31 Mayıs
2006 Çarşamba
Ahmed Bâki
Ötede bir tanrı olmadığını kabul edebilmek!.. Bu
noktanın üzerinde neden bu kadar çok duruyoruz?
Doğrusu, üzerinde ne kadar durulsa yine de yetmez; çünkü
tanrısız olabilmek dünyanın en zor işi gibi görünüyor!
Günümüzde maalesef sadece Müslüman toplumlar değil,
okumuşundan cahiline dünya nüfusunun büyük çoğunluğu,
toplumsal şartlanmalarıyla varsaydıkları ve inandıkları
"yukarıdaki tanrı" hayalinin ötesinde (ve hatta tanrı
kavramını tamamıyla ortadan kaldıran), Hazreti Muhammed
aleyhisselâmın "ALLAH" ismiyle dillendirmiş olduğu bir
evrensel gerçekliğin olabileceğine henüz ihtimal
dahi verebilir durumda değillerdir! Hayal edip
inandıkları tanrı anlayışının, Hazreti Muhammed'in
bildirdiği "AHAD olan ALLAH" bilindiğinde sözkonusu
olamayacağı gerçeğini maalesef henüz daha bir ihtimal
olarak dahi görememektedirler...
Çoğu, kendi yaşadıkları yöresel örf ve adetleriyle
harmanlanmış tapınma biçimlerine "din" diye öylesine
kilitlenmişler ki, bunun ötesinde, Hazreti Muhammed
aleyhisselamın yaşam SİSTEMİ anlamına dile getirdiği "DİN'in"
var olabileceğini ihtimal olarak dahi tanımamaktadırlar.
Bunun da ötesinde, DİN'in, aslen sınırsız bir "bilinç"
olan insanın beş duyuyla yeryüzünde varoluşunun amacını
açıklamakta olduğu düşüncesinden çok çok uzaktadırlar...
Kısacası, bilmediklerini bilememektedirler!
Üstüne üstlük, bu şartlanılmış inançları "DİN"
zannedenler ile bunlara geçit vermek istemeyenler
arasında tamamen yanlış algılama zemininde sürdürülen
zıtlaşmalar, çatışmalar, rahatsızlıklar sebebiyle,
yanlış yönlendirmeler daha da güçlenmekte ve kitlesel
boyutlarda kilitlenmeler yaşanmaktadır...
Örf ve adet niteliğindeki inanç düzeyinin ötesinde,
yaşam sistemi anlamındaki İslâm adıyla bildirilmiş DİN
anlayışına, geleneksel cami hocaları, dinadamları vs. şöyle
dursun, ne yazık ki henüz konunun profesörleri dahi
büyük çoğunlukla ulaşabilmiş değillerdir. Ve
dolayısıyla, bu birikimden yoksun dinadamlarından(!),
mevkilerden, ünvanlardan, kurumlardan doğru yönde bir
anlayış reformunun gerçekleşmesini beklemek hayaldir ve
aslında bu sadece süregiden yanlış yönlendirmelere
seyirci kalmaktır.
Eğer gerçekten bugünün dünyasında yaşıyor ve mecazın
nerede bitip hakikatın nerede başladığını görebiliyorsak, bilmemiz gerekir:
Tapınılan tanrı hiç varolmamıştır; tapınılacak bir tanrı
yoktur!
Tapınmaları kabul edecek bir tanrı yoktur!
Tanrının yapılanı kabul edip-etmemesi diye birşey
yoktur!
Tanrı için birşey yapmak hayaldir!
Tanrıya rağmen birşey yapmak hayaldir!
Tanrının emirleri diye birşey yoktur! Tanrı kitap
göndermemiştir; tanrı peygamber göndermemiştir!
Tanrıya asi olmak diye birşeyin gerçekliği yoktur! Tanrı
cezalandırmaz; tanrı ödüllendirmez!
Tanrının yolunda yürümek boş bir hayaldir!
Tanrıyı sevmek, tanrıdan dilemek, tanrıya yakarmak,
boşuna uğraşlardır!
Tanrıya güvenmek, tanrıdan beklemek boşuna bir iştir!
Tanrıyı düşünmek, tanrıya ermek, boş hayallerdir!
Tanrı, başlı başına bir yanılgı, bir yanlış anlama, bir
yanlış algılamadır!
Ve tanrı, ALLAH'ı bilmenin önündeki en büyük engeldir!
Ve tanrı, ismi ALLAH olanın ne olduğunu öğrenmemenin cezasıdır!
www.ahmedbaki.com


22 Mayıs
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
Allah devâsız dert yaratmamış...
Olup-biteni doğru kavrayabilmek, çözümün nerede
olduğunu görebilmeyi kolaylaştırır.
Günümüzde yaşananlara bakıp, "yine bildik bir senaryoyu
yaşamaya itiliyoruz" vs. türünden yorumlar, olayları dar
planda ele almanın ve "dünyayı" doğru okuyamamanın
sonuçlarıdır; ve de çözümü göstermez! Çözümü görebilmek için oluşumları
daha geniş perspektiften
ele alıp, uzaktan bir gözlemci gibi "dünya" boyutunda
okumayı başarabilmek durumundayız. Bunu yapabilirsek
eğer, o zaman yaşananların sadece
belli toplumların sorunları olmanın çok ötesine
uzadığını, fakat aslında bütün insanlığın önemli bir "süreç"ten
geçmekte olduğunu görebiliriz...
Tıpkı mevsimlerin değişiminde doğanın her yanında
eşzamanlı oluşumların gözlenmesi gibi, değişik alanlarda
eşzamanlı yaşanan bir sürecin hükmü sözkonusu! Zira,
"insan için yaptığının neticesinden başka birşey
olmadığı" ve "her bir anda bir önceki anın gereğinin
yaşandığı" evrensel prensibi ışığında baktığımızda,
bugünün öncesinde yaşananların geldiğimiz noktadaki
oluşumları
ve yaşanacakları zorunlu kılmış olduğu açıktır...
Hazreti İsâ'nın, "sert rüzgârın esmesinden fırtınanın
geleceğini anlarsınız; bulutların yaklaşmasından
yağmurun geleceğini anlarsınız; nasıl olur da zamanın
işaretlerini anlamazsınız?" diye, insanların bu
süreçlere dikkatini çektiğini duymuşuzdur çoğumuz.
Günümüz dünyasında, artık eskisi gibi birbirinden tamamen kopuk,
bağımsız toplumsal yaşamlar büyük çoğunlukla varlığını neredeyse yitirmiştir.
Dolayısıyla, eğer doğru kararlar almak istiyorsak, dar planda, hükmü kısa
süreli, kesitsel değerlendirmeler yerine zamanın işaretlerini anlamaya yönelik
bir bilinçle dünyayı kavramak zorundayız.
Dünya üzerindeki Müslüman toplumların genel durumuna ve bu
durumun dünyaya yansımasına bakan her insanın şunu sorgulaması kaçınılmazdır:
Eksik olan ne?
