28 Ağustos
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
Soru:
Akıl yürütmelerim sonucu kafamda bazı konularda soru
işaretleri oluştu. Dinimize göre alkol haram. Ama
bilimsel olarak doktorlar kırmızı şarabın haftanın belli
günlerinde (1-2 gün) belirli ölçülerde alınması halinde bir zararının
olmayacağını aksine kalbe yararının olduğunu savunuyorlar.
Bu konu hakkında bilgi verir misiniz?..
Cevap: Sağlığa yararı hangi organ yönünden?.. Zararında esas
alınan hangi organ?..
Öncelikle bunu iyi değerlendirelim ve bir gerçeği
kavrayalım! DİN'de uzak durulması bildirilen düşünce,
davranış ve uygulamalar, asla ötedeki bir tanrıyı razı
etmek için değil, tamamıyla insan içindir! Kur'an-ı
Kerim ve hadislerde bildirilenler, ötedeki bir tanrının
insanlardan beklentileri veya emirleri değil, sisteme
dair gerçeklerin bilgisidir! Ayrıca, dünyada bırakılıp
gidilecek şeyler değil, sonuçlarıyla ahıret yaşamında
karşılaşacak gerçekler insanlara bildirilmiş, ona göre
tavsiyelerde bulunulmuştur. Dileyen değerlendirir,
sonuçlarını yaşar; dileyen de görmezden gelir,
sonuçlarına kendi katlanır!
Hamilelikte alkol alan annelerin çocukların beyinlerinin
ileri derecede hasar gördüğü, dünyaya geldiklerinde öğrenme özürlülüğü
gibi zeka sorunları ile karşılaştıkları bilimsel
araştırmalarla tespit edilmiş gerçekler. Alkolün genler
üzerindeki etkileri ise çok daha vahim sonuçlar
doğurabilmektedir. Buna göre bireyin alkol alarak kendi beynine
verebileceği zararı siz değerlendirin!
Beyin, herşeyden öte, insanın, insanlığının gereğini
yaşayabilmesi ve ahıret yaşamını düzenleyebilmesi için
dünyadaki yegâne temel hazinesidir ve beyin için kayıpların
telafisi de asla mümkün değildir! Beyin, tüm
faaliyetiyle, ürettiği hologramik türden özelliklere
sahip insanın ruh bedeninin oluşturucusudur. Bu sebeple, diğer organların
sağlığından farklı olarak, beyne verilen zarar, o andan
sonra dünya yaşamında ve ahıret yaşamında sonuçlarına ebediyen
katlanılacak türdendir.
İçkinin zararıyla ilgili gerçek, nitekim Bakara suresinde şu ayette açıklanır:
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem
büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır.
Ama günahları yararından daha büyüktür..." (2: 219).
Bu konudaki bilimsel tespitler, DİN'in, dogmatik,
yukarıdaki tanrının emirlerini değil, yaşam sisteminin
gerçeklerini açıkladığının anlaşılmasına... Ayrıca tüm
bu tespitlerin yapılmasından önceki devirlerde, iman
yetisinin ne büyük bir kurtarıcı olduğunun
kavranabilmesine önemli bir vesiledir,
değerlendirebilenler için.
www.ahmedbaki.com

17 Ağustos
2006 Perşembe
Ahmed Bâki
Web sitemizdeki "BİLİNCİN
ARINIŞI" isimli kitapta, "insansı"lar
arasında ilk "insan" olarak Hazreti Adem'in oluşumunun,
Kur'an'daki ifadesiyle belli bir kıvama -sevveytu-
geldikten sonra "Allah'ın ruhundan üflemesi" diye işaret
edilen ve modern bilimde "mutasyon" kelimesiyle
tanımlanan genetik değişim sonucunda gerçekleştiği açıklanmaktadır.
Aynı paralelde, bu ayki İngiliz bilim dergisi
Nature’da Kerri Smith
imzasıyla "Homing in on the genes for humanity"
başlığıyla yayımlanan makalede de, düşünen "insanı"
genetik olarak kendinden önceki varlıklardan farklılaşma
yoluna sokan mutasyondan ve neticede aniden ortaya çıkan
ve sadece insanda varolan düşünce yetisiyle ilişkili bir
genin tespitinden bahsediliyor.
Makalenin çevirisinden önce, 1995 yılında yazılmış "BİLİNCİN
ARINIŞI" isimli kitaptaki "İnsansılar ve
İnsanlar" başlıklı bölümden, konuya dair şu bilgileri
hatırlayalım:
"Kur'ân-ı Kerîm’de Adem'in ilk insan türünden bir varlık
olduğuna dâir hiç bir âyet yoktur!. Kur'ân'daki bu
açıklama "yeryüzünde Halife meydana getirileceği"
yolundadır..
O devirde yeryüzünde bir tekâmül sürecinden geçerek
bugünkü "insan"a son derece benzeyen; fakat zihnî
fonksiyonlar yönünden düşünce, muhakeme gibi insanî
vasıflardan yoksun; "homo-saphien" olarak adlandırılan,
insan bedeninde hayvanlığı yaşayan topluluklar vardı...
Ki biz bunlara "insansı" demekteyiz..
Bunlar kişisel menfaatleri için birbirlerine her türlü
zararı verebiliyorlar; kan döküp, fesat
çıkarıyorlardı!.. Yaşamları yalnızca hayvansal düzeyde
olup, yeme-içme, çiftleşme, olabildiğince her şeye
sahibolma gibi son derece sınırlı bir şekilde devam
ediyordu.
Melekler de kendi kapasiteleri ve gördükleri örnekler
kadarıyla, "Halife" olacak "insan"ı, o ana kadar
yaşayagelmekte olan "insansı"lar gibi değerlendirerek;
onu "Yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı bir varlık
olarak" zannetmişlerdi!.
