25 Temmuz
2006 Salı
Ahmed Bâki
Geleceğin Tarihi'ni duymuş muydunuz? Olmuş bitmişin ve
yazılmışların deşifresi...
Birinci Körfez Savaşı'nın, Türkiye'nin ilk özel TV
kanalından günü gününe yayınlandığı zamanlardı. ABD,
Suudi Arabistan'daki üslerinden kalkan uçakları ve
attığı füzelerle Irak'ı vurarak, karşısındaki tüm direnişi
kırmayı sürdürmekteydi. Akabinde gelecek kara harekâtı
sayesinde Saddam'ın yok edileceğinden, Irak'ta yeni bir
yönetim kurulacağından sıkça sözediliyordu.
O sıralarda Aksaçlı Bilge, zaman zaman "Geleceğin
Tarihi"nden pasajlar okumaktaydı merakımıza karşılık...
O günkü aydınlarımız hep bir ağızdan birilerinin sonu yakın derken, Geleceğin
Tarihi'nde "Saddam ile Kaddafi'nin görevlerinin henüz
bitmediği" belirtiliyordu... Nitekim gerçekten de o gün
beklenen sonlar gelmedi ve uzun yıllar sonra yeniden sahnede
yerlerini almaya başladı eski aktörler...
Şu beş duyu dünyasında ne tür yapılanmalar var, kim neyi
hangi güçle yapıyor, daha bunlardan habersiziz! Bunu
bilince sormadan edemiyor insan:
Nerde kaldı, beş duyu
ötesinde olup bitenleri farkedip değerlendirebilmek!..
Olaylar olup bittikten sonra, görebildiği kadarından
tahmin yürüterek geleceğe dönük sonuçlar çıkarmaya çalışan aydınlarıyla
tanınan bir toplumda yaşıyoruz... Teorisyenlik, stratejistlik, senaristlik, sistem mühendisliği türünden
işler, oturum yapıp havanda su dövmekten ibaret gibi... Trajikomik olan
ise şu: Herşeyi önceden kestirmeye ve de bilmiş gibi ahkâm
kesmeye meraklıyız ama, sürekli de hiç mi hiç tahmin etmediğimiz
acayip durumlarda buluyoruz kendimizi...
"Aydınım" demek kolay, ama aydın olmak, hele hele
aydınlatabilmek, Allah lütfuna mazhar olanlara nasip
sadece! Büyüklerimiz "münevver" derlermiş, nurlu, "nur"
saçan anlamına... Buradaki nur, maddeyi aşan, madde
ötesi yapıdaki "aydınlık" kaynağıdır.
Madde ötesi konu olunca, pek çok kimsenin aklına hemen
cinler, uzaylılar, vs. gelmekte. Hayır, onları
kastetmiyorum. Maddenin özüne, aslına, orijinine,
yani "mânâ yapıya", yani maddeyi meydana çıkaran
"bilince" işaret ediyorum.
Mânâyı bilmektir mühim olan! Nurun aydınlığı mânâ
yapıdadır. Evrenin aslı ve orijini de mânâ yapıdır!
Madde aleminde ortaya çıkan herşey mânâdan kaynaklanır,
Allah Esması dediğimiz mânâ boyutundan alır orijinini... Orada olanlardır
dünyada
çıkan ortaya, "zaman" dediğimiz oluşun seyrinde...
Allah iradesiyle! Bu
kadarını anlayamayanlara, biraz modern bilime, kuantum
fiziğine falan göz atmalarını tavsiye ederiz!
Varlığın derûnunda, özünde, öylesine mânâ boyutları,
bilinç boyutları sözkonusudur ki, o boyutlarda, içinde
yaşadığımız evren düzeyinde "yaşanmakta olanlar"
ve de "yaşanacaklar", "olmuş ve bitmiş" hükmündedir. Hatta,
geçmiş ve gelecek, öncesi ve sonrası olmayan tek
andadır...
Neyse, konumuzu dağıtmayalım... Bu konuda daha fazla
bilgi isteyenler Holografik Bakış kitabından ilgili
bölümleri okuyabilirler.
İşte o bahsettiğim "Geleceğin Tarihi", mânâ boyutunda,
evrensel bilinç düzeyinde varlığa bakabilen gerçek
"münevver", öze eren "aydınların"
gördüklerinin yazıldığı bir
kitap...
Sahi, Geleceğin Tarihi'nden öğrendiğim başka şeyler de
vardı. Mesela onlardan birisi, yakın gelecekte "İsrail
ile Türkiye'nin komşu olacağı..." Nasıl mı? Bunu
"zaman" gösterecek! Bir başkası:
"Rusya'nın güçlenip ABD'ye kafa tutacağı, hatta
Avrupa'nın fatihi olacağı..."
Bunları etrafta pek duymazsınız, ama çok değil, gelecek
birkaç yıl içinde ömrü olanlar görecek büyük
fırtınaları... Zira, kara bulutlar iyice çöktü;
boşalmaları yakın!
Bilmediğimiz çeşitli anlayışlar var dünya üzerinde. Armagedon, 3.
dünya savaşı, tanrının vaadetiği günler, kıyamet
senaryoları... Bunları bilen çok! Bunlarla birlikte,
tanrının vaadettiği günü beklemeyeceklerini söyleyenler
de çok... Fırsatı değerlendirip, tanrı rolüne sahip
olmak isteyenler de... Hatta, tanrıyı kıyamete zorlamak
isteyenler var!.. Onun için, olayları hızlandırıp bir an
önce kurutuluşa ermeyi umanlar var...
Fakat ne yazık ki, "tanrı" yok!
Aydınlarımızın hâlâ anlamadığı, anlamadığı için
anlatamadığı, anlatamadığı için bilinemeyen,
bilinemediği için de cahilliğinin acı sonuçlarına
katlanılan gerçek bu! Bu gidişle, bunu bilememenin
sonuçlarına katlanmaya daha çok devam edilecek! Taa ki
ismi ALLAH olan
bilinip de, "tanrı" zannedilen ortadan kaldırılıp, kurtla kuzu dost oluncaya kadar!
Gayb denince, tamamen
kapanmış bu gizler, mânâ boyutunun bilgileri! Onun için zaten, Gaybın
Erleri anlamına "Rical-î Gayb" denmiş oranın ehline, o bilinci yaşama lütfuna
mazhar olmuşlara... "Rical-î Gayb", divan denen
toplantılarda kararlar alırmış ve o kararlar uygulamaya
geçtikçe dünyada olaylar birbirini izlermiş...
