaylardır, insanlarla, insanların yapıp ettikleriyle hiç bir
ilgisi yoktur, biz bildiğimize devam edelim deyip geçiştirmek, araştırmadan,
sorgulamadan ve gerçekçi düşünceden uzak ilkel bakışın sonucudur; getirisi ise
yaşananlardan ibret alamamak, evrende işleyen şuurlu Sisteme kendini kör etmek
ve dolayısıyla doğruya, iyiye ve güzele yönelmek yerine kara bulutları çağıran
yanlışlarda ısrar etmektir...
Zira, nasıl ki kayıpların gerisinde bir toplumun hata ve eksikliklerinin
yeraldığı, onun gerisinde de bireylerin çıkarları ve tamahının yattığı
anlaşılabiliyorsa ve ıslah edilmesi gerekenin dış dünyadan evvel iç dünyanın
olduğu anlaşılabiliyorsa, buradan hareketle, karşılaşılan olayların gerisinde
yaşamın ve bilincin özelliklerinin hakkıyla değerlendirilememesinin yeri ve
önemi farkedilebilmelidir...
Tüm yanlış değerlendirmelerin temelinde, ALLAH Sistemi ve Düzenini "OKU"yamamak
ve bir "tanrı" kavramına dayalı olarak düşünmek yatar!
(Yazının
tamamı için tıklayın.)