Oysa, "Adem" ismiyle işâret edilen "şekillenmiş çamur"
yani "hücresel beden" sahibi varlığa, yani, "insansı"ya,
belli bir kıvama -sevveytu- geldikten sonra Allah
"ruhundan üfle"miş; böylece o, bir "mutasyon"
geçirmişti!.. Bundan sonra da "insansı"lar arasında da
ilk "insan" olmuştu Hazreti Adem !.
"Onu kıvama erdirip, ruhumdan üflediğim zaman" (Sad-72)
Burada dikkat edilmesi gereken husus, öncelikle insan
bedeninin, "insanî" hakikatı ortaya çıkartabilecek bir
"kıvama", kemâle gelmesidir... Ki bu da yukarıdaki
âyette ön oluşum olarak belirtilmiş; daha sonra da
"ruhum" ifadesiyle "esmâ-i ilâhi’nin mânâları"
anlatılmak istenmiştir! Bilindiği gibi "ruh" kelimesinin
çok önemli bir anlamı da "mânâ"dır..
"Allah, Adem'e bütün isimleri tâ'lim etmişti"!
"Ruh nefhi" ifadesiyle anlatılan, "esmâ-i ilâhi’nin"
kapsamlı bir kapasiteyle ortaya çıkarılabilmesi
yeteneğini oluşturan "mutasyon" olayı sonucunda, beyin
kapasitesi Allah-u Teâlâ'nın "tâlim edilen" tüm
esmâsının özelliklerini ortaya koyabilecek kemâlâta
ulaşmış; böylece de cennet hâli diye bahsolan yaşama
geçmişti Adem!
Yani, kendi esmâ-i ilâhi’sini, zâhiren ve bâtınen bütün
boyutlarda ortaya çıkarabilecek kemâl üzere Adem'i
meydana getirdiği için, bu kemâlinin neticesi olarak
Adem, varlıkları, mevcûdâtı değerlendirmeğe gitmişti.
Şimdi de bilim dergisi Nature’da yayımlanmış
olan ve yukarıdaki açıklamalar paralelindeki bilimsel
bulguların yeraldığı makalenin çevirisini,
"İnsanı
düşündüren gen HAR1F" başlıklı haberi NTVMSNBC web
sitesinden okuyalım.
İngilizce bilenler, konuyla ilgili gelişmeleri ayrıca
NewScientist.com
yanısıra
msnbc.com ve
California Üniversitesi Santa Cruz
(UCSC) sitelerinden okuyabilirler.
www.ahmedbaki.com

14 Ağustos
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
DİN hükümlerini yerine getirmeyi, devlet otoritesine
itaat düzeyinde algılama yanılgısı çok büyük bir
kayıptır!
Bu tür bir temayülün uzantısı olarak, DİN’i “devletleştirerek” ondan medet umma çabası
da, DİN’in
orijinal değerleriyle anlaşılmasına ve yaşanmasına
büyük engeldir!
DİN’i, devlet düzeyine getirmeye
çalışmak onu yüceltmez; tam aksine, ALLAH sistem ve
düzeni olan DİN’in, evrensel ve manevi değerleriyle anlaşılmasını
örter!
Kur'an-ı Kerim'de açıklanan
ALLAH sistem ve düzeni, kâinata hakim, her zerrede
her an kesintisiz aksamadan yaşanıyor; bunu
algılayamıyorsanız ve bu size "insanlığınızın" gereğini
yaşatamıyorsa, ne servetler, ne devletler sizin
eksiğinizi telâfi edemez!
Yok eğer, Allah ismiyle işaret edilenin ne
olduğunu öğrenebilmişseniz ve bu bilgi ışığında imanlı
bakışla insanlığınızın gereğini yaşayabilenlerdenseniz,
o zaman da sizin bu dünyadan hiçbir şeye "ihtiyacınız"
olmaz!
Bu konuda öncelikle şunu bilmemiz gerekir: “İslâm devleti” tabiri,
Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği “DİN” tanımlamasında asla
yeri olmayan, gerçek dışı bir tanımlamadır! “ALLAH
indindeki DİN” olarak tanımlanan İSLÂM’ı anlamış
olmanın değil, bunu anlamayıp, dünya yüzündeki inanış
biçimlerine kıyasla doğmuş bir tepkinin ürünüdür bu!
"İslâm devleti" tanımlaması, geçmiş yüzyılda
sözkonusu edilmeye başlanmış tepkisel
bir dünyevi sınıflandırma savıdır; ne maneviyatta, ne
ahırette, ne Kur'an'da, ne de hadiste yeri ve geçerliliği
olmayan!
Dindar Müslümanların devleti yönetmesinden
bahsedilebilir. Müslümanların yönetimi denebilir. Ama
devletin dini olmaz. Devlet ve DİN kavramları aynı
terazi kefesine konamaz! Birinci konu bu. Din, kurumlara hitap
etmez! İnsana hitap eder, imanlı kişinin, Allah’a inanan kişinin
olaylara ve varlığa bakış açısını verir ki,
bu da esasta kişinin kendi geleceğinin imarı içindir;
başkasına dayatmaya veya başkasının hayatını düzenlemeye
yönelik değildir!
İkinci önemli nokta... Devlet, bir yönetim sistemidir,
dolayısıyla ortaya koyduğu benimsediği, gerekli
organlarınca kabul ettiği yasalara vatandaşlarının uyum
mecburiyeti sözkonusudur, o yönetim biçiminin
yürüyebilmesi için. Devlet vatandaşını koyduğu yasa ve
kurallara uymaya mecbur tutar! Eğer bu mecburiyet
sözkonusu olmazsa devletin yönetimi de sözkonusu olmaz!