Elbette, kimse yazılmışın önüne geçemeyecek! Nice çağlar
geldi geçti
öyle veya böyle! Dünya bu! Dünya herşeye rağmen duruyor,
ama geçen ömürler ve kaybedilen sonsuz gelecekler, geri
gelmiyor! Devir, "imanı kurtarma" devri! Bilen
bilir ki Allah indinde herşey takdir edilmiş, kalem kırılmış, mürekkep
kurumuş!..
Yeni bir üçaylara daha girdik bu arada! Bereketli olsun manevi açılımlarla
hepimize... Allah, ahıret bilinciyle değerlendirebilmeyi
kolaylaştırsın; dedikodu, gıybet, şikayet, iftira ve
belalarından uzak kılsın hepimizi... Dedikodu, gıybet,
şikayet, iftira ve belalarından uzak kılsın hepimizi...
www.ahmedbaki.com

24 Temmuz
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
Web sitemizdeki yazılarımız, son zamanlarda Amerika'dan,
Malezya'ya, Avustralya'dan Birleşik Arap Emirlikleri'ne
kadar yurtdışındaki değişik yerlerden yayın yapan birçok
web sitesinde yeralmaya, hatta bazı İngilizce forumlarda
tartışılmaya başladı.
Bunlara örnek olarak, "The American Müslim" sitesinde
geçen aylarda çıkan "Sünnetin
Ruhu" yazısından sonra bu hafta da "Şeriat
Devleti" başlıklı makalenin çevirisi
yayınlandı.
İngilizce IntekWorld dergisinin Temmuz sayısında "Holografik
Evren ve Zaman" yazısına yer verildi.
Daha önce de Nisan ayında İslâm kitabında yeralan
"İslâm'da Neden Zorlama Yoktur" başlıklı yazının
İngilizcesi
Malaysia Today
gazetesinde ve ayrıca
About.com'da
yayınlanmıştı.
Ayrıca, farklı bir konseptle, örneğin kitaplarımızdaki
sözlerin onlarcasını renkli grafikler üzerine yazarak
okuyucularına sunan Aaniaa.com gibi LifeStyle siteleri ve
bloglar da var. Üzerine tıklayarak büyük boyutunu
indirebileceğiniz
bu grafik duvar kâğıdında
DOST'tan Dosta'daki "Gerçek sevgi, sahibinin önce
gururunun kölesi olmaktan kurtarır" sözü yeralıyor.
www.ahmedbaki.com

22 Temmuz
2006 Cumartesi
Ahmed Bâki
Beynimize bahşedilmiş "sistemin kuvvelerini kullanabilme özelliği" konusuna
devam edelim...
İnsanın evrenle etkileşiminde beynin ürettiği dalgalar önemlidir. Genelde
sanılanın aksine, kişinin dilinden çıkan komutla, beyninin algıladığı komut her
zaman aynı değildir! Çünkü beyinde, dildeki değer yargıları yoktur, geçersizdir!
Beyinde değer yargılarının geçersizliği, konunun anahtarıdır!
Her an uyanık olmak ve kendimizi adeta dışardan gözlemleyen bir gözle seyretmek zorundayız!.. Şu olaya
karşı bu tepkiyi koyuyorum veya şunu düşünüyorum; ama bunu yapmakla "sistem
içerisinde" ne yapıyorum?.. Sistemdeki kuvveleri ne şekilde harekete
geçiriyorum?.. Neye yönlendiriyorum?.. Nelere, ne istikamette yön veriyorum?..
Bu yaptığımla ne tür oluşumları tetikliyorum ve bununla kendime nasıl bir gelecek hazırlıyorum?.. Hesaba katmak zorunda olduğumuz öncelikli değerlendirmeler
her zaman bunlar olmalıdır!.. Örneğin,
kızdığınızda veya alındığınızda veya sevindiğinizde; yahut kanaat ettiğinizde,
ya da nankörlük ettiğinizde, sisteme yön veren sizdeki güçleri ne yönde
harekete geçirmiş, ne yönde kullanmış oluyorsunuz ve ondan sonrası için
kendinize nasıl bir gelecek hazırlamaktasınız?..
Aslında birçoğumuz çeşitli şekillerde, tanımlayamadığımız ama işleyen bu
güçlerin farkına varmışızdır belirli vesilelerle. Bu sebeple, örneğin, birşeyden
sakınabilmek veya beklediği
bir şeyin gerçekleşebilmesi için bazı tutumlardan uzak durmayı, bazı tutum ve davranışlara da ağırlık vermeyi prensip edinenler vardır içimizde.
Açıklayamasalar da uygularlar ve o prensiplerin işlediğini görürler. Nitekim,
dilimizde yeralan "sabreden derviş muradına ermiş" ya da aksine "korktuğu
başına geldi" deyimleri, sisteme yön veren bu kuvveleri doğru
kullanabilmenin ve kullanamayışın dile gelişleridir!
Beyninizin ürettiği dalgalar ne yönde, beyniniz neye yoğunlaşmış durumda, neye
odaklanmış!.. Siz ister onu istek konusu yapın, ister umut, ister korku; ister
arzuladığınız, ister çekindiğiniz şey olsun; beyin, bakış açınızda açığa çıkan
bu değer yargılarınızın hiçbirisini esas almaz! Beyin sadece neye odaklanmış
olduğunuza, neye yoğunlaştığınıza, yaşamınıza neyi dahil ettiğinize,
düşüncelerinizi neye yönlendirdiğinize, neye ağırlıklı olarak yer verdiğinize,
kafanızı neyin işgal ettiğine ve ne ürettiğinize bakar! Bu "şeylere" sizin
etiketlediğiniz değer yargılarının sistemde ve beyin için hiçbir geçerliliği
yoktur! Siz onu "isteğiniz" olarak ta etiketlemiş olabilirsiniz, "korkunuz"
olarak ta, onu "umit ediyor da" olabilirsiniz, ondan "şikayet ediyor" da
olabilirsiniz; fakat bu etiketler beyinde ve sistemde hükümsüzdür!