Bize göre eksik olan, “İslâm" adıyla Hazreti Muhammed
aleyhisselâmın bildirdiği orijin DİN gerçeklerinin Müslüman toplumlara
açıklanamamış olmasıdır! Bu sebeple de, yüzyıllar boyunca çeşitli yorumlarla
örtülmüş ve örf-âdet denen şartlanmalarla harmanlanmış inanç biçimleri “DİN”
diye kabullenilmektedir...
O
halde
Müslüman toplumlara “İslâm" adıyla Hazreti
Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği orijin DİN
gerçeklerinin açıklanması, anlatılması ve bu
bilgilerin yayılması yegâne çözümdür! Zira, yanlışlara cephe alıp, yanlışlarla
savaşarak, yanlışları yok edip asla tamamen ortadan kaldıramazsınız; ancak eğer
doğruları yayar ve doğrunun bilindiği alanları genişletebilirseniz, ancak o
zaman yanlış bilgi ve yönlendirmelerin yaşam alanını daraltmış olursunuz ve bunu
ilerleterek sonuçta ortadan kaldırabilirsiniz.
Kısacası çözüm, "yanlışla mücadelede" değil, "doğrunun
yayımında" gizlidir! Doğru bilginin geniş kitlelere yayımında, yansıtılmasında!
“DİN” konusunun gerçeklerinin topluma
yansıtılmasında, dolayısıyla yanlış algılama ve
yönlendirmelerin bertaraf edimesinde, günümüzün en önemli toplu iletişim
aracı olan medyaya bugün büyük görev düşmektedir.
Elinde bu imkân olduğu halde, bunu "gerçeklerin
bilinmesi" yolunda kullanmayıp, çatışmaların parçası
haline gelerek yanlışları sürdürmeye çalışmak,
gerçeklerin örtülmesinden başka bir anlam taşımaz ve
vebali büyüktür...
www.ahmedbaki.com

17 Mayıs
2006 Çarşamba
Ahmed Bâki
Rasûlullah aleyhisselâma imanlı kişi için herşeyden önce
önemli olan şudur: DİN'de herhangi bir konuyu
sorgularken, bir kere kesinlikle, hiçbir gerekçeyle
ALLAH'ın TEK'liğinden, AHAD oluşu gerçeğinden asla uzak
düşmemeliyiz! Çünkü, herhangi bir konuya getirdiğimiz
açıklama değil, bizim ALLAH'ın AHAD oluşuna imanlı bakış
edinebilmemiz ve bunu koruyabilmemiz, herşeyden ama
herşeyden mukayese edilemeyecek kadar daha önemlidir...
Hata ve yanlışlarımız, eğer ALLAH'ın AHAD oluşuna
imandan uzak düşmüyorsak, giderilebilir. Ancak, hangi
konuyu nasıl çözdüğümüzü düşünürsek düşünelim; bu
çözümümüz bizi ALLAH'ın AHAD oluşu gerçeğinden
perdeliyor veya iman ettiğimiz bu hakikatle çelişki
yaratıyorsa, bilelim ki, kayıpların en büyüğüyle karşı
karşıyayız orada...
Özgür ve bağımsız irade anlamına kullanılan "cüz'î
irade" varsayımının, Kurân, Hadis ve Bilime göre
geçersizliğinin açıklanmasıyla beraber, bu gerçek dışı
akıl yürütmeye şartlanmış kişilerin bir takım açmazlarla
karşılaşmaları ve inançları konusunda kaygı duymaları
şaşırtıcı değil elbette!
Burada hemen şunu ifade edelim ki, sözkonusu tüm
açmaz ve kaygıların ana sebebi, ALLAH ismiyle işaret
edilenin ne olduğunu bilmemek, buna karşılık bu ismi kafasında
yarattığı bir tanrıya etiketleyerek "iman ettim"
sanmaktır. Günümüz Müslümanlarının ekseriyeti, böyle bir yanlış
algılamanın farkına varamadan bugünlere gelmişlerdir! Altını çizerek tekrarlıyorum: Cüz’î irade ve
bunun gibi Kurân ve Hadiste yeri olmayan yorumların
gerisinde, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın açıkladığı
ALLAH ismiyle işaret edilenin ne olduğunun bilinmemesi yatar! Zira,
irade ile ilgili ayetleri ve hadisleri olduğu gibi yalın
haliyle kabul etmek yerine, irade-i cüziyye gibi varsayımlarla
konuya yaklaşmanın çözüm zannedilmesinin sebebi de budur!
Oysa, önce ALLAH ismiyle işaret edileni Rasûlullah
aleyhisselâmın açıkladığı özellikleriyle öğreneceğiz, ki
ondan sonra da o mânâdan sapmadan, o mânâya imanlı bakış
açısıyla diğer konuları ele alıp doğru
değerlendirmelerde bulunabilelim. Bunu yapabildiğimiz
ölçüde, gerçek dışı varsayımlar da tuzun suda erimesi
gibi kaybolup giderler...
Dünya yaşamının neden bir imtihan
olarak nitelendirildiği konusu, bunu bildiğimiz zaman kendiliğinden çözülür!
İmtihan, senin ALLAH ismiyle işaret edilen mânânın
bilincinde olarak yaşaman ile, bu bilinç düzeyinden uzak düşmenin
imtihanıdır. Bir başka deyişle, karşılaştığın olaylarda, ALLAH'a teslimiyet
diye ifade edilmiş, AHAD olan ALLAH indinde O'ndan ayrı bir varlığa sahip
olmadığın hakikatini hazmedip yaşayabilmen ile, bu hakikatin farkında
olamayışının imtihanıdır. Avamın zannettiği gibi, bir takım göresel
"doğrular" ile "yanlışlar" arasından hangisini seçeceğinin imtihanı değil!..
Senin ezelden ebede kadar varedenin, hakikatin, aslın,
yaratıcın olan ALLAH'a teslim olduğunun bilincinde olmak yerine, kendini,
ALLAH'tan ayrı bir takım özelliklere sahip bedenden ibaret bir kişi sayıp, kendi hakikatinden uzak
düştükten sonra, bu uzaklık üzerine 'doğru' dediklerinle 'yanlış' dediklerinin birbirinden artık ne
farklı kalır? Dünya hayatının imtihan olması, cüz'î iradenle kendini
başlangıçta Mürid olan Allah'tan ayrı varsayıp, sonra da önüne konmuş bir
takım doğrular ile yanlışlar arasında seçim yapman sınavı değildir! Böyle
bir seçim ve karşılığında bir tanrının sana mükâfat veya eza vereceğini
sanıyorsan, aldanıyorsun! Varlıkta her an hükmü yürüyen Allah'a
teslimiyetini yaşayabilmen ile yaşayamaman arasında imtihan olmaktasın!
Çünkü bunun neticesini, karşılığını her an bizzat kendinde yaşamaktasın,
bilinçlenme düzeyinle.
Şimdi gerçek imtihanla yüzyüzesin! Hesabın da, bilincinin
edindiği hal ile anında görülmektedir! Her an hakikatini yaşayıp yaşayamama
imtihanında olduğunu bil ve ona göre gereğini yaşa!
www.ahmedbaki.com

13 Mayıs
2006 Cumartesi
Ahmed Bâki
"İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar."