Getirmek istediği düzen işlemez, kolektif yaşamın
gerekleri ortaya konamaz!..
Peki DİN için böyle bir mecbur tutma veya zorlama
sözkonusu mudur?.. Değildir! Çünkü, DİN’i bize açıklayan
Kur’an’ın hükmü ne diyor: "Lâ: Yoktur"; "ikrahe:
Zorlama"; "fiyddin: DİN'de". DİN'de zorlama yoktur!
Şimdi,
“neden dinde zorlama yoktur” konusunu, sonucu itibariyle
değerlendirelim bir, bu hükmün kaynağı itibariyle
değerlendirelim iki.
Sonucu itibariyle değerlendirirsek... DİN'de, baskı
altında tutarak mecbur kılma ve zorla yaptırma
sözkonusu olamaz, çünkü DİN'in gerektirdiği şey ihlâstır,
samimiyettir, içten kabuldür; yani kişi kalben inandığını ve gereğini
yaptığı şeyin neticesini yaşayacaktır. Kişiye, içinden
gelmeden, inancının gereği olmadan, zorlamayla,
baskıyla, mecbur
bırakılarak yaptırılan şeyden kazanç elde etmesi
sözkonusu değildir! Yani DİN'de zorlama, karşıdaki
zorlanan kişinin içinde olmayan davranışı ortaya
koymasına sebebiyet vereceğinden İslam’ın önerdiği
ihlâsa, içtenliğe ve samimiyete değil, tam aksine,
DİN'de uzak durulması tavsiye edilen münafıklığa, riyaya,
ikiyüzlülüğe iter kişiyi. Bu bakımdan dinde zorlama
yersizdir, bu bir.
İkincisi, kaynağı itibariyle neden DİN'de zorlama
olmadığına bakarsak...
“Din” deyince ne anlıyoruz? Allah’ın bu evrende
yürürlükte olan sistem ve düzeni, “sünnetullah”!
İnsanlar, isteyerek ya da istemeyerek sünnetullaha
tâbidirler. Bunun anlaşılabilmesi için çok basit bir
örnek verecek olursak... Biz istesek de istemesek de,
bilsek de bilmesek de, hep yerçekimine tâbiyiz. Doğanın
düzeninde işleyen bir hüküm bu; yerçekimi!
İnsanoğlu, yaşadığımızı günün birkaç yüzyıl öncesinde
böyle bir çekimi tanımlayabilse de, ondan önce de tüm
insanlar bilerek veya bilmeyerek, yaşantıları itibariyle
hep bu hükme tâbi yaşadılar...
Bunun gibi, insanın isteyip istememesine bağlı olmadan,
sistemin işleyişinde yazılı olan hükümlerdir, Allah
sistem ve düzeni, sünnetullah tabiriyle kastedilen...
Dolayısıyla, insanlar veya başka mahlûkat, istese de
istemese de, Allah sistem ve düzenine tâbidirler!..
Bu mânâda, iki sonuç çıkaracağız bundan.
Birincisi,
dinde zorlama olmaması ne demektir; İkincisi de "İslam"
isminin mânâsı itibariyle bunun ne anlama geldiği...
Dinde zorlama olmaması gerçeğini, “DİN” kelimesini "Allah sistem ve düzeni" olarak değerlendirdiğimizde şunu
görürüz:
Allah sistem ve düzeninde her bir birim fıtratı
itibariyle neyi yerine getirmek gayesiyle var ise, onu
yerine getirecektir, o gayenin, varoluş gayesinin,
fıtratının dışına çıkması sözkonusu olmadan!
Bunun sonucu şudur: Allah sisteminde zorlayarak hiçbir
şeyi değiştirmek sözkonusu değildir!
“Zorlama”, insanın kendi bakış açısından, değer
yargısından doğan bir arzudur! Egodan, şartlanma ve
duygulardan doğan bir hükümdür! Hükmetme arzusudur
zorlama! İnsanın zihnindeki bir duygudur! Doğada ise
duyguların yeri, geçerliliği yoktur!
Siz istediğiniz
kadar, istediğiniz kimseyi, istediğiniz yöne zorlayınız,
onu fıtratının dışına asla itemez çıkaramazsınız! Çünkü
kim ne gaye için varolmuşsa, abd (kul) olarak o gayenin
gereğini yerine getirir ve sonsuza kadar da onu yerine
getirecektir...
Hazreti Rasûl aleyhisselâm demiyor mu, “nebi anne
karnında nebidir; veli, anne karnında velidir,” diye? Ne demektir
bu?.. Kişi daha sonradan dünya yüzünde yaptığı
çalışmalarla bir yere varıyor değil! Varoluş gayesinde o
mevcut olduğu için, onun gereğini yerine getirmektedir
dünyada. Yani, veli, veli olabilmek için o çalışmaları
yapmıyor; bilakis, veli oluşunun gereğinden dolayı, onun
sonucu olarak o çalışmaları yapmaktadır... Veli, anne
karnında veli; nebi anne karnında nebi, peki mümin nerede ve ne zaman mümin? O
da anne karnında!.. Ne diyor Rasûlullah aleyhisselâm:
“(Cenin anne karnında 120. günde iken) ALLAH bir melek
gönderir... Ve tekâmül eden mudgeye dört kelime emrolunur ki; "onun işini, rızkını, ecelini, said
(imanlı) kişi veya şaki (imansız) kişi olduğunu yaz!"
denilir...”
Yani kişinin iman sahibi olup olmayacağı dünyaya
gelmeden önce ana rahminde genetik yapısında yazılı,
kayıtlı! (120. gün olayının bilimsel kanıtlarını
1 Mayıs
tarihli Blogdan okuyabilirsiniz.)