Beyin, asıl dünyası olan evrensel sistemin hükümlerine göre yaşar! Bakış
açınızda açığa çıkan yargılarınıza hiç bakmadan, düşüncelerinizi odakladığınız
şeylerle karşılıklı etkileşimini güçlendirir. Bu suretle, umut ettiğiniz kadar umduğunuz şeyler; ancak şikayet ettiğiniz kadar da
şikayet edeceğiniz şeyler artar yaşamınızda.
Öte yandan, kucak açtığınız şeyler de sizden güç alır, ittiğiniz şeyler de!
Sonuçta "nasıl" yöneldiğiniz önemli olmadan, "neye" yönelmişseniz onu
ziyadesiyle bulursunuz hayatınızda.
Kişi buna ister inansın, ister inanmasın, ister anlasın, ister anlamasın,
farketmez! Her kişi düşüncelerinden mesuldür ve düşüncelerinin sonuçlarını
yaşar! Yaşadığı sürece bu kuralın dışına çıkamaz, bundan kaçamaz! Buna
boşverdiği zaman dahi boşvermişliğin sonuçlarını yaşar!.. Dolayısıyla, kişi ya
imanı ve bilgisi kadar kendindeki kuvveleri değerlendirir ve sonuçlarını yaşar;
ya da inançsızlığı ve bilgisizliği kadar yaptıklarının sonuçlarına katlanır!
Düşündüklerimizi yaşamımıza çeken kuvveyi en iyi açıklayan prensip "şükür nimeti
artırır, nankörlük ise azaltır" diye bildiğimiz prensiptir.
Neden böyledir?..
Çünkü, şükrettiğinizde elinizdekini değerlendirmekte, dolayısıyla istediğiniz
şeyi çekmekte, nankörlük ettiğinizde ise "istemediğinizi" yaşamınıza
çekmektesiniz. Şükrettiğiniz zaman, elinizde varolanı görmekte ve
değerlendirmektesiniz. Değerlendirdiğiniz için o şey hakkında pozitif
düşünmektesiniz ve elinizde olan güzellikler hakkında pozitif titreşimler
yaymaktasınız; daha fazlasına da kucak açmaktasınız.
Yaşadığınız yerdeki güzellikleri görerek değerlendirirseniz, yaydığınız
titreşimler, o güzelliklerle beyninizin karşılıklı etkileşimini artırır, o güzelliklerin sözkonusu olduğu ortamlara çeker sizi. Böylece
yaşadığınız güzelliklerden yeni güzelliklere erişirsiniz. O güzellikler artar
dünyanızda!.. Öte yandan, güzellikleri değerlendirmek yerine, elinizde
olmayanları veya çirkinliklerini görerek, elinizde olanlara nankörlük ederseniz,
bu kez de, yaydığınız titreşimler o çirkinliklerin ve eksiklerin olduğu
ortamlara çeker sizi ve sonuçta elinizdekini de kaybedersiniz!
Örneğin, siz birşeyden şikayet ettiğiniz sürece, beyninizdeki kuvvelere o
şikayet ettiğiniz şeylerin düzeltilmesi komutunu vermezsiniz! Tam aksine,
beyniniz bu negatif tutumunuzu, "sürekli şikayet edebileceğiniz" şeylerin
artması komutu olarak algılar ve o yönde çalışır. Onlarla karşılıklı
etkileşiminiz güçlenir. Böylece de şikayet
ettiklerinize daha fazla kucak açmış olursunuz.
Düşüncelerimize, hayallerimize, umutlarımıza, beklentilerimize, korkularımıza,
özellikle de yaşama bakış açımıza ve inandığımız şeylere çok dikkat etmeliyiz!
Zira, düşüncelerimizden mesul olduğumuzu vurgulayan Kur'an-ı Kerim'deki işaret
ne diyor:
"İnsan hayrına dua ettiği gibi şerrine de dua eder."
(Bu konuyla ilgili olarak
GİZ'li Gülşen isimli kitaptan "57- Düşüncenin Gücü, 71- Ne Suçla, Ne Kına, Ne de
Şikayet Et, 97- Sevgiden Yana Ol, Nefrete Karşı Değil" başlıklı yazılarımızı
okuyabilirsiniz.)
www.ahmedbaki.com

21 Temmuz
2006 Cuma
Ahmed Bâki
Mühim olan sistemin kuvvelerini, ki çekim yasası sırrı diye tanıtılan da buna dahildir, nasıl kullandığınız;
daha açıkçası doğru şekilde kullanıp kullanamadığınızdır!
İşin en can alıcı yanı ise şudur: Evrenin özündeki sistemin ana kuvvelerinden bağımsız olarak yaşayamazsınız! Neye inanırsanız inanın veya isterseniz inanmayın! Her an etkiliyor ve etkileniyorsunuz! "Ben bunlarla
uğraşmıyorum" deyip te bir kenara çekilseniz dahi, o kuvvelerin işleyiş yasalarına tâbisiniz ve sizinle
herşey arasında bu etkileşim her an kesintisiz biçimde devam etmektedir. Yaşamınızdaki herşey sizinle karşılıklı etkileşim
içerisinde! Algıladığınız dünyada süregiden herşeye yön veren eşyanın özündeki
güç, sizin kendi özünüzde mevcut... Herşeyle aranızda her an karşılıklı bir ilişki
var ve bu ilişkiye hakim güçlere göre gelişen olaylar sözkonusu... Yaşama ve
gelişen olaylara yön veren sistemin ana kuvveleri, sizin kendi özünüzde de mevcut ve
kesintisiz işliyorlar! Onlar hakkında bilinçlenmek suretiyle kendi özünüzden bu
güçleri doğru kullanmayı öğrenebilirsiniz..
Fizik bedeninizle etrafınızdaki herhangi bir nesne üzerindeki kontrolünüzü
düşünün! İstediğiniz bir nesneyi tutup yakınınıza alabilirsiniz veya atıp
uzaklaştırabilirsiniz, hatta hiç yokken farklı bir ortamdan temin edebilir ve
yanıbaşınıza getirebilirsiniz veya gözünüzün önünden tamamen
uzaklaştırabilirsiniz. Bunun için neyi kullanmaktasınız? Elinizi... Bunu nasıl
başarmaktasınız? Elinizdeki gücü kullanarak! Hangi el hareketlerinin hangi
sonucu getireceği konusunda melekelerinizi kullanmaktasınız!