Allah Rasûlü'nün
(aleyhissalâtu vesselâm) bu uyarısını ciddi biçimde
düşünmeliyiz:
Acaba hangi nedenden dolayı uykuda diye
nitelendiriliyoruz?
Bunu anlayabilmek büyük bir reform demektir öncelikle...
İkinci olarak, kendinin uyanmış olduğunu sananlar, şunu
hesaplamalıdırlar:
Acaba uykuda diye nitelendirilen etrafımdaki çoğunluktan
farklı olarak nelerin farkındayım, hangi farkındalığı
yaşayabiliyorum? Farkında olduğumu düşündüklerim,
gerçekten uyku ile uyanıklık arasındaki şuur farkı kadar
bir uyanış yaşatıyor mu bana?...
Allah Rasûlü'nün böyle bir uyarısı var önümüzde! Öte
yandan Modern Bilim, insanın sahip olduğunu(!) düşündüğü "özgür iradesinin" aslında bir hayal,
bir aldanış olduğu yolunda yeni bulgulara ulaştı...
Ama ne yazık ki, günümüz Müslümanlarının büyük çoğunluğunun
şartlanmaları ve değer yargıları, bu tür temel
gerçekleri kabul etmeye hâlâ engel teşkil ediyor ve bu
kapıdan içeri girmeye endişeleniyorlar.
Rasûlullah aleyhisselâm, bu uykudan uyanabilmenin
çözümünü de öneriyor bize, "ölmeden evvel ölünüz"
diyerek!.. Yaşarken ölmek ne demektir acaba, nasıl
birşey olabilir?..
Geçmişte, ALLAH ismiyle işaret edilenin AHAD olduğunu
kabul eden ve yaşayan ehlullah, "cüz'î irade" tâbirini,
"küllî iradenin kuldan ortaya
çıkışına işaretle" kullanmışlardır. Ancak, ALLAH'ı bilen hiçbir
zat, bu tâbiri asla, kendi başına, bağımsız, "özgür" bir irade
anlamına kullanmamıştır.
Bugün kullanılan şekliyle ise cüz-i irade
"tanımlaması", günümüz Müslümanlarının, ALLAH ismiyle
işaret edilenin AHAD olduğunu ve de bu sebeple
tapınılacak bir tanrı olmadığını anlayabilmelerinin
önündeki en büyük engellerden birine dönüşmüştür; ve de
hakikaten engel olmaktadır!
Öyle ki, din hakkında sorulan sorulara verilen cevaplara
baktığınızda hemen görebileceğiniz gibi, "cüz-i irade",
Kurân ve Rasûlullah açıklamalarının âdeta önüne
geçirilmiş bir kavram haline gelmiştir ve artık onsuz
hiçbir açıklama yapılamamaktadır, onsuz hiçbir soruya
cevap verilememektedir!.. Ayet ve hadisin işaret ettiği
sade açıklamaları, bir gerçeklik olarak doğrudan yalın
haliyle kabul etmek yerine, her konuyu "cüz-i irade" ile
harmanlamak, âdeta din alimliğinin bir koşulu haline
getirilmiştir. Oysa, küçük bir araştırmayla dahi
görebileceğiniz üzere, bu tür yaklaşımların, Allah
Rasûlü'nün bildirdiği DİN ile ve ALLAH ilmi ile alâkası
yoktur!
Kurân'ın hiçbir ayetinde veya Rasûlullah aleyhisselâmın
hiçbir öğretisinde sözkonusu olmayan, fakat sonradan
çeşitli dini öğretilere katılmış olan "cüz-i irade" veya
"özgür irade" varsayımına göre Müslümanların
şartlandırıldığı tasvir şudur: Allah, küllî (tümel)
irade sahibi bir yaratıcıdır. İnsanlara ise imtihan
gereği cüz-i irade vermiş ve bu cüz'i irade sayesinde
insana sorumluluk yüklemiştir. Yani, bir Allah vardır
küllî irade sahibi, bir de yarattığı, karşısındaki cüz'i irade ve
sorumluluk sahibi kulları!.. Sonra da bu cüz'i
(birimsel-özgür) irade sahibi insanların önüne iki
seçenek koymuştur: Ya bu iradeyi yanlış yolda
kullanacaksınız, ya da doğru yolda! İradesini yanlış
yolda kullananlar sonuçta cehenneme gidecekleri için
inananlar "özgür iradelerini" her zaman doğru yolda
kullanmalıdırlar... Bunun için Allah, peygamberler ve
kitaplar göndermiştir...
Kişinin cüzi iradesini, hangi iradeyle(?) iradenin
kendinden başka kimin(?) "kullanacağı" gibi kendi içinde çelişkilerle
dolu; bilinci, ALLAH'ın TEK'liğine imanlı bakıştan
alıkoyan, mantıksal bütünlükten son derece uzak
varsayımlardır bunlar...
Değerli dostlarım; artık DİN'i, hocalardan öğrenme devri
geride kalmıştır!
DİN, bir hayal âlemini anlatmaz; sizin
kendi gerçeklerinizi açıklar! Bugün yaşadığınız ve sonsuza
kadar da yaşayacağınız gerçekleri!..
En küçük bir
sorununuzla ilgili her türlü araştırmayı nasıl kendi aklınız
ve imkânlarınız ile yapıyor iseniz, Rasûlullah aleyhisselâmın bildirdiklerine iman
ediyorsak, onun
bildirdiği sorunlarımız için de gereken araştırmayı
kendi aklımızla yapmak ve doğrusunu bulup öğrenmek
zorundayız! Artık günümüz biliminin ve iletişim
imkânlarının bize sundukları yanında başkasına mazeret
beyan etme devri sona ermiştir!
Bugün dünyada okunan belli başlı kaynaklarda
Müslümanlığın en basit tanımı: "Submission to the the
will of Allah", yani "Allah'ın iradesine teslimiyet"
olarak geçer. Gelin görün ki, büyük çoğunluğuyla
Müslümanlar, bu basit gerçeğin farkında bile değiller;
Amentü'nün ilk şartı olan "AHAD olan ALLAH'a (B
sırrıyla) İMANI" bir yana, hatta sıra dışına
koyduklarından dolayı...
Nedir Allah'ın iradesine teslimiyet?..
Akıl sahibi her insan, beş duyuyla ve bedenle
yaşadıklarına ve ortaya koyabildiği yeteneklerine
bakarak kendini özgür bir iradeye sahip zanneder, doğal
olarak. Yaşadığı şeylerin bir kısmını kendi kontrolünde,
kalanını da kendi kontrolü dışında olarak algılar ve bu
algısı üzerine çeşitli yorumlar ve "mantık" geliştirir.
Allah Rasûlü ise, beşeri algıların ve yorumların
ötesinde, orijinde işleyen Allah sistemini dillendiren
ve dolayısıyla insana, bilmediklerini bildirendir.
İnsanlara açıkladığı, sıradan akıl ve mantık kalıplarıyla
kavranamayacak gerçeklerden biri de, yaşadığımız
dünyadaki ve evrendeki herşeyin Allah'ın dilemesiyle,
yani irade etmesiyle gerçekleştiğidir... Bu yalın gerçeği
olduğu gibi anlamakta ve kalpten kabul edip ona iman
etmekte zorlanan kişilerin, konuyu beşer mantığına uygun
hale getirmelerinin bir ürünüdür "cüz'î irade" yorumu...