O halde mümin, inanan kişi, anne karnında iken
belli ise, velayet sahibi kişi anne karnında iken belli
ise, geriye kalanların da ne olacağı anne karnında belli
olmanın sonucu değil midir? O halde, zorlama ile neyi
değiştirebilirsiniz?
DİN’de ALLAH sistem ve düzeninde, zorlama ile herhangi
birşeyin yerinin değişmesi sözkonusu olabilir mi? Asla
olamaz!
Geldik bir diğer noktaya: İşte, varlıkta mevcut olan her
bir birimin, varoluşu itibariyle, varedicisi, Fâtırı,
fıtratının oluşturucusu, Allah ismiyle işaret edilen,
sınırsızlık vasfının yegâne sahibine teslim olmuş
olmasından dolayı bu DİN, İslâm kelimesiyle
tanımlanmıştır. İslâm’ın mânâsı zaten zorlamayı,
mecburiyeti ortadan kaldırmaktadır; çünkü varoluşu
itibariyle zaten her bir birim Allah’a teslimdir.
“Allah’ın emirlerini yerine getirmek” tabiri, bir
tanrının komutlarına itaat değildir; bu bir gerçeğe
işaret eden benzetme yollu, beşerin anlayışına
uyarlanmış mecazî bir tanımlamadır. Her varlık, zaten
varedicisi olan Allah’ın dileğini yerine getirmektedir;
ancak, Allah’ın dileğini yerine getirdiğinin bilincinde
olabilmesi için, bu bilince erebilmesi için ona,
uyulması gereken "düşünce ve değerlendirme sistemi"
teklif edilir! Zorlama sözkonusu değildir! Din,
insanlara neler yapmaları gerektiğini, neler yaparlarsa
karşılığında neler elde edeceklerini bildirir!
İnsanlara kendi geleceklerini mamur edebilmeleri için,
mutluluk, huzur ortamına dönüştürebilmeleri için neleri
yapmalarının faydalı olacağını tavsiye eder. Kişilerin
yapıp yapmaması DİN’in konusu değildir. Din yaptırımlar
sunmaz! Çünkü Din'de, Allah sisteminde zaten kişinin hesabı anında görülür.
Şimdi burada bir başka noktaya daha geldik...
Devlet kurallar, kanunlar koyar; kişiyi yargılar,
koyduğu kuralları yerine getirmeyeni de cezaya
çarptırır!
Allah’ın insanları cezalandırması, diye geçmişte mecazî
ifadeyle tanımlanmış olan sistemde yürürlükte olan
adeti, aslında Allah'ın “Hasiyb” isminin sonucudur,
gereğinin yaşanmasıdır. Allah, seri-ül hasiyb’dir, yani
hesabı seri, anında görendir. Dolayısıyla, Allah
sisteminde hesaptan kaçış sözkonusu değildir! Her yapan
her yaptığının neticesini anında alır! Yanlışta ısrar
ettiği sürece doğrudan mahrum kalması, yanlışının
cezasıdır! Nankörlük ettiğinde, şükürden mahrum kalması,
nankörlüğün cezasıdır!..
Bunun gibi her halinin, “cezası” olan “neticesini”
anında alır, fakat onun sonuçlarını yaşaması bütün
hayatını kapsar! Ondan sonra oradaki doğrudan
mahrumiyetinin sonuçlarını ebediyen yaşar! Yani, bir
yerde yaptığının kaydolup sonradan cezalandırılması
değil, yaptığının sonucunu o andan itibaren sürekli
yaşamasıdır cezası. Sistemde geriye dönüş, tekrar ve
telâfi yoktur, geçen, geçip gitmiştir ve gelecek her an
da bir önceki yaşananların üzerine bina olur!..
Bu düşünce çok daha muazzam ufuklara kapı açar,
açılımlara vesile olur, ancak buradaki yazımızın konusu
bu değildir.
Şimdi gelelim, akıllara gelebilecek şu soruya: Peki, biz
bunu bilip başkalarını zorlamazken, başkaları neden zorlamaya,
zulme devam ediyor?..
Bu bilgi, sadece bir bildirimdir, “sünnetullah
gerçekleri” böyledir! Sünnetullah'ta varlıkların birbirini
zorlaması sözkonusu değildir, bu zorlama bir sonuç
vermez, değiştirmez!
Siz bu bilgiyi kaâle alabilirsiniz veya
almayabilirsiniz, sünnetullah gerçeklerini hesaba
katabilirsiniz veya katmayabilirsiniz, sünnetullah
gerçeklerini bize bildiren Rasûl’e inanabilirsiz veya
inanmayabilirsiniz. Herkesin kendi bileceği bir iş ve
neticesini de herkesin kendi yaşayacağı bir gerçek...
Dünya yüzünde insanlar birbirlerini neden zorluyorlar,
birbirlerine neden eziyet ediyorlar diyorsanız, o da, bu bilginin cahili
olmalarından dolayı! Onların hali, yaşam sistem ve
düzenini farkedememek; yaşamları da bu bilgisizliğin ve
cehaletin doğurduğu yaşam! Onlar onu yaşamak için
varedilmişler, yaptıklarının neticesini de kendileri
yaşayacaklar...
Siz, elinizden geliyorsa inananlardan, korunanlardan olun ve imanlı
bakışın gereğini yaşayın; ayrıca bildiklerinizi
çevrenizle paylaşarak da yaşanmasına vesile olun! Kur’an Fatiha’dan sonra daha
ilk ayetinde demiyor mu, bu bilgi “korunmak isteyenleri”
gerçeğe erdiricidir, diye!..
www.ahmedbaki.com

10 Ağustos
2006 Perşembe
Ahmed Bâki
İlgilenenlerin, dünyada beyin performansının artırılması konusunda
neler olup bittiğini görmeleri açısından İngilizce hazırlanmış iki site.