Tıpkı fizik bedeninizdeki elinizi kullanabilmeniz gibi, zihinsel güçlerinizi,
yani bilincinize ait kuvveleri harekete geçirerek te, sisteme yön veren ana
kuvveleri kullanabilir, daha doğru ifadeyle, değerlendirebilirsiniz. Yaşamınızı
şekillendiren kuvveler dışarıda değil, sizin kendi özünüzde mevcut! Bilinciniz,
evreni vareden ve herşeyin özündeki bilinç ile aynı özden meydana geldiği için,
sizden ortaya çıkan düşünceler, sürekli kesintisiz etkileşim içerisinde
olduğunuz evrenin özünden çıkan kuvvenin ta kendisidir. Siz ilişkilendirseniz de
ilişkilendiremeseniz de, bu yapıdaki karşılıklı etkileşimin sonuçlarına
tâbisiniz. "Bilmiyordum" veya "farketmedim" demek mazeret değil! Sizden çıkanın
neticesini yaşamanız kaçınılmaz!.. Sizden çıkan her düşünce ve
değerlendirmenin... Yaşamınızdaki herşey, kendi düşüncelerinizle yön verdiğiniz
kuvvelerin eseri olarak oradalar.
Peki bilincimize bahşedilmiş bu evrensel kuvveleri nasıl doğru kullanacağız?
Birincisi, daha önce başlamamış olanlar için söylüyorum, beyninizin kullanabildiğiniz kapasitesiyle şu anki halinizden öteye
geçebilmeniz mümkün değil! Dolayısıyla, bir takım beyin geliştirme tekniklerini
uygulamak durumundayız. Bunların başında gelen çalışma, artık bilimin de
kanıtladığı üzere "zikir"dir. Uzun süre deneyimlenmiş ve sonuçları bilinen
özel
zikir tavsiyelerimiz başlığıyla verilen dua ve zikirlere düzenli olarak devam
etmediğiniz sürece, bu yolda bir gelişme katetmeniz mümkün olmaz! Bu ve
Rasûlullah aleyhisselâmın tavsiye ettiği diğer gerekli çalışmalara, yanısıra
nafile ibadetlere, bilhassa gece namazına devam etmenin getirisini sadece
yaşayan bilir...
İkincisi, mevcut bilgi veritabanınızla bu güçleri gözlemlemeniz ve
değerlendirmeniz de son derece zordur! Batıdan yayılan öğretilerde de ağırlıklı
olarak yeraldığı gibi, konuyu beden boyutuna indirgemekten ve dünyevi kazançlara
yönelmekten başka çıkar yol bulmak çok güçtür... Bu bakımdan, ölümötesi yaşam ve
ahıret gerçeğini esas alan bir bakış açısına ulaşmanız zorunludur. Bu konuda web
sitemizdeki kitapların hepsini yeni bir gözle okumanız büyük kazanç
sağlayacaktır. Aksi halde, neyin ne olduğunu, hangisi olduğunu, neyin hayrınıza
olduğunu, neyin aleyhinize, anlayamaz, tanıyamazsınız! Kısacası, bilgi ve ibadet
hiç bir zaman vazgeçilmez iki önemli araçtır.
(Bu konuyla ilgili olarak
GİZ'li Gülşen isimli kitaptan "57- Düşüncenin Gücü, 71- Ne Suçla, Ne Kına, Ne de
Şikayet Et, 97- Sevgiden Yana Ol, Nefrete Karşı Değil" başlıklı yazılarımızı
okuyabilirsiniz.)
www.ahmedbaki.com

13 Temmuz
2006 Perşembe
Ahmed Bâki
Ücret mukabilinde izlenmesine izin verildiği için Google'dan
kaldırılmış olan The Secret filmine ait videoyu biz de sayfamızdan kaldırmak durumunda kaldık.
Allah Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâmın açmış olduğu ölümötesi yaşam
bilinci ile nasiplenmiş öğretilerde, bilginin karşılıksız paylaşılması esastır.
Tüm yazılı ve sesli eserleri yanısıra, birincisini aşağıda sunduğumuz Ahmed Hulûsi'nin televizyon
sohbet videolarını da bundan böyle Google Video sayfalarından ve web sitemizden hiçbir ödemede bulunmadan izleyebilirsiniz.
Web sitemizdeki TV
Sohbet Videolarına buraya tıklayarak
ulaşabilirsiniz. Google'daki videolara ulaşmak için resmin sağ alt
köşesindeki Google butonuna tıkladıktan sonra "Go to Google Video"yu seçmeniz
gerekir.
www.ahmedbaki.com

10 Temmuz
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
"The Secret",
tarihte ilk kez tüm dünyaya açıklanan ve
insanlığın yeni bir döneme girişini simgeleyen "Gizli
Yasa" veya "Sır" diye tanıtılan yeni bir filmin
adı. Daha önce blogdan duyurduğumuz "What the Bleep Do
We Know" formatında ancak içinde bir hikaye olmayan
belgesel türünde bir film. Avustralya, Yeni Zelanda ve
Papa Yeni Gine'de televizyon kanallarında DVD ve
internetten satışı yapılıyor; fakat bildiğim kadarıyla
henüz sinemalarda gösterimde değil.
"İnsanoğlu bu sırrın açıklanmasıyla
yeni bir döneme girecektir" diye sunuluyor. "Evrenin
büyük sırrı, çağlar boyunca yolculuğunu yapıp şimdi size
ulaştı" deniyor. "Öğrendiğinizde hayatınızı sonsuza
kadar değiştirecek. Herşeyin sırrı, huzur, mutluluk,
başarı, sağlık, zenginlik, sevgi, dostluk, istediğiniz
herşey için... Tüm yapmanız gereken sırrı anlamak ve
uygulamak. Bunu bilen herkesin yaşamı değişti. Sizinki de
değişecek! Tarihte ilk kez, dünyanın önde gelen
bilimadamları, yazarları, filozofları, herkesin hayatını
değiştiren bu sırrı açıklıyorlar. Daha önce de çeşitli
felsefelerde, dinsel öğretilerde, edebiyatta yeralan bu
sırrı Plato, Newton, Carnegie, Beethoven, Shakespeare,
Einstein gibi ünlü kişiler biliyor ve kullanıyorlardı."
deniyor... Filmde, çeşitli kişiler bu prensiple
yaşadıkları olayları anlatıyorlar; tıp ve kuantum fiziği konularında
bilimadamları gerekçelerini açıklıyorlar.