Kurân, beşeri değer yargılarımıza uymayan gerçekleri
açıklarken, şartlanmalarımızı bir yana bırakıp
"imanımızı" kullanmamızı ve o gerçekleri iman nuru
ışığında kabul etmemizi teşvik eder...
"Sizi de yapageldiğiniz şeyleri de yaratan Allah'tır" âyeti,
insanın durup dururken kendi mantığıyla kavrayabileceği
bir gerçeklik değildir; bunu kabul edebilmek ancak iman
nuru sayesinde mümkündür.
"Allah dilediğini yapar" âyeti ile anlatılmak istenen,
ötedeki bir tanrının nasıl keyif sürdüğü değildir!..
Neler yaptığı da değildir!.. Peki nedir vurgulanan
burada?... Bize göre, burada vurgulanan; olup-biten,
görüp-algıladığımız, yaşadığımız herşeyin arkasında,
orijininde, Allah iradesinin olduğu ve dolayısıyla irade
edenin (Mürid) ve irade ettiğini ortaya koyanın Allah
olduğu gerçeğidir.
Kurân, bunlar gibi birçok ayette Allah'ın varlıktaki
mutlak (kayıtsız-şartsız) tasarrufunu ve yanısıra ortağı
(ikinci bir varlık) olmadığını vurgular, düşünüp,
hakikati anlayabilelim diye.
İşte, yaşadıklarımızda nasıl bir işleyişin ve sistemin
sözkonusu olduğunu, nasıl tek ve bütün bir hükmün
yürümekte olduğunu algılayamayıp, kendi zannımıza tâbi
olmamız, kendimizi bazı şeylerin kontrolünde
zannetmemizdir uykuda olmamızın bir anlamı!.. İnsanlar
uykudadır, çünkü yaşadıkları özelliklerin sahibini,
bedenden ibaret kendi varlıkları zannetmektedirler ve bu
aldanış yüzünden hakikatte sahip oldukları özelliklerin
bilincine varamamaktadırlar.
Şimdi iyi düşünün; insanların özgür, cüz'î iradeye sahip(!)
olduğuna şartlanmak, kişiyi neleri farketmekten
perdeler ve bu perdelilikle nasıl bir sona hazırlar!..
İnsanlar genelde, Kurân'daki apaçık hükümlerin kendi
akıl ve mantıklarına uymadığını görünce, hemen
gönüllerini tatmin edecek bir çıkış yolu bulmaya ve
konuyu dar mantık kalıplarına sığdırmaya çalışırlar...
Bunun en uygun aleti de "cüz'î irade" olmuştur. Oysa, Kurân'ın hikmeti ve onu okumanın âdabı,
hükümlerini şartlanmış bir mantığa uydurmak değil,
imana dayalı olarak hareket edip, kişinin algı ve yorumunu ve
hatta mantığını o gerçeklere göre yeniden formatlamaya
çalışmasıdır... Çünkü, insanın yargı ve yorumlarını ve
mantığını şekillendiren şey, toplumsal şartlanmalarıdır.
Kurân ise "insan gibi yargılayan, insan mantığıyla
hareket eden bir tanrıyı" değil, ALLAH ismiyle işaret
edilen Sınırsız Tek'i ve evrensel sistemin işleyişini
açıklar.
O halde, önümüzde olan, "cüz'î irade" yok veya var seçenekleri
değil; Rasûlullah'ın bildirdiği AHAD olan ALLAH'a iman edip, etmeme
seçenekleridir!.. Bu inceliği iyi değerlendirelim!
www.ahmedbaki.com

10 Mayıs
2006 Çarşamba
Ahmed Bâki
Hazreti Muhammed aleyhisselâmın her biri
mucize niteliğindeki açıklamalarını kendi metodlarıyla
tespit eden modern bilim, başarılarına her geçen gün
yenilerini eklemeye devam ediyor.
Arşivden erişebileceğiniz geçtiğimiz
aylardaki blog sayfalarından birkaçında "cüz'î irade"
tabirinin hiçbir ayet veya hadiste geçmediği ve
günümüzdeki kullanılış şekliyle bu "yorumun" derin
düşünmeyi kesen bir kabul olduğu üzerinde durmuştuk. "İrade
parçası" anlamı yüklenen bu tanıma İngilizce'de karşılık gelen yaygın tabirin "free will",
yani "özgür irade" olduğuna değinmiştik.
Tam bu sırada,
6 Mayıs 2006 tarihinde yayınlanan Amerika'nın saygın bilim dergilerinden New
Scientist'te, 1999 yılında Fizik dalında
Nobel ödülü almış olan Hollanda Utrecht Üniversitesinden
Teorik Fizik Profesörü Gerard 't
Hooft'un henüz tamamladığı 10
yıllık araştırmasının sonuçlarına Zeeya Merali imzasıyla yer verildi. Prof. Hooft, elde ettiği sonuçlara göre,
her atomun
davranışının daha önceden belli olduğunun ve bilindiğinin
altını çiziyor ve dolayısıyla "özgür irade"nin sadece
bir varsanış olduğunu vurguluyor.
Web sitemizde yeralan kitaplarımızda
genişçe ele alınan kader konusuna belki de dikkatleri
çekecek bu tespitlerin yeraldığı makalenin çevirisini
aşağıda okuyabilirsiniz:
"Özgür irade− Senin olduğunu sadece zannedersin
Kuantum mekaniğindeki 'belirsizlik' düzeyinin altında, daha derin bir
gerçeklik yatıyor olabilir ve bu gerçeklikte, şaşırtıcı fakat, bizim tüm
fiillerimiz önceden zaten belirlenmiş görünüyor.
Roman yazarı Isaac Bashevic Singer bir keresinde ‘ÖZGÜR
İRADE’ye inanmaktan başka SEÇENEĞİMİZ YOK’ demiştir. Son yapılan iki çalışmayı
bilseydi “Kuantum mekaniğine inanmaktan başka seçeneğimiz yok” da diyebilirdi.
Geçen ayın başlarında Nobel ödüllü bir fizikçi, üzerinde
çalışmakta olduğu ve kuantum mekaniğindeki belirsizliğin altında, daha derin ve
belirleyici bir gerçekliğin yattığını açıklayan teorisini sonuçlandırdı.
Teorisini açıkladıktan bir hafta sonra iki önemli matematikçi bu teorinin,
fiziğin de ötesinde bir kısım derin çıkarımlara sahip olduğunu gösterdi. Bu
çıkarımlara göre kuantum fiziğinde belirsizlik kanununun geçersizliği, “özgür
(cüz'î) iradeye” sahip olduğumuz düşüncesinin de geçersizliği anlamına geliyordu.
Matematikçiler fizikçinin hatalı olduğunu düşünüyor.
Princeton Üniversitesi felsefecilerinden Hans Halvarson
“çağımızın en iyi fizikçilerinden biri ile dünyanın en iyi matematikçilerinin
karşı karşıya gelmeleri oldukça çarpıcı” diyor.