Birincisinde (brainquicken.com) nöral hızlandırıcılar sayesinde ilk dozdan 30 dakika
sonra, odaklanma, hatırlama ve reaksiyon hızı gibi alanlarda beynin performansını
%35 düzeyinde artırmaya başladığı belirtilen diet ürünleri... Harvard,
Princeton, Yale, Oxford ve Tokyo Üniversitelerinde öğrenciler üzerinde, ayrıca
profesyonel atletlerce 6 yıldan beri denendiği belirtiliyor... 60 günlük deneme ve iade
garantisi de veriliyor...
İkincisinde (transparentcorp.com) ise
beyin dalgalarını stimüle ederek zihinsel yetenekleri artırdığı ve kişisel
gelişim sağladığı; yanısıra stres gibi etkileri azalttığı belirtilen bilgisayar
programları...
Yanlış okumadınız, beyin programlayan haplar ve bilgisayar yazılımları bunlar.
Sınırlandırılmış versiyonlarını ücretsiz indirip deneme imkânı da sunuluyor
yazılımın sitesinde. Programın sloganı bildik bir amacı tekrarlıyor:
"İstekleriniz ile gerçekleştirme yeteneğiniz arasındaki mesafeyi kapatır!"
Bunlar bize ulaşan birkaç örnek sadece. Ancak gelişmeler şunu gösteriyor: "Dilediğini gerçekleştirme gücünün" insanda olduğu farkedilmiş, böyle bir gücün insan beynine bahşedilmiş bir özellik olduğu
görülmüş ve de bu gücü en etkin şekilde kullanmanın yolları araştırılıyor, keşfedilenler
değerlendiriliyor...
İşte, isteklerinin gerçekleşmesini ötedeki bir tanrıdan veya bir
kurtarıcıdan beklemeden yaşamı çözmeye ve değerlendirmeye çalışan
anlayışın geldiği nokta: Beynimizi daha iyi nasıl değerlendirebiliriz ve
güçlerini daha etkin nasıl kullanabiliriz!
Diğer tarafta da, herşeylerini, adına "Allah" da deseler "yukarıdaki bir tanrıdan"
ve onun göndereceği bir kurtarıcıdan beklemeye dalmış toplumlar... 14 yüzyıl
önce kendisine açıklanmış ve halen açıklanmakta olan varlığındaki, benliğindeki,
özündeki ALLAH ismiyle işaret edilene ait güçlerle tahakkuk yolunu gösteren
İslâm hazinesinin üzerine oturmuş olmayı marifet bilen yığınlar... Dua, zikir ve
diğer çalışmalarla beynindeki güçleri etkin kullanmanın anahtarlarını
değerlendirmeyi bırakın bir yana, hocasından, profesörüne kadar din adına
konuşan fetvacıların henüz daha "kalp, gönül, şuur" dendiğinde "beynini"
anlamak
yerine, göğsündeki organı kutsadığı bir anlayış... Kalp gözü açılanlar, kalbinin
sesine kulak verenler, imanını kalbinde taşıyanlar, kastettikleri fonksiyonları
yerine getirenin yürek değil, beyinleri olduğunun ne kadar farkındalar dersiniz?
Sahi, din konusu pek gündemde her yanda; peki DİN konu olunca, ALLAH'a iman diye
neye işaret edildiğinden, insan beynine bahşedilmiş ALLAH'a ait güçlerden, o güçleri kullanabilme melekesi ile cennet diye
tanımlanmış boyutun yaşanabileceğinden, o güçleri farkedememenin ve
kullanamamanın doğuracağı azap ve yanmadan bahsediliyor mu hiç bulunduğunuz
topluma?.. "Dua ve zikrin" faydaları anlatılıyor mu?.. Zikrin ne derece önemli
beyin geliştirme tekniği olduğu; duanın beyne bahşedilmiş ilahî güçleri
değerlendirme tekniği olduğu bilgileri veriliyor mu?.. Bakın bunlar, uzak
kaldığımız toplumlarda bilimsel araştırmaların konusu olmanın ötesine geçip,
filmlerin, kitapların, multivitamin haplarının ve dahi bilgisayar programlarının
konusu olmaya başladı çoktan... Çok yakında Allah Rasûlü'ne ve insanlara
bahşettiği muhteşem ilme de ulaşılacak gibi! Yanlış anlaşılmasın, Müslümanların
"hoca" hazretlerine, "şeyh efendisine" değil; günün gerisinde yaşayanların çok
çok uzağında kaldığı, çağın ilerisindeki "insan-ı kâmil"e!.. Tebliğinden
yüzyıllar sonra güneşin batıdan doğacağını yaşayıp bildiren muhteşem beyne ve
açtığı emsalsiz ilme...
Güneş batıdan da doğsa doğudan da, faydası nasibinde olana elbette! Uyuyana ve gözü kapalı olana
bundan ne çıkar!
www.ahmedbaki.com

09 Ağustos
2006 Çarşamba
Ahmed Bâki
Beyin sağlığı ile ilgili konulara daha önceki yazılarımızda da yer vermiş ve
piyasada satılan fakat sağlık açısından sakıncaları tespit edilen bazı maddeleri
duyurmuştuk. Gazlı içeceklerde zenginleştirilmiş fosforik asit, diet ve light
türü içeceklerdeki tatlandırıcılar, aspartam, kepek olmasını önleyici bazı
şampuanlar ve bazı deodorantlarda bulunan, ayrıca ambalaj malzemesi ve mutfak
kaplarında kullanılan alüminyum bunların arasındaydı.