Sır, "çekim yasası": "Tıpkı yerin her
nesneyi çekmesi gibi, yaşamınızdaki herşeyi de oraya siz
çekiyorsunuz. Filmde, istediğiniz şeyi yaratmak için
çekim yasasının (law of attraction) nasıl kullanılacağı
ve ne şekilde etkin olduğu açıklanıyor. İnsanların
çoğunun düşüncelerini ya istemedikleri şeylere ya da
zaten elde ettikleri şeylere yoğunlaştırmakta olduğu
noktasından hareketle, niyet ettiğiniz şeylerin
gerçekleşebilmesi ve başarabilmeniz için,
düşüncelerinizin tamamen "istediğiniz şeye" yoğunlaşması
gerektiği vurgulanıyor. Hayatınızda o istediğiniz gibi
birşey henüz hiç olmasa dahi... Yeter ki isteyin,
kendinizi neye ulaşmak istiyorsanız öyle hayal edin!
"Çekim yasasını doğru uygulayıp
uygulamadığınızı hissettiklerinizden anlayabiliriniz:
Eğer, mutlu, neşeli, huzurlu, başarılı, yani pozitif
hissediyorsanız, bu demektir ki istediklerinizin
gerçekleşmesi konusunda çekim yasasını doğru
kullanıyorsunuz ve başarılı olmaktasınız. Eğer korku,
depresyon, kızgınlık gibi negatif hisleriniz varsa, o
halde istemediğiniz şeylere yoğunlaşmış olduğunuzdan
hayatınıza onları çekmektesiniz ve çekim yasasını kendi aleyhinize
kullanmaktasınız."
Filmde bilimadamları ve yazarlar Esther
Hicks, Jack Canfield, Joe Vitale, Fred Alan Wolf (ayrıca
What the Bleep'te idi), John Demartini ve Denis
Waitley gibi birçok tanınmış kişinin konuşmaları yeralıyor. Batıda, özellikle
ABD'de milyonlarca insan bu tür prensipleri yaşamlarına
uygulamaya çalışıyorlar. Bununla ilgili yüzlerce kitap
1980'lerden beri en çok satanlar arasında her biri
milyonlarca satılıyor ve gün geçtikçe de yayılıyorlar.
"Sırrın anlamı, yaşamınızda varolan her
şeyin sorumluluğunun yüzde yüz size ait olduğu. Aklınız
bunu kabul etmekte zorlansa dahi... Yaşamınızdaki
herşeyi vareden güç sizin kendi özünüzde mevcut.
Yaşadıklarınızı ve dünyanızı olduğu şekliyle vareden
sizsiniz ve bunu düşüncelerinizle, duygularınızla,
inançlarınızla, niyetlerinizle gerçekleştirmektesiniz.
Bunlar sizin titreşimlerinizi belirliyor ve evrene
salınan bu titreşimleriniz de aynı frekanstaki
insanları, objeleri, olayları, şartları yaşamınıza
çekiyor. İç dünyanızdaki düşünceleriniz, dış dünyanızı
şekillendiriyor. Bunu bilerek, dilediğinizi seçin,
sonuçlarını yaşayın!"
Sitemiz ziyaretçilerinin ve özellikle sitemizdeki kitapları okuyanların ilk
kez duymadığı, yabancı olmadığı konular bunlar...
Özellikle yakında sitemizde İngilizcesini yayınlayacağımız Dua ve Zikir'deki,
insanın kendi özündeki ilahi kuvveleri harekete geçirmesi ve beynine bahşedilmiş
güçleri değerlendirmesi anlamına gelen "dua" konusundaki açıklamalar, adeta bu
filmde yeniden ele alınmakta, ancak farklı bir
perspektiften, ağırlıklı olarak bireysel başarılara ulaşma aracı düzeyinde batı insanına açıklanmakta...
Neye odaklanırsanız, yaşamınıza onu çekmektesiniz. Sizin
değer yargılarınızın beyniniz için geçerliliği yoktur.
İster korkarak, ister istemeyerek, ister arzu ederek
odaklanın, hepsinde aslında o odaklandığınız şeyi
yaşamınıza çekmektesiniz...
Dünyayı ve insanların yaşamını yöneten gökte bir tanrı
olmadığını ve insanın özündeki evrensel güçleri farketme yolunda önemli bir adım
bu ve benzeri filmler. Evrende işleyen bir sistemin varlığını ve insanın kendi
yaptıklarının sonucunu yaşadığını anlamasına da önemli bir katkı...
Hazreti Rasûlullah aleyhisselâmın bizlere "dua" adı altında
kendi özümüzde mevcut bu kuvveleri kullanabilmenin yollarını öğütlemiş olmasını
bir kez daha iyi değerlendirmek ve şükretmek için iyi bir fırsat bu. "Dua edin,
icabet edilecektir" sırrını, batı toplumları "evrene ne verirseniz, o size geri
döner" kadarıyla farketti... Bu konudaki değerlendirmelerimizi merak edenler,
web sitemizdeki
Aynadaki Evren kitabından "Modern Bilimin Ötesi" başlıklı
yazımızı okuyabilirler.
Müslüman toplumlar kendi iç sorunlarıyla boğuladursun, kalkınmış Batı
toplumları, kendi özlerindeki ilahi güçlere yönelmekle ve onları deneyimlemekle
dünya yaşamlarını değerlendirmeye çoktan başladı bile... Bundan sonra geriye kalan ve çözüm bekleyen sırrın, "Allah" ismiyle işaret
edilenin ne olduğunu farkedebilmek olduğu apaçık ortada! Kim bilir, belki de
bundan sonraki adımda sıra onda...
Rasûlullah'a imanın ne büyük bir hazine olduğunu görebiliyor muyuz acaba?..
www.ahmedbaki.com

6 Temmuz
2006 Perşembe
Ahmed Bâki
(önceki yazının devamı -5)
Eğer yaşadığımız zaman ahir zaman ise...
Deccaliyet, akı kara, karayı da ak göstererek, Rasûlullah aleyhisselâmın
bildirdiği "Allah
ismiyle işaret edileni" öğrenmeyenleri,
bilmeyenleri ve iman etmeyenleri kolayca aldatacak...