Kuantum mekaniği fizikçiler tarafından kabul ediliyor ancak, bu
teori hâlâ, Einstein’ı da rahatsız eden ve henüz çözülememiş bir takım
paradokslarla dolu. Örneğin, bir parçacığın dönüşünün ne olduğunu, dönüşümü siz gözlemlemeden önce
bilemezsiniz −kuantum mekaniğine göre dönüş
belirlenemez. Ayrıca, siz de bir deneyin sonucunun ne olacağını önceden tahmin edemezsiniz; tek
yapabileceğiniz şey, belirli bir sonuca ulaşma olasılığını tahmin etmektir.
Parçacık fiziğindeki Standart Modeli matematik temellerine
oturtan ve bu sebeple 1999’da fizik Nobel Ödülü alan Hollanda'lı Gerard ’t Hooft,
“kuantum mekaniği muhteşem bir şekilde işliyor, ancak henüz tamamlanmış değil”
diyor. Hooft ve birçok fizikçi, gerçeklik için, kuantum fiziğinin ortaya
koyabileceğinden daha derin bir açıklama arayışındalar; bunun en önemli
sebeplerinden biri, onca çabalarına rağmen Genel Görelilik ve ortaya
koyduğu yerçekimi açıklamasını kuantum fiziğiyle birleştirememeleri. Hooft,
“radikal bir değişiklik gerekli” diyor.
10 yıldan fazla bir süredir Hooft, 10-35 metre
küçüklüğünde olduğu söylenen Planck uzunluğundan da daha küçük ölçeklerde yer
alan gizli bir gerçeklik katmanı olduğu fikri üzerinde çalışıyor. Hooft, bu
kavramı desteklemek için matematiksel bir model geliştirdi. Bahsedilen bu daha
alt (derin) düzeyde, parçacıklardan veya dalgalardan söz edemeyeceğimizi söylüyor ve
‘varlıklar’ için enerjiye sahip “durumlar” kelimesini kullanıyor. Geliştirdiği
modele göre, bu ‘durumlar’ önceden tahmin edilebilir davranışlar sergiliyorlar; yani
teorik olarak önceden hesaplanabilirler.
Ancak, hesaplamalar bireysel durumların en fazla 10-43
saniye kadar izlenebileceğini gösteriyor ve bu kısacık sürenin ardından birçok
durum tek bir “son durum” altında birleşiyor; bu da kuantum mekaniğindeki
'belirsizliği' meydana getiriyor. Ölçümlemelerimiz bu son durumları aydınlatıyor,
fakat bir önceki bilgi kaybedildiği için kesin olarak geçmişlerini ortaya
çıkaramıyoruz.
Hooft’un teorisi, bir parçacığın yerinin ve hızının aynı anda
kesin olarak ölçülenememesi gibi kuantum mekaniğine has birçok garipliği
açıklayabilse de önemli bir engelle karşılaşıyor. Teoriye göre durumlar negatif
enerjiyle sonuçlanabiliyor ki bu da fiziğe aykırı bir durum. Ama Hooft bu
problemi de parçacıkların negatif enerjiye sahip olmalarını engelleyerek çözmeyi
başardı. Hooft “bu sorunu çözdükten sonra bunun en doğru yaklaşım olduğuna çok
daha fazla ikna oldum” diyor.
Aslında Hooft’un söylemeye çalıştığı şey şu: Kuantum mekaniğinde
parçacık hareketleri önceden tahmin edilemez görünse de, bir alt gerçeklikte yer
alan durumları gözlemleyebilmemiz halinde parçacıkların hareketlerini de önceden
bilebiliriz.
Diğer bilim adamları bundan çok etkilendiler. Hollanda Eindhoven
Teknik Üniversitesi’nde Fizikçi Willem de Muynck: “Bu, bilinen en küçük
ölçeklerde dünya hakkında bize bilgi veren çok güzel bir teori” diyor. “Fakat bu
küçüklükler günümüz deneyleriyle ulaşılamayacak ölçekler.”
Hooft’un teorisi bilim adamları için büyüleyici olabilir, fakat
bizler için beklenmeyen ve muhtemelen ürkütücü sonuçları var.
Princetown Üniversitesi'nden John Conway ve Simon Kohen
adlı matematikçiler, kuantum mekaniğinin altında herhangi bir belirleyici teorinin
olmasının, özgür iradelerimizi elimizden alacağını belirtiyorlar.
Conway “Çikolatalı ya da sade kek yemeyi tercih ettiğinizde, bu
kararınızda gerçekten özgür müsünüz?” diyor. Yani, bir başka deyişle, evrendeki tüm parçacık
etkileşimlerini gözlemleyen biri, hangi tür keki seçeceğinizi sizden önce tam olarak
bilebilir mi? Öyle görünüyor ki cevabın doğruluğu, kuantum mekaniğindeki
'belirsizlik' mi gerçeğin doğru tanımlaması, yoksa bu
belirsizliğin altında belirleyici bir düzen olduğunu söyleyen Hooft mu haklı,
buna bağlı.
Conway ve Kochen, parçacık dönüşünü ölçüp neler olduğuna bakmak
suretiyle Hooft’un teorisini incelediler. Bir dönüş her zaman 3 dikey eksen
boyunca ölçülür. Küresel bir parçacık için seçeceğiniz eksen ve de ölçümlerin
hangi sıralamayla yapılacağı size bağlıdır. Fakat seçimler özgür iradeyle mi
yapılır yoksa hepsi daha önceden zaten belli midir?
Matematikçilerin kanıtladığı şey şu olmuştur: Eğer eksenleri
yada ölçüm sırasını belirleyecek küçücük bir özgür iradeniz varsa, o zaman her
yerdeki parçacıkların da aynı seviyede özgürlüğü olması gerekir. Bu da,
parçacıkların tahmin edilemeyecek şekilde davranışlar gösterdiği anlamına gelir.
Fakat Hooft’un teorisinde de belirtildiği gibi parçacıklar özgür değilse,
matematikçiler eksen ve ölçüm sıralamasının belirlenmesinin mümkün olmadığını
ispatlamış olmaktadırlar. Başka bir deyişle, deterministik (programlanmış)
parçacıklar özgür iradeyi ortadan kaldırmışlardır.
Özgür irade konusundaki tartışmalar felsefenin tarihi kadar eskidir.
Kuantum teorisi ortaya atıldığından beri de insanlar, özgür iradeyi bu teorinin
merkezindeki belirsizlik ile bağdaştırmaya çalışmışlardır. Conway “bu konuyla
ilgili ilk somut kanıta sahip olduğumuz için gurur duyuyoruz” diyor.
Conway ve Kochen teoremlerinin Hooft'un teorisini çürütmediğini
ve teoremlerinin sadece "Hooft’un teorisinin doğru olması halinde, fiillerimizin özgür
olamayacağını" gösterdiğini belirtiyorlar.
Kochen: “Hayatlarımız, bir filmin ikinci gösterimi gibi
olabilir, tüm hareketler sanki özgürmüş gibi oynanıyor fakat aslında bu özgürlük sadece
bir illüzyon (bir varsanış)”.