Bu kez, gazetelerde yeralan yeni bir haberde, ABD'nin Kuzey Carolina
Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre, şampuanların içinde bulunan "Dietanolamine"
isimli maddenin, zamanla beyindeki hafıza ile ilgili hücreleri öldürdüğü
açıklamaları yeraldı.
Haberde şu
bilgiler açıklanıyor:
"Fareler üzerinde testler yapan bilim adamları, bu maddenin deri altına etki
ederek beynin hafızayla ilgili bölümündeki hücreleri öldürdüğünü tespit etti.
Hamilelerin daha da dikkatli olması gerektiğini belirten uzmanlar, anne
karnındaki bebeğe de geçen maddenin beyin gelişimini etkileyebileceğine dikkat
çekti."
Bunları not etmekte ve birşey satın alırken ambalaj üzerinde bulunması zorunlu
içerdiği maddeler kısmını dikkatlice okumakta fayda var.
www.ahmedbaki.com

08 Temmuz
2006 Salı
Ahmed Bâki
Duanın,
ötedekinden talepte bulunmak değil, "özündeki güçleri ortaya çıkarmak" olduğunu
ilk kez açıklayan, 1991 yılında yazılmış web sitemizdeki
Dua ve Zikir isimli kitaptan:
"Duanın
oluşmasını sağlayan ana güç, insana dışarıdan gelmeyip, tamamıyla, insanın
varlığında mevcût olan Allah isimlerinin manevî gücünden ortaya çıkmaktadır.
Kısacası dua, kişinin kendindeki ilahî güçler eşliğinde isteklerini
gerçekleştirme faâliyetidir.
Rasûlullah Muhammed Mustafa aleyhisselâm şöyle bir açıklama getiriyor "dua"
konusuna:
"Dua ibadetin özüdür."
Elbette ki duanın bir tekniği ve bilimsel açıklaması vardır.
Duanın gerçekleşmesinde en önemli faktör, kişinin kendisini aradan çıkartarak;
dilinde duayı okuyan, beyninde o talebi oluşturan olarak Hakk'ın kalmasıdır. Bu
takdirde: "O bir şeyin olmasını dilerse, ol der, ve o şey olur."
Dua edilecek konuda mutlaka ısrarlı olunmalı ve istenilen şeyin olabildiğince
ölümötesi hayatımıza dönük ve yararlı olmasına özellikle dikkat edilmelidir.
Zira, yanlış bir istek ile kendi kendimizi büyük ölçüde yaralamış olabiliriz.
Elektriği, çok yararlı şekilde kullanabildiğimiz gibi, kendimizi yaralamak ve
hatta öldürmek içinde yanlış bir şekilde kullanmak mümkündür..
Duayı güçlendiren önemli bir faktör, dua anında kişinin şuûrunun, vehim
tasarrufundan uzak kalmasıdır. Ve bu hâl de, secde yani, benlik kavramının
kalktığı bir hâldir. Nitekim bu konuda bizi uyaran Hazreti Rasûl aleyhisselâm,
"şeksiz - şüphesiz, kabûl olacağından emin olunarak dua edilmesini" tavsiye
etmiştir.
Dua konusundaki bir hadîs-i kudsî şöyle:
"Ey âdem oğlu, dua senden icabet benden; istiğfar senden, bağışlamak benden;
tövbe senden, kabul etmek benden; şükür senden, fazlasıyla vermek benden; sabır
senden, yardım benden... Ne istedin ki benden sana vermedim!"
İşte bu hadîsi kudsîyi destekleyen ayet-i kerîme:
"Bana dua edin, icabet edeyim."
Dua ederken, o duanızın kesinlikle kabul göreceğini düşünürseniz, biliniz ki
mutlaka isteğiniz meydana gelecektir!..
Bunun için şöyle denmiştir: "Bir şeyi istemek, ona nâil olmak demektir; Zira
Allahu Tealâ kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez."
Esasen dua etmek söz konusu olduğunda, bir şey isteyeceğimizde hemen şu âyet-i
kerîmeyi hatırlamamız gerekmektedir:
"Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz!"
Yani, sizde ortaya çıkan bu istek, gerçekte Allah istemiş olduğu için sizde
ortaya çıkmaktadır!.. Eğer, Allâh istememiş olsaydı, siz dahi o şeyi
isteyemezdiniz.
Dua, insanın varlığındaki ilahî gücün ortaya çıkartılması tekniğinden başka bir
şey değildir!
Bu sebeptendir ki; insan, tam bir konsantrasyon ile dua edebildiği anda,
imkânsızmış gibi görünen pek çok şeyin gerçekleştiğini farkedebilir.
Dua, varlığındaki, benliğindeki,
nefsindeki ALLAH'a ait güç ile tahakkuk yoludur. Öyle ise, bu silâhı ne derece
bilinçli olarak ve yerinde kullanma imkânına sahip olursak, o derece
düşmanlarımızdan korunabilir; isteklerimizi gerçekleştirebilir; ve dahi Allah'a
yakîn elde edebiliriz."
www.ahmedbaki.com

4 Ağustos
2006 Cuma
Ahmed Bâki
The Secret filmindeki açıklamalara dair
yine bir okuyucumuzun mailiyle paylaştığı değerlendirmeleri:
"Konuya Üstad Ahmed Hulûsi'nin açtığı
pencereden bakacak olursak, tespitlerimi kısaca sıralamak
isterim:
Ötede bir Allah farz ediyor iseniz,
otomatik olarak bir siz, bir de Rabbiniz ikilemine
düşersiniz ki, şirkin alâsıdır bu!.. Ancak... Madem ki irade tek,
madem ki varlık tek ise, çekim yasası ile benim beynimi
kullanan da o tek iradeden başkası değil!..
Bizler 'B' sırrını Üstad'dan öğrendik.