Bunun ne demek olduğunu iyi düşünelim! Anahtar, Rasûlullah
aleyhisselâmın bildirdiği "Allah"
ismiyle işaret edilenin ne olduğunu bilmek ve iman
etmektir.
Deccaliyet etkisindekiler, her devirde olduğu gibi bugün de yine karaya
ak diye yapışmakla kalmayıp, çeşitli yollardan karayı
ak, akı da kara olarak kabul ettirmek için çabalayarak,
varoluşlarının gereğini ortaya koymaktadırlar. Hazreti
İsa tarafından yok edilinceye kadar gittikçe de
deccaliyetin gücü artacaktır...
Kur'an-ı Kerim'i bize bildiren zat Hazreti Muhammed
aleyhisselâm, ahir zamanda neler yaşanacağını da çeşitli
anlatımlarla bildirmiş ve bu bilgilerin günümüze
intikalini sağlamıştır. Bu konularda yegâne doğru kaynak
O'dur.
"Kurtarıcı bekleme" hayalimizin boyutlarını görebilmek
için, son yazılarımızda daha önce sorulmamış,
düşünülmemiş soruları gündeme getirdik. Elbette
sorguladıkça, yeni uyanışlar yaşanacaktır...
Bununla birlikte, bugünün dünyasını kavramak yerine kurdukları
hayallerin gerçekleşeceğini umarak beklemeyi "iman"
zannedenler için de bazı şeylerin farkına varılmasının
sarsıcı olması doğal; ve hatta hayal dünyalarının
farkına vardıklarından dolayı 'imanlarının zayıfladığını'
zannetmeleri de doğal!.. Ne var ki, sünnetullah
gerçekleri değişmez ve değişmeyecektir. Bilginin
artmasıyla zayıflayan da iman değil, kurgu ve hayallerdir.
Bizim için önemli olan hususa geçmeden önce, bir noktaya
daha değinelim: Mehdi niçin Türkiye'de çıkacak beklentisi var?
Türkiye'de mi gelecek dünyaya? Bu konuda hiç hadis var
mı, varsa bu hadislerde ne deniyor?..
Dünya'yı Türkiye'den ibaret sanmak hayalperestlik ve
kendi iç sorunlarıyla koza içinde boğulmuş olmaktır
sadece...
Algı köyümüzün sınırlarının ötesini düşünmeye çalışalım
ve bugünün dünyasını iyi anlamaya çalışalım. Etrafımıza
bir bakalım.
Bir yanda, Çin'den Hindistan'a, Polonya'dan, İtalya'ya,
Kanada'dan Şili'ye dünya'nın her yöresinde,
benzermiş gibi görünmesine rağmen çok kere birbirinden
nerdeyse tamamen izole olmuş, bazen milyarla ifade
edilen, yüz milyonlarla üyeleri olan çeşit çeşit inanç
biçimleri, tapınmalar, kutsallıklar, ayinler,
dindarlıklar... Diğer yanda modern toplumlarda gün
geçtikçe kitaplarla, eğitimlerle, grup aktiviteleriyle,
türlü türlü yayım yollarıyla yandaşları artan on miyonlarla 'new age'
veya başka adlarla tanınan spritüel akımlar, okullar...
Kurtarıcı olarak uzaylıları bekleyen veya
reenkarnasyonla dünyaya yeniden gelmeyi uman binlerce
grup, milyonlarla takipçileri... Gün geçtikçe yandaşları
artan Uzak doğu inançları ve onların felsefesiyle
harmanlanmış, dünya çapında tarikat, eğitim, merkez
adlarıyla faaliyet gösteren binlerce örgütlenmeler,
hatta büyüyen imparatorluklar... Dünya hakimiyeti amaçlayan
'izm'ler, aydınlanma okulları, gizli örgütler ve
yürüttükleri güç kavgaları...
Liderleri,
başkanları, dereceleri, mertebeleri, tapınakları,
karargâhları, dünya görüşleri, amaç ve gayeleri,
hükümleri, planları...
Müslüman toplumlar dışındakileri bir yana koyalım,
Müslümanlar arasındaki çeşitliliğe bakalım: Bir yanda dinde reform çabaları;
beklentilerine göre İslam modeli(!) geliştirmeye
çalışan faaliyetler... Yanısıra, siyasi, ılımlı, radikal gibi
sıfatlar yamanarak 'Hazreti Muhammed orijinli İslâm'
dışında kategorizasyonlarla oluşturulan ayrımlar...
Bir yanda, kendini dinde otorite kabul ettirmeye çalışan
milyonları arkasına takmış liderler, teologlar,
şeyhler, hocalar, dinadamları, kurumlar, teşkilatlar... Bir
yanda, dünyadan habersiz, köyünden öteyi bilmeyen,
çağlar öncesinde yaşayan, bilgi ve görgü yoksunu,
etiketi Müslüman milyonlar... Öte yanda, savaşçı
örgütler, idareler, her biri farklı yönetim biçimleri, diktatörlükler... Müslüman imajını
'terörist' ile eşleştirmeye çalışan faaliyetler...
Halife, gavs,
kutup, müçtehit, mehdi iddiaları, buna göre yapılanmalar; içtihatlar, fetvalar,
mahkemeler, emirler, yasaklar, cezalar...
Evrensel
sistemi okuyup bildiren Allah Rasûllüğünü, ancak kendi
idealindeki devlet reisliği veya ordu komutanlığı
düzeyine indirgemekle muteber bulan ve ona göre
toplumlara yönetim biçimi dayatmayı hedeflemiş hükmetme
sevdalıları... Müslümanları "hadis ve sünnetten"
uzaklaştırmak amacıyla güdülen sinsi politikalar, hadis
ve sünneti uyduruk göstererek inkâr eden akımlar...
Rasûlullah'ın ve bildirdiği "sünnetullahın" anlaşılması
yerine, onu reddeden çeşitli inanç biçimleri ile
ortak dinî ambalajlı faaliyetler... Mısır'dan, Endonezya'ya,
İngiltere'den, Pakistan'a, dünyanın değişik bölgelerinde
irili ufaklı yayılan mezhepler, cemaatler... Çeşitli kişiler
veya anlayışların izinde Müslüman grupların ve
yandaşlarının binlerce eğitim kurumunda değişik
örgütlenmeleri ve faaliyetleri... Dinî veya
mezhep birliği adı altında etraflarına her geçen gün
biraz daha üye toplayan mali, siyasi, dünyevî
işbirlikleri, örgütlenmeler... Arabistan’dan,
Hindistan'a, Afganistan'dan Kuzey Afrika ülkelerine
kadar birçok yerde gençleri
kendi anlayışları doğrultusunda yetiştiren binlerce merkez,
teşkilat, istihbarat ve öğretim faaliyetleri...