Matematikçiler eskiden beri özgür irademiz olduğuna inandıkları için,
onlara göre Hooft’un teorisinin yanlış olması gerekiyor. Conway: “Bir şeyi yapabilmek için
özgür iradeye inanıyor olmalıyız. Ben bu kahveyi içmekte ya da fırlatıp atmakta
özgür olduğuma inanıyorum. Bu konuşmayı yapma seçimimde de özgür olduğuma
inanıyorum” diyor.
Halvorson tartışmanın kişisel meseleye dönüştüğünü söylüyor. Ona
göre Kochen ve Conway, geleceğimizin zaten önceden belli olduğu fikrine
katlanamıyorlar; ama Hooft ve Einstein gibi insanlar da, evrenin, tamamen fizik
tarafından tanımlanamaz olduğu fikrini aynı şekilde rahatsız edici buluyorlar.
Felsefeciler için her iki görüş de sorun olabilir. Rutgers
Üniversitesi’nden fizik felsefecisi Tim Maudlin “Özgür iradenin dayanağı olan
kuantumun rasgeleliği hareketlerimizin kontrolünün tamamen bizde olduğu anlamını
taşımıyor. Bizler ya önceden programlanmış makineleriz ya da rasgele yaşayan
makineleriz. Bunda pek fazla seçim şansımız yok” diyor.
Fakat Halvarson, Hooft, Conway ve Kochen'ın çalışmalarını
memnuniyetle karşılıyor. “Felsefe kendini bilimden çok ötelere attı. Özgür
iradeyle ilgili sorulması gereken çok önemli sorular var ve kim bilir belki de
bunların cevabını fizikçiler vereceklerdir."
Evet, bilimin şimdilik gelebildiği nokta burası...
Bu yazı üzerine
web sitemizde KADER konusundaki açıklamaları ve
HOLOGRAFİK BAKIŞ kitabından
"Kuantum Fiziğine Göre Bu Dünya Bir Hayal" başlıklı yazımızı okumak ilginizi çekebilir.
www.ahmedbaki.com

8 Mayıs
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
Eski bir tapınakta Xsentius imzasıyla bulunduğu
söylenen bir yazı.
''Gürültü patırtının ortasında sükûnetle dolaş,
sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma!
Başka türlü davranmak açıkça
gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış!
Sana bir kötülük yapıldığında
verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve
unut; ama kimseye teslim olma!
İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik
konuş. Başkalarına da kulak ver.
Karşındakiler aptal ve cahil oldukları
zaman bile dinle onları. Çünkü dünyada herkesin bir
öyküsü vardır.
Yalnız planlarının değil, başarılarının
da tadını çıkarmaya çalış.
İşinle, ne kadar küçük olursa olsun
ilgilen; hayattaki dayanağın odur.
Seveceğin bir işi seçersen hayatında bir
an bile yorulmuş olmazsın.
İşini öyle sev ki, başarıların bedenini
ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni
hayatlar başlatmış olacaksın.
Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi
ol! Sevmediğin zaman sever gibi yapma.
Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme.
İnsanları yargılarsan onları sevmeye
zamanın kalmaz. Ve unutma ki insanlığın yüzyıllardır
öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir
kum taneciğinden daha fazla değildir.
Aşka burun kıvırma sakın; o çölün
ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir
bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı
olduğunu unutma!
Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanç edinmeye tercih et.
İlkinin acısı bir an; ötekinin vicdan azabı ise ömür
boyu sürer.
Bazı idealler o kadar değerlidir ki o yolda
mağlup olman bile zafer sayılır.
Bu dünyada bırakacağın
en büyük miras dürüstlüktür.
Yılların akıp gitmesine öfkelenme;
gençliğine yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et
geçmişe...
Yapamayacağın şeylerin,
yapabileceklerini engellemesine izin verme!
Evreni yargılamak imkânsızdır! Onun için
gerekli kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle
barış içinde ol...
Doğduğun zamanı hatırla, sen ağlarken
herkes sevinçle gülüyordu. Öyle bir ömür geçir ki herkes
ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse.
Sabırlı, şefkatli, bağışlayıcı ol.
Eninde sonunda bütün servetin yine sensin.
Görmeye çalış ki, bütün berbatlığı ve
aldatıcılığına karşın bu dünya yine de insanoğlunun
yegâne güzel mekânıdır...''
www.ahmedbaki.com

4 Mayıs
2006 Perşembe
Ahmed Bâki
Geçenlerde bir kaç değerli dostla sohbetimiz sırasında konu toplumların kalkınmışlığı ve geri kalmışlığının nedenlerini irdelemeye
gelince bir anekdot geldi hatırıma ve onu paylaştım:
"Batılı tâbir ettiğimiz toplumlar neden daha iyi standartlarda yaşarken, Müslüman toplumlar o özenilen durumda yaşayamıyorlar;
neden diğerlerinin yanında geri kalıyorlar? Acaba o kalkınmış toplumların geri bırakmasının sonucu muydu bu?.."
Sanırım
olup-bitenle ilgilenen pek çok kişinin kafasını hayli meşgul eden bir sorun bu!
Hikâye şu:
Adamın biri doktora gider. "Doktor," der, "vücudumun her yeri ağrıyor, nereme dokunsam ağrıdan duramıyorum..." Doktor
bakar, inceler, adamın ağrıyor diye gösterdiği yerleri muayene eder ve fakat bir sorun tespit edemez. Derken, bir iki tatbikattan
sonra hastanın sorununu çözer: Bakar ki, gerçekten adamın ağrısı var, bu doğru; vücudunun neresine dokunsa o ağrıyı
hissediyor, o da doğru; fakat sorunun nedenini adam yanlış yerde aramaktadır. Meğer adamın ağrısı, her seferinde parmağını
basıp ta şuram ağrıyor dediği yerden değil, kırık parmağından kaynaklanmaktadır...
Sorunu tespit etmek çözümün yarısıdır, demişler. Sorunu yanlış yerde aramak ise, çözüme asla ulaşılamayacağının işaretidir.
Bu sembolik anlatımla sizlerle neyi paylaşmak istediğimin, Üstadın son yazısından aldığım aşağıdaki paragrafları okuyunca çok
daha iyi kavranacağına inanıyorum.
"Bir kısım toplumlar tanrıya inanmadıkları için, ötelerindeki tanrıdan bir şeyler beklemedikleri için, iş başa kalmış; kendi
özlerindeki kuvveleri harekete geçirerek yepyeni atılımlar yapmışlardır.
Diğer bir bölüm toplumlarsa, yetiştikleri ekollerden gelen, “güç senin varlığında, dışarıdan bekleme, kendindekini kullanmasını
öğren” düşüncesiyle, bütün gayretleriyle kendilerini geliştirmeye çalışmışlardır...
“Sen varlığındaki Yaratının sıfat ve isimlerinin kuvveleriyle pek çok şeyi başarabilirsin; iş ki o kuvveleri keşfet” tasavvufî
öğretisinin geçerli olduğu devirlerde, Müslüman toplumlar pek çok alanda Dünya’nın öncüleri olmuşlardır.