Arapça'da 'B' harfi, cer'i "beraberlik, birliktelik,
ayrılmazlık" bildirir. Bİ-LLAHİ dediğimizde, beraber
olduğumuz, kendisinden ayrı ve bağımsız olmadığımız
"tekil yapı" ile olan ilişkimizi fark etmiş oluruz.
The Secret, 'B sırrı' ile beraber
yoğrulduğunda aykırı olan bir yönü yok!..
"Benim
beynimdeki düşüncelerle etrafımı ve olayları ben
oluştururum" dediğimde, hakiki mânâda oluşturanın
kim olduğunu biliyor isem, hiçbir mesele yoktur!..
Bütünlüğü, ayrılmazlığı farketmişim demektir.
İbrahim'i ateşten kurtaran ötede bir
tanrı mı? Hayır!.. İbrahim’i ateşten çıkaran onda açılan
“hasbunallah ve nimel vekiyl” bilincidir!.. Bu bilince
eren kimse, bu sırrı farkeden öz, ateşini serin ve
selâmet eyleyip, azap çukurunu gül bahçesine, ateş
ocağını göle kendisi dönüştürür!.. Dönüştüren birimde
hükmünü icra eden birdir!..
Aykırı bir soru olarak, “herşeyi ben üretiyorum” diyen bir beyin
deccaliyet veya firavunluk batağına düşmez mi?.. Böyle bir tehlike elbette
mevcut... Ama dedik ya, the Secret, “B sırrı” ve “sünnetullah” prensipleri ile
okunursa, farkedilecek sır; "elinde tutan, gözünde gören, dilinde söyleyen tek
bir Allah hakikati"dir...
Önyargısız, yorumsuz, kayıtsız seyrederek “hasbunallah”,
“subhanallah” diyebilenlere (yaşayabilenlere) selam olsun!.."
www.ahmedbaki.com

4 Ağustos
2006 Cuma
Ahmed Bâki
Geçen ayki blogda duyurduğumuz the Secret filmini izleyen
okuyucularımızdan aldığım birkaç kritiği sizlerle
paylaşıyorum.
"Daha önce ben de bu insanlar gibi "düşünceler hayatımızı
yaratır" şeklinde düşünüyordum. Yapılan
çalışmaların düşünceleri yoğurmak ile ilgili
olduğunu düşünüyordum...
Sanırım cin kanalıyla gelen bu bilginin atladığı (ya da
bilerek eksik bıraktığı) çok önemli bir nokta var.
Sizin ve Ahmed Hulûsi'nin anlattıklarının ışığında düşününce, çok önemli noktaların ihmal edildiğini düşünüyorum.
Zahirde gördüğümüz herşey Allah'ın iradesinin açığa çıkmasından başka
birşey değildir, dedik. Batınımızda
kalanlar
da aynı şekilde ama onlar bize açılmadığından zaten
bilemiyoruz ne olduklarını. Bu durumda, "düşünceler
yaratır",
ya da "ben düşündüğümü yaratırım" tarzı
düşünceler şirk
koşmaktan başka birşey olmuyor herhalde.
"Rabb-ül Alemin neyi yapmak isterse, onu insanlarda
düşünce olarak açığa çıkartıyor" olabilir ancak. Ayrıca her
düşünce de zaten hayata geçmiyor. Mesela nice
insan sigaranın sağlığa zararlı olduğunu
bile bile ve bırakmayı isteye isteye içmeye devam
ediyor..
Ben düşüncelere "olacakların ya da olabileceklerin preview'ları
(öngörünümleri)" olarak bakıyorum... Rabbül Alemin hangi
düşüncenin üzerine odaklanılmasına ve o yönde
yürünmesine "izin verirse", o düşüncenin hayata
yansıdığına inanıyorum.
Zira düşünceler de tek başına birşey ifade etmiyor. Ancak fiiliyata dökülenlerin
sonuçları alınabiliyor.
Yani düşünceler, kişiye açılana bir ayna olmaktan başka birşey değil...
Tıpkı TV ekranının, gelen yayına bir ayna
olması gibi...
TV'nin kendi kendine ekranda birşey göstermesi, ya da geleni
değiştirmesi mümkün değil!
Ayrıca düşünceleri de insanlar
yaratmıyor!
Nasıl ki midemizin çalışmasını
biz yönetmiyorsak, beynin
çalışmasını
da biz yönetmiyoruz. Ama beynin faaliyetlerinden bilfiil haberdarız. Onun için sanki biz
düşünüyormuşuz gibi
geliyor bize.
Bilincimiz midemizde açığa çıksaydı, gelen yiyecekleri de biz
öğütüyoruz sanırdık herhalde.
Yine de yaptıklarımızın sonuçlarına katlanmak zorunluluğu olduğundan
dolayı, bizden
açığa çıkan düşüncelerden ve
sebep oldukları fiiliyattan sorumluyuz tabii.
"The Secret" DVD'sinde anlatılanlar ve benzeri temalarda bilgiler bir süre daha
yayılmaya devam edecek herhalde, çünkü
insanlarda sanki kolay yoldan istediklerini elde edebileceklermiş gibi bir his
uyandırıyor... Ve nerdeyse insanları fiiliyattan
alıkoyuyor... Çünkü nasıl olsa düşünceler yaratıyor ya!?! Fiiliyata ne gerek var... O zaman hepimiz
oturalım, bütün gün düşünelim, kimse çalışmasın!.. :-) Bu da yine cin
kökenli bir oyun olsa gerek diye düşünüyorum. Ya bilmiyorlar, ya
da bile bile yanlış bilgi veriyorlar!