Bir diğer tarafta, dünyaya hükmetmeye çalışan
diktatörlükler veya benzeri rejimler... Askeri güçler,
baskı, işgal altında sömürgecilik ve
illegal faaliyetler... Devletlerin kurduğu topluluklar,
ortaklıklar, cumhuriyetler, federasyonlar, onlarca ülke
arasında şu veya bu siyasi, ekonomik, askeri
işbirlikleri... Müdahaleler, şiddet, gerilim
ve çatışmalar, savaşa sürülen güçler ve bundan kazanç
sağlayan pazarlar... Petrol, doğal gaz, su gibi
yeraltı, yerüstü zenginlikleri üzerine dünya çapında büyük
projeler... Dünyanın hemen her yerinde yatırımları artan
ortaklıklar, şirketler, global sermaye güçleri... Enerji yolu denetimleri, global egemenlik stratejileri,
geleceğe dönük planlamalar, yeni bölge haritaları...
Yeni teknolojiler, zihin okuma ve kodlamalar ve
daha nicesi...
Bunlar sadece bugünün dünya
gerçeğinin bir bakışta görünen bileşenleri... Böylesine çeşitli
toplumların, grupların, onları oluşturan fertlerin önceliklerini, anlayışlarını,
inançlarını, kafa yapılarını, onlara empoze edilen değerleri, yargıları,
şartlandırmaları, ellerindeki kaynakları, güçleri ve ona göre
şekillenen yaşam amaçlarını gözümüzün önünden geçirmeye
çalışalım.
Çeşitliliğin boyutlarını görebiliyor muyuz acaba?
Bunlara rağmen, siz ne olmasını bekliyorsunuz ve
bir kurtarıcı beklentisini ne kadar gerçekçi buluyorsunuz?
Arkamıza yaslanıp "gelinceye" veya tanınıncaya kadar bir
kurtarıcı "beklememiz" gerektiğine dair bir işaret var
mı? Hangi kurtarıcı, neyi ve kimi, neden kurtaracak?
Afrikalısından, Asyalısına, Amerikalısından,
Avrupalısına bu kadar çeşitli dünya nüfusu bir anda
yüzyıllardır genlerine
kazınmış kendi değerlerinden birden vazgeçip tamamen
"gelecek kurtarıcıyı"
tanıyıp kabullenecek diye bir hüküm var mı? Geldiği güne
kadar, Allah ismiyle işaret edilen hakikate imanlı yaşam
sürecine girmemiş olan "taraftar" grubunu bir anda
sihirli bir değnekle veya bir mucizeyle, ilim - irfana
erdirip, ilmel - aynel - hakkel hakikat yaşam süreçlerini
hatmettirip Allah'a erdirecek bir kurtarıcı vaat edilmiş
mi insanlara?.. Sünnetullah'ta böyle bir işleyiş
sözkonusu mu? Bize açılan ilimden ve o doğrultuda
çalışmalarımızdan mı istifade
edeceğiz, yoksa biri çıkıp şıp diye özümüzdeki güçlere mi
erdirecek bizi?
Değerli dostlarım, gerçeğe ermekse gayemiz, gerçekçi
olmakla başlamak zorundayız! Yeryüzüne en muhteşem ilmi
ve reformları getirmiş olan Allah Rasûlü Muhammed
Mustafa ilmini yaymaya başladığında, uzun yıllar
çevresinde ona inanan ne kadarcık bir insan topluluğu
olmuş ve onu toplumun ne kadarı kabullenebilmiş,
hatırlayın! Kendisinde müşahede ettiği ve müjdelediği muhteşem güçlere
rağmen, çevresindeki insanların ne kadarı onu kabul
etmiş, anlamış, değerlendirmiş? Ona iman eden insanlar,
bildirdiklerini öğrenip, kabul etmeden, özümseyip
hazmetmeden, ömürleri boyunca o doğrultuda yaşamadan,
gerekli çalışmaları yapmadan kendilerindeki güçlere erebilmişler mi?
Onun varlığına rağmen, onunla beraber yaşamalarına
rağmen, çevresindeki nice bilgi sahibi, akıllı kişi,
kendi bildiklerinden vazgeçmemeleri ve "kurtarıcı
beklentileri" yüzünden, Allah ismiyle işaret edilen
gerçeğe imanlı yaşamdan yoksun olarak helâk olup
gitmemişler mi? Allah Rasûlü Muhammed Mustafa
aleyhisselâmın aralarındaki varlığına rağmen ve bizzat onunla
aynı toplumda beraber yaşamalarına rağmen...
Belki şimdiye kadar düşünmediğimiz şeyler bunlar...
Daha çok şey söylenebilir, sorgulanabilir bu
konuda... O halde, artık farkedelim ki, bize ne
"gelecekse" kendi özümüzden "gelecek". Dışarıdan
değil! Eğer bulamazsak kendi özümüzde, dışarıda da karşılığını
bulamayacağız! Ama "hayal" ve "vehim" perdeleri de
elbette işlevlerini yerine getirmeye devam edecek, her
zaman olduğu gibi... Bulanlar, kendinde olanı bulacak,
bulamayan da kendinde bulamadığını inkâr edecek...
Binlerce yıldır yaşananlardan ders almayan ve
akıllanmayanlar da, Hazreti İsa ve Mehdi'nin geleceğine
iman ettim diye, "kurtarıcı" bekleyerek ömür sermayesini
tüketmeye devam edecek...