Ne yazık ki, zaman içinde “DİN” anlayışı, yalnızca yukarıdakini memnun edip onun rızasını kazanmak diye kabul edilip; ibadeti,
yukarıdakine tapınmak diye değerlendiren anlayış yaygınlaşınca, olay rayından çıkmış ve “her şeyi yukarıdakinden beklemek”
düşünsel sapmasını oluşturmuştur. Böylece de bir kısım Müslüman toplumların gerileme devri başlamıştır.
Kendi özündeki Yaratanın sıfat ve esmâsından kaynaklanan kuvvelerle yarınını inşâ etmek anlayışı keşfedilmediği; her şey,
gerçekte var olmayan yukarıdakinden beklendiği sürece, bu anlayışın yaşandığı toplumların diğerleri yanında geri kalması
doğaldır..."
Evet... İster kabul edelim, isterse etmeyelim; tarih boyunca neticeleri yaşanmış önemli bir gerçek var: İnsanların yaşamlarını, yaşama
bakışlarını, yaşamı anlayış ve kavrayış biçimlerini ve yaşamlarına yön veriş biçimlerini en etkin biçimde etkileyen güç,
daima İNANÇLARI olmuştur. İnanç konu olunca da, en temelden ve derinden yön veren gücün ise, "yaradan" inancı olduğunu
görüyoruz.
İnsanlar bir "yaratıcının" varlığına inanabilir veya inanmayabilirler!
İnanan insanlar önünde iki seçenek vardır: Bir "tanrı"ya inanmak veya Rasûlullah aleyhisselâm tarafından "ALLAH" ismiyle işaret edileni öğrenmek ve
O'na
inanmak!
Allah Rasûlü, bir tanrıya inanmaktan vazgeçip, "Allah" ismiyle işaret edilene yönelmeyi öğütlemekte ve bunun
öncülüğünü yapmaktadır.
Rasûlullah aleyhisselâmı kabul edenler, onun bildirdiği Allah'ı da kabul ederler. Rasûlullah'ı kabul etmeyenler ise, kendilerinin
bilemeyecekleri ancak O'nun bildirdiği hakikatleri de kabul etmemelerinden dolayı, adına ne derlerse desinler sonuçta kendi
kafalarındaki tanrıya inanarak yaşamlarını sürdürürler.
Her ne şekilde olursa olsun, tanrıya inananların da önünde yine iki seçenek vardır:
Birinci şıktaki dünya işlerine ve insanların yaşantısına
yarattıktan sonra hiç karışmayan bir tanrıya inanan insanlar,
dünya yaşamlarında başlarının çaresine bakabilmek için
kendilerinde buldukları güçleri kullanma yolunu tutmuşlar, daha iyiye ve
emniyete kavuşmak için çalışmış, ellerinden geleni yapmışlardır.
İnsanları yarattıktan sonra onları izleyen,
onlara emirler gönderen, kendisine tapınılmasını isteyen bir tanrı
inancı ise, o tanrının vereceği
ceza ve nimetlerin beklentisine itmiştir insanları.
Bundan dolayı da, çalışıp elde etmek yerine, tanrıdan gelecekleri bekleme ve tanrının müdahalesine boyun eğme yolunu
seçmişlerdir.
Dünya yüzündeki kalkınmış toplumların ilerlemelerinin altında,
öteden birşey beklemeyip, kendilerinde
buldukları güçlerle daha iyiye ulaşmak için ellerinden geleni yapmaları
yatmakta iken; bugünkü çoğu Müslüman toplulukların geri kalmışlığının altında ise, genelde etraftan duyduklarına göre kendi kafalarında hayal ettikleri
ve "Allah" ismiyle etiketledikleri bir tanrıdan(!) herşeyi bekleme
eğilimine girip, bu
sebeple atıl kalmaları yatmaktadır.
Allah ismiyle işaret edileni Hazreti
Rasûlullah'a iman ederek öğrenmedikleri ve
bilinçlerindeki tanrıdan kurtulup ALLAH ismiyle işaret
edilene yönelmedikleri sürece de, geri kalmış
toplumların kendi özlerindeki kuvvelerle tahakkuk edip,
herşeyi, tanrıdan boş yere beklemekten
ve diğerleri yanında geri kalmaktan kurtulmaları
imkânsızdır...
Ha, bu arada, bir inceliği atlamayalım.
Parmak kırık olunca, vücutta bir sorun yok anlamına
gelmez bu!..
www.ahmedbaki.com

1 Mayıs
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
Önce sizlere 1989 yılında okuduğum, Oxford Üniversitesi bilim adamı İngiliz Profesör Anthony Smith’in “İnsan Beyni ve Yaşamı” isimli kitabında "Embriyoloji" başlığı altında yeralan ve anne karnında beyin hücrelerinin ilerdeki görevlerini üstlenmek üzere başkalaşıma tâbi olmasını, diğer bir tanımla
"programlanmasını" anlatan bölümden bazı cümleler nakledeceğim... Lütfen dikkatle okuyalım:
“Kuramsal olarak anne karnında fetüsün tüm hücreleri başlangıçta hep aynı kapasiteye sahiptirler. Her biri bedendeki her tür hücrenin atası olabilirler.... Ancak, fetüsün büyümesi sırasında bazı hücreler sinirsel tabakayı oluşturmak için başkalaşmaktadırlar. Gelişmenin tümü temel olarak bu hücrelerin başkalaşması ve etkinlik sınırlamalarının artması nedeniyle olmaktadır.... Başkalaşım işlemi başlayınca hücrelerin kapasiteleri azalmakta, önce ilkel bir tabaka, sonra bu tabakadan ortaya çıkan sistem ve sonunda bu sistemin belli bir bölümü olma durumu ortaya çıkmaktadır. 125 bin dolayındaki sinir hücresi artık her türlü hücre olabilme yetisine sahip hücreler değillerdir ve sinir sisteminin bazı bölümlerini oluşturmak üzere etkinlikleri sınırlanmıştır. Bunun neden olduğu ve hangi hücrelerin hangi organ bölümünü meydana getirmek üzere seçildiği bir bilmece oluşturmaktadır.... Bu durumda hücrelerin içinde bazı mikro iplikçiklerin oluştuğu ve sonra bunların büzülerek yukarıya doğru dönüşe neden olduğu görülür. Bu şekil bir kez meydana gelince o da başkalaşmaya başlar ve çeperlerini özellikle beyin kısmında kalınlaştırır....
İnsanlarda bu durum fetüsün 4. ayının sonu (120.gün) dolaylarında biter. O sırada insan fetüsü 30 gramdan az ağırlıktadır...
Başkalaşmadan sonra kararlı oluş devresi başlar. Şimdi tümüyle farklı bir doku oluşturmuşlardır.... ve gelecekteki durumları farklı bir hale gelmiştir...