09 Kasım
2006 Perşembe
Ahmed Bâki
Hac konusunda aldığımız sorulara karşılık, geçtiğimiz yıllarda yayınladığımız
bir soru cevaba ve hacda okunması tavsiye edilen dualara anlamlarıyla birlikte
burada kısaca yeniden yer veriyoruz.
Soru: Bana bundan bir sene önce (2004 yılı Ramazan ayı) Üstad Ahmed Hulûsi'nin
bir kitabını veren arkadaşıma ne kadar teşekkür etsem azdır... O zamandan bu
yana İslâm Dini üzerine birçok sorumun cevabını ve hayatım boyunca hep aramış olduğum gerçeği bulabildim. Yukarıda bir "tanrı"
olduğu bana hep çocukluğumdan beri aşılanmak istendi, ama bu benim hiç işime
gelmiyordu, çünkü hiç bir soruma istediğim cevabı alamıyordum. Şimdi yaşım 32 ve
gelecek sene Hac döneminde Hacca gitmeye niyetliyim. (Almanya'dan) Haccı en
güzel şekilde... Bana ne tavsiye edersiniz? Hac ile alâkalı vereceğiniz
tavsiyeleriniz var mı? "Allah", indinden benim tarafımdan Üstad Ahmed Hulûsi'ye
ve size ihsanda, ikramda bulunsun sonsuza dek. Saygı ve selamlarımla.
Cevap: Hacca gidecek arkadaşlarımızın web sitemizdeki insan ve Sırları ile
İslâm'ın Temel Esasları kitaplarından "Kâbe
ve Arafat'taki Sırlar" ile "Hacca
Gelince" başlıklı açıklamalar yanısıra Hac konusundaki diğer
açıklamaların tamamını mutlaka okumalarını öneririm.
Haccınız boyunca çevrenizde birçok değişik olayla ve çok farklı insanlarla
karşılaşacaksınız. Asla kimseyle tartışmayın; kimseyi kırmamaya, kınamamaya,
herşeye rıza göstermeye çalışın. Sabırlı ve insanlara yardımcı olun, ki bu
imkânı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışasınız; zira bir daha elinize
geçmeyebilir. "Allah'ım, bizlere açtığın bu ilmi hakkıyla değerlendirebilmeyi,
gereğini yaşayabilmeyi kolaylaştır; taklitten muhafaza et ve dünya yaşamımızda
sana ve seni sevenlere yakın olabilmeyi nasip et" diye dua edin!
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in hac konusundaki hadislerinde
vurguladığı "Başka yerlerde sadece fiillerinizden mes'ûlsünüz, Kâbe'de ise
düşüncelerinizden de mes'ûl olursunuz" hususunu
aklınızdan çıkarmayın!
Tavafınızı mümkün olduğunca Kâ’be'nin çevresindeki 30-40 metre yarıçaplı alanda
yapmaya çalışın. Kâbe'de en makbul olan çalışma tavaftır. Günlerinizi zikirle,
gecelerinizi Kâbe'de tesbih ve ihlas namazlarıyla değerlendirin. Dua ve Zikir
kitabında verilen zikirlere devam edin. Tavaf sırasında her şaftta (Kâbe'nin
etrafını her bir dönüşte) okumamız tavsiye edilen duaları aşağıdadır.
Bu arada, kitaplarımızı okuyarak, sesli kitapları ve sohbetleri dinleyerek
ilminizi artırmaya çalışırsanız, büyük açılımlar sağlarlar umarım. Hacca
niyetlenen tüm dostlara haccın güzelliklerini yaşayabilmelerini ve haccı mebrur
ile dönebilmelerini dilerim... Selâm ve sevgilerimle.
Tavafta Okunacak Telbiye, Dualar ve Anlamları:
"Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk, innel hamde ven
nimete leke vel mülk, lâ şerike lek."
(Anlamı: Sana geldim buyur Allah’ım, çağırdın sana geldim. Sana geldim, ortağın
yoktur, koşup geldim, hamd ve nimet sana ait, mülk de senindir, ortağın yoktur
senin!)
"SubhanAllahi velHamdullillahi ve la ilahe illallahu vAllahu Ekber; vela havle
vela kuvvete illa Billahil Aliyyil Azıym."
(Anlamı: Allahım tesbihimle tenzih ediyorum ve Hamd (mutlak değerlendirme)
Allah'a aittir... Tanrı yoktur, ancak Allah... ve Allah Ekber’dir... Havl ile
kuvvet ancak Aliy ve Azıym olan (Bi-) Allah iledir...)
"La ilahe illAllahu vahdeHU la şeriykeleHU, leHUlmülkü ve leHUlhamdu yuhyiy ve
yumiytu ve HUve Hayyun la yemutu BiyediHİl hayr, ve HUve ala kulli şey'in kadiyr."
(Anlamı: Tanrı yoktur, sadece ortağı olmayan bir Tek olan Allah vardır; mülk
O’na aittir ve Hamd O’na aittir... (O) hayat verir ve öldürür, ve kendisi ölüm
kavramı olmaksızın candır... Hayır O’nun kudret(el)iyledir ve O'dur her şeye
Kadiyr...)
"La ilahe illAllahul Melikül Hakk'ul mubiyn."
(Anlamı: Tanrı yoktur, ancak Melik ve apaçık Hak olan Allah vardır...)
"LeKElHamdu kema yenbağiy licelali vechiKE ve liAzıymi sultaniKE."
(Anlamı: Vechi celâlinin ve saltanatı azametinin gerektirdiği biçimde hamd sana
aittir...)
"SubhanAllahi ve BihamdiHİ adede ilmiHİ."
(Anlamı: İlmi adedince (Bi-)O’nun hamdiyle Allah'ı tesbih ediyorum...)
"Subbuhun Kuddusün RabbülMelaiketi verRuhu ve Rabbül Arşil Aziym."
(Anlamı: Melâikenin ve Ruhun Rabbi ve Aziym Arşın Rabbi olan münezzehtir ve
mukaddestir...)
"SubhanAllahi ve BihamdiHİ adede halkıHİ ve rızae nefsiHİ ve zinnete arşiHİ ve
midade kelimatiHİ."
(Anlamı: Allah’ı halkettiklerinin sayısı, razı olacağı, arşının zineti ve
kelimelerinin adedince (Bi-)O’nun hamdiyle tesbih ederim...)
"SubhaneKE ve BihamdiKE ve la uhsiy senaen aleyKE ENTE kema esneyte ala nefsike."
(Anlamı: Seni (Bi-)Hamdinle tesbih(tenzih) ederim... Sana hakkıyla senâ (övgü)
etmem mümkün değildir; ancak sen kendini hakkıyla bildiğin için, kendi kendine
senâ edersin...)
"AllahuEkberu kebiyran, velHamdu lillahi kesiyran ve SubhanAllahi bükraten ve
esıyla."
(Anlamı: Ekberdir Allah emsalsizce ve hamd Allah'a aittir sayısızca ve Allah'ı
sabah akşam tesbihimle tenzih ediyorum...)
"SubhaneKE ma şekernaKE hakka şükriKE ve la ilme lena illa ma allemtena.”
(Anlamı: Subhansın! Sana olan şükrümüzü hakkı ile yerine getiremiyoruz ve senin
bizde açığa çıkardığından başka da bir ilme(bilince) sahip değiliz...)
"Allahümme la mania lima a'tayte ve la mu'tiy lima mena'te vela radde lima
kadayte."
(Anlamı: Allahım, senin verdiğine mani olacak yoktur ve mani olduğunu verecek
yoktur ve kazanı reddedecek yoktur...)
"Allahümme va'fu anna veğfirlena verhamna vehdina; inneke enterRaufurRahiym."
(Anlamı: Allahım, bizleri affeyle, bizi mağfiret eyle, bize merhamet buyur, bize
hidayet eyle; kesinlikle sensin Rauf ve Rahiym...)
"Rabbi zidniy ilmen ve fehmen ve iymanan ve elhimniy rüşdiy."
(Anlamı: Rabbim, ilmimi ve anlayışımı ve imanımı ziyade et ve rüşdümü ilham
et...)
"Ya hu, ya men hu, lailahe illa hu."
(Anlamı: Ya Hu, ya Hu olan; ilah değil, illa Hu!)
www.ahmedbaki.com