Sözün özü şu: Kim gelirse gelsin veya gelmesin... İster
Mehdi, ister Hazreti İsa... Rasûlullah aleyhisselâmın
bildirdiği sistemi değerlendirip ona göre yaşarsak
kurtulmuşlardan oluruz! Aksi halde kim gelse bize yararı
yok!.. Unutmayalım ki, dünyada, bırakıp gideceğimiz bu "dünya" için değil,
ahıretimizin imarı için varız!.. Nice insan ömrünü nice ulvî beklentilerle(!)
geçirdi, ama şu anda ahırette, her biri sadece kendi
elleri ile götürdükleriyle başbaşa! Sünnetullah
gerçekleri böyle!.. Allah bizlere, gerçekleri görebilenlerden ve
açığa çıkardıklarını hakkıyla değerlendirebilenlerden
olmayı nasibetmiş olsun!
www.ahmedbaki.com

3 Temmuz
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
(önceki yazının devamı -4)
Biliyoruz ki bugün
Hazreti İsa hakkında yazılan, söylenen, oynananların
büyük çoğunluğu tamamen hayal ve kurgudan ibarettir.
Zira, Mehdi için de öyle... Fakat ne yazık ki geçmişin
ve bugünün koşullarını analiz edemeyen ve oluşumları
değerlendiremeyen kişiler bu hayalleri gerçek zannederek
hükümler vermekten ve yargılamalardan geri
duramamaktadırlar...
İmam Müslim'in rivayet ettiği hadislerde, Adem'in
yaratılması ile kıyametin kopması arasında Deccal'den
daha büyük fitne hiçbir mahlukat olmadığı ve Deccal'in
zuhurundan sonra Hazreti İsâ'nın ineceği ve Deccal'i
ortadan kaldıracağı bildirilmektedir. Buna göre şimdi
şunları düşünelim:
Deccal çıkacak ve arkasından İsa ortaya çıkacak ise,
Deccal çıktı mı?.. Yoksa
Deccal çıkmayacak mı?.. Çıktıysa, İsa nerede?..
Yecüc-mecüc hadisi İsa aleyhisselâm hayattayken bu olayın gerçekleşeceğini
gösteriyor. Hatta muhtemelen İsa'nın yaşamı başındaki bir süreçte.
Bütün bu anlatımların kesinlikle tevili mümkün
değildir. Mehdi'nin açığa çıkışı, Deccal'in açığa
çıkışı, İsa aleyhisselâmın açığa çıkışı, akabinde yecüc-mecüc olayı ve
İsa'nın duasıyla yecüc-mecücün yokoluşu, ardından kırk
yıla yakın bir süre İsa aleyhisselamın yeryüzünde yaşamı konusu sahih hadislerle
sabittir.
Bunlarla beraber bugün sıkça gördüğümüz gibi, Mehdi ve İsa
iddiasında sayısız kişi türeyecek beraberinde... Oysa
ortada şu yalın gerçek var:
Toplumlara empoze edilen şartlandırmalara
karşılık hayal ettiğimiz ve "Hazreti İsâ" veya "Mehdi" olduğunu
varsaydığımız zatların, kendileri işlevlerini yerine
getirirken... Ortaya koydukları ilmi ve yaşamı tahkiken kabul etmeyenlere, "beklenen
Mehdi ya da İsâ"nın
kendileri olduğunu iddia etmelerinden murat
ne olabilir? Bundan kimin ne kazancı olabilir?
Mehdi, "ben o beklediğinizim" diyerek, insanların
kafalarında kutsadıkları imajdan ve şartlanmışlıktan mı
istifade etmeye çalışacak? Kendisi olduğu gibi yeterli
olamayacak mı?
Hazreti İsa, kendisi yerine insanların kafalarındaki "İsa" imajından mı yararlanacak?.. İnsanlara,
"bakın beni dinlemiyorsunuz, anlattıklarımın
gerçekliğini farketmiyorsunuz, kabul etmiyorsunuz ama, o
kafanızdaki Hazreti İsâ benim"; yani, kutsadığınız o imajdan
istifade edeyim, o sayede beni yüceltin, kabul edin mi
diyecek?.. Gerçek kimliği ve öğretisi ile kendi ortadayken,
tıpkı geçmişteki gibi halk tarafından kabul görmüyorsa...
Halkın yüzlerce yıllık hayallerle kafalarında
oluşturup kutsadıkları Hazreti İsâ imajından mı
yararlanmaya çalışacak? Aynı şey Mehdi aleyhisselâm için
de geçerli!
O halde, hemen parantez açarak önemli bir tespitte
bulunalım bu arada:
Mehdi veya İsâ olduğunu iddia eden
bir kişi, kendisinin ortaya koyabilecekleri yerine,
halkın Mehdi veya İsâ
imajına itibarından istifade etmeye çalışan
kişi durumuna düşmekten öteye ne anlam ifade eder?
Eğer şu net gerçeği
görürsek, umulur ki aldanmaktan korunanlardan oluruz: Her kim ki halkın
karşısına Mehdi veya İsâ olduğu iddiası ile çıkar
ise, o kişi hakikatte sadece ve sadece o isimlere
karşılık halkın kafasında kutsadığı, ulviyet verdiği "imajlardan",
toplumsal şartlanmalardan
istifade etmeye çalışmakta olan bir aldanmış yalancıdır!..
İsalık, Mehdilik gibi, velilik, ermişlik, dervişlik, sufilik vb. gibi maneviyat mertebeleriyle,
spritüel esrarla ambalajlanmış
her tür iddia, "ey halk, beni olduğumdan daha büyük
görün, egomu övün, yüceltin, kutsayın ve bana itaat
edin" demenin cinnî yoludur sadece... Bunların
hepsi maddî dünya beklentilerinden başka birşey
değildir!
Ve tüm bu tür tutumlar, karşısındaki varlığın hakikatini
görememekten ve gereğini yaşayamamaktan doğan deccaliyet
özellikleridir, ki işin bu
yönüne bu yazıda girmiyoruz...
Allah ismiyle işaret edilenin farkında olan kimsenin, "halk" tarafından
kutsanmayı umması, halkın kafasında yarattığı "imajdan" medet
umması veya onunla insanları kandırarak egosunu tatmin
etmesi düşünülemez...
Umarım, yoğun enformasyon bombardımanı altında yaşanan
günlerde bu açıklamaların uyanık olmamıza ve akı karadan
ayırt edebilmemize, en azından aldatılmaktan
korunabilmemize faydası olur...
(devam edecek...)
www.ahmedbaki.com

|
|

Anasayfa
Site Haritası
Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın
Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitapları
|
Holografik Bakış |
|
 |
|
(2005) |
|
Aynadaki Evren |
|

|
|
(2005) |
|
GİZ'li Gülşen |
|

|
|
(2001, 2003, 2005) |
|
|
|
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur. |
Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|