Daha sonraları ne yapılırsa yapılsın, sinir hücreleri yalnızca başlangıçta kararlaştırılmış türde olan sinir dokusunu oluştururlar. ARTIK YAZGILARI TÜMÜYLE KARARLAŞTIRILMIŞTIR. Her nasılsa (bu sözcüklerin anlamı çok büyüktür), çeşitli hücreler hedeflerini bulup görevlerini yapmışlardır. Sinirsel kısmın ön tarafındaki hücreler sonra BEYİN haline gelir ve uçtaki orta boşluk beyin karıncıklarını oluşturur...."
Profesör Anthony Smith aynen böyle
diyor. Bir diğer açıklama İnternet'ten indirebileceğiniz John T. Bruer’e ait "The Myth of the First Three Years" (İlk Üç Yılın Gizemi) adlı kitapta yeralmaktadır.
Neural Connection: Some You Use, Some You Lose (Nöral Bağlantılar: Bazılarını kullanırsınız, bazılarını yitirirsiniz) adlı bölümün “Neurons, Synapses and Brain Development” (Nöronlar, Snapslar ve Beyin Gelişimi) adlı alt bölümün 5, 6 ve 7. paragraflarının çevirisini okuyalım şimdi de:
“Nöronlar hayata gelişimini tamamlamış olarak başlamazlar. Zamanla gelişirler. Nöronlar, gelişimlerine çok erken, fetal dönemde (ceninin meydana gelme dönemi) başlarlar. Bütün nöronlar, her
embriyonik yapıda bulunan, "nöron tüpü" (neuronal tube) adı verilen tek ince bir dokudan meydana gelirler.
İnsanlarda, kortikal "gri madde"yi meydana getiren ilk nöronlar, döllenmeden 42 gün sonra meydana gelirler. Sonraki 120 günden, doğumdan önceki 120 güne kadar, kortikal nöronların yapılanması tamamlanır.
Rapor edilen nörobilimsel bulgulara göre, biz insanlar, aynı primat kuzenlerimiz gibi, hayatımız boyunca sahip olacağımız kortikal nöronları, aşağı yukarı gebeliğin ortadaki üçte birlik zaman diliminde (3. aydan 6. aya kadar) elde ediyoruz. (Bu bulgu, "beyin ve erken çocukluk" alanı literatüründe ilk önce varsayım olarak kabul edilmiş, daha sonra da 1999 yılında Charles Gross ve Elizabeth Gould tarafından rapor edilen bir araştırma, bilim adamlarını bu varsayım üzerinde tekrar düşünmeye itmiştir. Gould ve Gross, maymunlarda, hayatları süresince de beyinde yeni korteks hücrelerinin belirdiğini keşfetmiştir.)
Eğer insan beyninde doğduğu anda 100 milyar hücre olduğunu düşünürsek, bu, sözünü ettiğimiz 120 gün içinde nöron oluşum hızının, dakikada 580.000 nöron olduğu anlamına gelir. Kortikal nöronlar meydana gelirken ve feotal beyin büyürken, nöronlar ilk meydana geldikleri yerden, korteks içinde bulunmaları gereken son noktaya doğru "göç etmeye" başlarlar. Bu göç sırasında, nöronlar aksonlarını ve dentritlerini oluştururlar, ki bu yapılar, onların snapsları meydana getirerek, birbirleri arasında nöronal devreleri oluşturmalarına olanak sağlar. Aksonların, dentritik hedeflerine ulaşmaları olayı, keyfi, tesadüfen gerçekleşmez. Bazen aksonların hedef hücrelerine varabilmeleri için çok uzun mesafeler katetmeleri gerekir. (Aksonal oranlamaya göre bu, bizim, Amerika Birleşik Devletleri'nin bir sahilinden öteki sahiline giderken katedeceğimiz mesafeye kadar varabilir).
Nöronların bu kitlesel göçüne, "genetik mekanizmalar" rehberlik ederler. Fiziksel, mekanik ve kimyasal işaretçilerin aydınlattıkları yollarını izleyen aksonlar, hedef hücrelerine varıp, onları tanırlar. Hatta hedef hücrenin dentritindeki uygun bölgeyi dahi bulurlar. İnsanlarda bu göç, doğumdan dört ay kadar önce başlayıp, doğumdan kısa bir süre önce, sona erer. Aksonlar ve hedef hücreler birbirlerini tanıdıktan sonra, snapslar neredeyse hemen oluşmaya başlarlar. İnsanlarda snaps oluşumu doğumdan iki ay önce başlayıp, ez az yaşamın ilk yılının sonuna kadar devam eder. Bu yaşlardaki beyin gelişimine yoğun ilgi de burada başlamaktadır.”
Burada naklettiğimiz olay, bilimin bu tespiti yapmasından yaklaşık 14 yüzyıl önce Allah Rasûlü’nün ağzından şöyle dile gelmiş veAhmed Hulûsi’nin
1986 yılında yazmış olduğu, web sitemizdeki
İnsan ve Sırları isimli
kitapta
120. gün olayı
başlığıyla yeralmıştır.
Abdullah ibn Mes’ud radıya’llâhu anh naklediyor:
Bize daima doğru söyleyen ve kendisine de doğru bildirilen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu.
"Sizin birinizin ana-baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır. Sonra o maddeler o kadar zaman içinde (ikinci 40) bir kan pıhtısı halini alır. Sonra yine o kadar zaman içinde (üçüncü kırk) mudge bir çiğnem ete tahavvül eder. (4 ay, yani 120 gün böylece tamam olduğunda) ALLAH bir melek gönderir... Ve tekâmül eden mudgeye dört kelime emrolunur ki; "onun işini, rızkını, ecelini, said (mutlu) kişi veya şaki (mutsuz) kişi olduğunu yaz!" denilir...
Sonra ona ruh nefh olunur... İmdi, sizden bir kişi iyi iş işler de hatta kendisi ile cennet arasında bir kaç kulaç mesafe kalır. Bu sırada yazı gelir, o kişiyi önler. Bu defa o cehennemliklerin işini işler!.. Sizden bir kişi de kötü iş işler. Hatta kendisi ile cehennem arasında ancak bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada kitabı gelir onu önler. Bu defa o kişi ehli cennetin işini işler ve cennete gider.” (Buharî).
Evet, 14 yüzyıl öncesinden bize böyle bir ışık tutulması bir mucizedir bizce. Beynin anne karnındayken programlanması
ve insanın tüm karakteristik özelliklerinin
hücrelerindeki genlerde yazılı olması gerçeğini bir yana bırakın, insanların, vücudun yapısı hakkında dahi kesin bir bilgisi olmadığı bir devirde, böyle bir gerçeğin dile gelmesi,
ne kadar muhteşem bir olaydır. Aradan bunca zaman geçmesiyle, henüz tam anlamıyla kavramaya yeni başladığımız bir konuda, bugüne doğan bir ilim güneşidir bu! Hangi sözle övmeye kalksak bir hiçten fazla birşey ifade etmez, hakkını verecek bir söz bulamayız.
www.ahmedbaki.com

|
|

Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın
Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitapları
|
Holografik Bakış |
|
 |
|
(2005) |
|
Aynadaki Evren |
|

|
|
(2005) |
|
GİZ'li Gülşen |
|

|
|
(2001, 2003, 2005) |
|
|
|
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur. |
Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|