Er geç bu ince nüansı anlamamış olanlar sükûtu hayale uğrayacak muhakkak! "Düşünceyle
çekim
yasası" da tıpkı NLP
gibi geri tepecek, bu sefer insanlar bu "yarısı doğru" bilgiden de yüz
çevirecekler.
Allah hepimize gerçekleri
görmeyi kolaylaştırsın."
Bir diğer mail:
"Yazınızda bahsi geçen, 'olumlu
düşünmenin gücü' şeklinde
özetlenebilecek ana fikir
üzerine birçok kitap okudum.
Belki benimle ilgili bir karardı
ama, bu kitapların yerine farklı
kitapları okumam yönünde
uyarıldığım için, o kitapları
artık okusam bile, çok eleştirel
bir önyargı ile okumaya
çalışıyorum. Nedenine gelince, o
tür kitap ve bakış açıları,
birçok ahmağa, şımarık olmayı
salık veriyor (tabi insanı
disipline eden taraflarını da
inkar etmek mümkün değil).
Demem o ki, pirinci ayıklamayı
öğretiyorlar ama, okuruna
"pirinç yerine, taşları
saklamayı" öğütlüyorlar. Bu
konuda, bize yakin çizgide duran
kitaplar da var. Ama onlar da
bilinçli okunması gereken
kitaplar. Yine de benim
tercihim, sizin kitaplarınız.
Saygılarımla."
www.ahmedbaki.com

1 Ağustos
2006 Salı
Ahmed Bâki
Üç ayların bereketinden istifade etmek isteyenlere
bir hatırlatma olması bakımından, Dua ve Zikir kitabında Tesbih Namazı bahsinde verilen bilgilere burada tekrar
dikkatinizi çekiyoruz...
Din'in, günümüzde orijinal kaynaklardan öğrenilmesi yerine, çoğunlukla kulaktan dolma
bilgilerle hocalardan veya etraftan öğrenilmesi yüzünden tesbih namazı maalesef unutulmuş bir uygulamaydı ve
yaygın değildi. Şükrederiz, uzun yıllardır özellikle Dua ve Zikir kitabından
yayılan bilgiler sayesinde birçok insan bu değerli çalışmadan istifade etmektedir.
Allah her isteyene kolaylaştırsın...
Bu çok değerli namazı, Efendimiz Hazreti Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem, Abdulmuttalib'in
oğlu amcası Abbas (radıyallâhuanh)'a öğretmiştir.
Abbas bir gün Rasûl-i Ekrem'e sorar, der ki:
−Yâ Nebîyallah, ben hayli yaşlandım, zamanımı geçirdim.
Bana öyle bir şey öğret ki, bunca boşa geçen yıllardan
sonra birşeyler yapmış olarak huzurullâhta yerimi
alayım!..
İşte bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurur:
−Yâ Abbas, ey amcam!. Sana vereyim mi?.. Vermemi ister
misin?.. Sana on özelliği olan şu namazı öğreteyim mi
ki; onu edâ ettiğin zaman, Allah günâhlarının ilkini de
sonunu da, eskisini de yenisini de, bilerek yapılanını
da bilmeyerek yapılanını da, küçüğünü de büyüğünü de,
gizlisini de açık olanını da affeder!.. İşte bu on
günâhtır (bütün günâhlar). Yeryüzündekilerin en büyük
günahkârı dahi olsan, bu namaz sebebiyle günahların
affolur. Alic (çok kumlu bir çöl) kumları kadar günahın
olsa dahi Allah onları affeder"!..
İşte böyle buyuran Rasûlullah aleyhis-selâm, namazı da
şöyle tarif ediyor hadisin devamında:
"Dört rekâtlık bir namazın her rekâtın da, "Allahuekber"
deyip namaza durduktan sonra 15 defa
"Subhanallahi vel-hamdülillahi ve la ilahe illallahu
vallahu ekber"
dersin; sonra Fâtiha ve bir sûre okur; sonra 10 defa
daha aynı tesbihi tekrar edersin; sonra rükûa eğilir, 10
kere daha tesbih edersin; sonra rükûdan kalkıp ayakta
dururken 10 kere daha tesbih edersin; sonra secdeye
varır 10 kere tesbih edersin; sonra secdeden kalkıp
oturur ve 10 kere tesbih edersin; ve nihayet tekrar,
ikinci defa secdeye varır 10 kere tesbih edersin ki,
toplam 75 eder. Bunu dört rekâtta da aynen tekrar
edersen, toplamı üçyüz olur.
Böyle bir namazı her gün kılmağa gücün yeterse, her gün
kıl; yetmezse, Cumâ günleri, haftada bir kere kıl; bunu
da yapamazsan, ayda bir defa kıl; buna da gücün yetmezse
ömründe bir defa kıl!.." (Ebu Davud, İbn-i Mace, İbn-i
Huzeyme)
Tesbihin okunuş hızına bağlı olarak 20 ile 30 dakika
arasında zaman alan, böyle bir namazın insana
kazandırdıkları iyice bir düşünülürse, sanırım, en az
haftada bir defa cumâ gecelerinde mutlaka edâ edilir.
Tasavvufla iştigal edenlerin ise, bu namazlara mümkün
ise her gece yatmadan evvel veya gece kalktıklarında
devam etmelerini özellikle ve önemle tavsiye ederiz.
Zirâ, bu namazın getirdiği ruhanî güç, ancak tatbik
edenler tarafından anlaşılır.
www.ahmedbaki.com

|
|

Anasayfa
Tüm A.H. Eserleri
Site Haritası
Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın
Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitapları
|
Holografik Bakış |
|
 |
|
(2005) |
|
Aynadaki Evren |
|

|
|
(2005) |
|
GİZ'li Gülşen |
|

|
|
(2001, 2003, 2005) |
|
|
|
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur. |
Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|