04 Kasım
2006 Cumartesi
Ahmed Bâki
Sünnetullah kelimesiyle işaret edilen yaşadığımız sistemin kurallarını ve düzenini
açıklayan Kur'an-ı Kerim'de, ölümden sonra dönülecek yerin asla tekrar bu dünya
olmadığı, dönüşün sadece Hakk'a olduğu; dolayısıyla ölümötesi süreçte yaşanacak
muhasebeyle her kişinin dünya yaşamında yaptıklarının karşılığını alacağı, en
temel bir kural olarak açıklanmaktadır. Ankebût sûresinin 57. ayeti, ölümü tadan
her nefsin, Allah'a döneceğini açıkça bildirir...
Allah sistem ve düzeninde geriye dönüş asla sözkonusu olmamasına rağmen, insanın
yaptıklarının karşılığını âhırette değil, yeniden geri gelip bu dünyada alacağı
türünden varsayımlar şeklinde tezahür eden reenkarnasyon fikri ve şüphesi, saf
kişileri, Kur'ân âyetlerinden gaflete veya bunların inkârına
götürmekten başka hiçbir işe yaramaz.
Vesvese ve şüpheler tahrik edilerek
gündemde tutulmak istenen bu varsayımın eski adı tenasühtür. Reenkarnasyonu,
"muhtemel" gören anlayışların, Kur'an'ı ve açıkladığı sünnetullahı doğru
değerlendirebilmesi asla mümkün olmaz! Bu konudaki istisnasız her tür şüphe,
iddia veya uğraş, insanları kendi hakikatlerini farketmekten uzak tutarak
ölümötesi boyutta onlar üzerinde hüküm sürebilme amacı güden şeytan vasıflı
"cin" denen görünmez varlıkların bir aldatmacasıdır; onların tahrik ettiği evham
ve vesveselerin tezahüründen ibarettir.
Bu konuda en geniş açıklamaları web sitemizde bulabileceğiniz gibi, burada da,
İbni Mâce'nin Sünen'inde, Cihâd bölümünde yeralan ve Câbir bin Abdullah'dan
rivâyet edilen aşağıdaki hadis-i Rasûlullah'a dikkatinizi çekerim. Sözkonusu
hadisde şöyle denilmektedir:
Abdullah bin Amr bin Haram Uhud savaşında şehid edilince Rasûlullah sallâlahu
aleyhi vesellem bana: "Ey Câbir, Allah'ın babana ne dediğini bildireyim mi?"
diye sordu. Ben: "Buyur" dedim. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
"Allah arada bir perde olmaksızın hiçbir kimse ile konuşmamıştır. Ancak babanla
perdesiz ve doğrudan doğruya konuştu ve ona: "Ey kulum! Benden iste ki sana
vereyim" buyurdu. Baban da: "Ey Rabbim, beni diriltirsin, ben de ikinci defa
Senin yolunda şehid edilirim" dedi. Allah da:
"İnsanların dünyâya asla dönmeyecekleri hükmü şüphesiz önceden tarafımdan
verilmiştir" buyurdu.
Baban da: "Yâ Rabbi! Öyle ise bizim durumumuzu geride kalanlara bildir" dedi.
Bunun üzerine, "Allah yolunda şehid edilenleri ölü saymayın" (Âl-i İmrân: 169)
mealindeki âyet inzal olmuştur.
Evet... Bu hadisten de açıkça görüldüğü üzere, ölümden sonra dünyaya geri dönme
türünden iddia veya şüphelerin, ya da muhtemel olabilirmiş gibi buna açık kapı
bırakan yaklaşımların, Allah Rasûlü'nün açıkladığı DİN'de asla yeri
yoktur.
Sitemizdeki Dua ve Zikir kitabında verilen "korunma dualarına" düzenli şekilde
devam, bu tür evham ve vesveselerden uzak kalabilmenin en tesirli çaresidir.
www.ahmedbaki.com

|
|

Anasayfa
Tüm A.H. Eserleri
Site Haritası
Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın
Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitapları
|
Holografik Bakış |
|
 |
|
(2005) |
|
Aynadaki Evren |
|

|
|
(2005) |
|
GİZ'li Gülşen |
|

|
|
(2001, 2003, 2005) |
|
|
|
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur. |
Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|