30 Ocak 2006 Pazartesi
"Âlim, ilmi bir cemâate tahsis edip diğerlerini mahrum ettiği
zaman, o ilimden âlim de, talebesi de faydalanamaz."
"Her kim ilmi, âlimlere karşı böbürlenmek, sefihlere münakaşa
etmek veya insanların teveccühünü kazanmak için öğrenirse,
Allahu Tealâ da onu ateşe sokar."

28 Ocak 2006 Cumartesi
Her yola çıkışta 21 kez okumanız tavsiye edilir:
"Bismillah, rabbiyallah, hasbiyallah, tevekkeltü alallah, ve ı’tesamtu billah,
ve fevvedtu emriy ilallah, mâşaallah, la kuvvete illa billah."
Bismillah: İsmi Allah olanın varlığı ve kuvveleri olarak,
Rabbiyallah: Rabbim, Allah’dır,
Hasbiyallah: Allah bana yeter,
Tevekkeltü alAllah: Allah’a tevekkül ettim,
Ve ı’tesamtu billah: Ve varlığımdaki ilahi boyut ile korundum,
Ve fevvedtu emriy ilAllah: İşimi Allah’a bıraktım,
Mâşaallah: Olan Allah’ın istediğidir,
La kuvvete illa billah: Kuvvet yok, ancak Allah'ın.

28 Ocak 2006 Cumartesi
Birçok kavramın yerini ve anlamını yeniden sorgulama, gözden
geçirme zorunluluğumuzu ortaya çıkaran bir süreç bu...
Değerlendirebilene elbette...
Hoşgörü, 'hoş' ve 'görü' kelimelerinden doğmuş bir kavramdır.
Karşında hoş olanı görme anlamını, güzele odaklanmayı vurgular. Beşeri
yargılamalardan doğan eksik, yanlış, kusur görmemeyi, her
birimin varoluş gayesini yerine getirdiği gerçeğinden hareketle oradaki
mükemmelliğin hoşluğunu, güzelliğini görmeyi, oradaki varoluş kemalâtına yönelmeyi vurgular;
bize göre... 'Tolerans' ise müsamaha göstermek, olmaması
gerekene dayanmak, tahammül etmek anlamınadır.
Bir başka ifadeyle, 'tolerans', bir olay karşısında pasif
tutumdur, tahammül sığınağıdır. 'Hoşgörü' ise, bunun çok
ötesinde, aktif tavırdır; belirli düzeyde birikim ve erdem
gerektirir.
Rasûlullah'ın 'sabır' isteyene, aslında 'belâ' istediğini
vurgulaması olayını hatırlayın burada!
Rasûlullah'ı ve Allah ismiyle işaret edileni kabul etmeyenlerin,
sırf "tekliğe ve bölünmez bütünlüğüne" imanlı duruşun
gereği olan hoşgörüyü, müsamaha göstermek anlamına, bir de şiar
edinebilmeleri ne düşündürücüdür... Ve elbette hoşgörülmesi
gereken bir güzelliktir!

25 Ocak 2006 Çarşamba
Günümüz gerçeklerini görmezden gelmeye çalışmadan, Şeriat
Devleti başlıklı yazıda verilen anahtarlarla, nerede durduğumuzu sorgulamaya devam edelim:
"Mezheb, tarîkat, cemâat anlayışları dolayısıyla, bölgesel
Müslümanlık anlayışları ihtiva eden; kendi anlayışları dışındaki
tüm inananları “kâfir” gören dar ve sınırlı bakış sahiplerinin
oluşturduğu devletleri nasıl İslâm’a bağlayıp, İslâm’ı
küçültebilir, o yüzden İslâm’a laf getirtebiliriz?.."
Mezheb, tarîkat, cemâat kabulünden, anlayışından,
gruplaşmasından veya izleniminden kurtulmayı başaramamış
Müslümanlık anlayışları, İslâm'ı, insanların gözünde küçük
düşürmenin ötesinde neye hizmet edebilir?
"Hangi mezheb ya da tarikat veya cemâat anlayışına göre şeriat
devleti kurulacak?... Böylece de, kaç kişi, kaç kişiye
hükmedecek ALLAH ve DİN ADINA; diyerek!. Düşünebiliyor musunuz
bunun sonucunu!."
Henüz, "Allah kabul etsin", "yok namazın kabul olmadı",
"şunların ibadeti kabul olmaz" gibi ilkel yargılardan
kurtulamamış Müslümanlıklar, tanrıları adına hükmetmekten
kendilerini alamazken... Karşısındakinin hakikati olan ALLAH
ismiyle işaret edilenden bihaber olanlar böbürlenerek ortada
gezerlerken... Bir de bunlar üzerine devlet yetkilerini ele
alırlarsa, bunun sonuçları neler olur? Ve de, henüz "devlet"
kavramını bir hizmet organizasyonu olarak değil, insanlara
"hükmetme makamı" şeklinde algılayanlar elinde...
"Bugün Müslümanlar, böylesine birbirini dışlayan veya arkasından
kuyusunu kazan anlayış farklılıkları içinde kümelenmişken; kendi
görüşünde olmayanların kitaplarını yasaklayan bir kafa yapısına
sahipken, nasıl bir birlikten ve o birliğin yönetiminden söz
edilebilir ki!."
Rasûlullah ilminin insanlara ulaşmasının ve gerçeklerin
bilinmesinin önündeki engeldir bunlar!
Ezbercilikten çıkıp, beynimizi biraz çalıştırınca, bir kısım Müslüman
kitlelerin ne kadar balon bir hayal dünyasında yaşadığını
görebiliyorsunuz değil mi?
Şu cümleleri dikkatle okuyun!
"Allah yolunda savaşmak demek, Din hakkında bilgi sahibi olup,
insanları Rasûlullah yolundan uyarmak demektir!. İnsanların
neye, neden, nasıl iman etmeleri gereklerini onların
anlayabileceği lisanla anlatmak, açıklamak; onları sürü olarak
görüp gütmeye kalkışmamak, demektir!."
Buna göre, "Allah yolunda savaşma"ya bunun dışında anlamlar
yükleyenler, nasıl bir işlevi yerine getirmekteler?
"Yıllar içinde, çeşitli sebeplerden dolayı, “DİN” anlayışı
Türkiye’de yozlaşmış; gizli Kuran kurslarında, cemaat evlerinde,
yetersiz ve kalıpsal bilgiyle bloke olmuş, kendi doğrusundan
başka birşey bilmeyen beyinler, topluma din adına yön veren
noktalara yerleşmiştir!."
Topluma din adına yön veren noktalara yerleşmiş, gizli Kuran
kurslarında, cemaat evlerinde, yetersiz ve kalıpsal bilgiyle
bloke olmuş, kendi doğrusundan başka birşey bilmeyen beyinler...
İSLÂM kitabındaki "Hükmederek Tatmin Bulmak" yazısını yeniden
okuyun burada...
"Ölüp yok olup, kıyamette topraktan biteceğini düşünen din
bilginleri(!) yetiştiren bu kurslar ve cemaatler, İslâm’ın
önündeki en büyük perdelerdir esasta, devlet değil!."
Kuran nedir deyince, "baskı kitaptan" ötesini düşünemeyenlerin
verdiği Kuran kursları!..
İslâm'ın önündeki en büyük perdeleri görebildiniz mi? Cehaletin
askerlerini?..
Sorun devlet değil, sorun cehalet ve bilgisizliktir! İslâm'ın
önündeki yol kesiciler, cehaletin hizmetkârlarıdır! Devletin
adının veya tanımının değişmesi bu yönde neyi değiştirir?
Devleti ele geçirmeyi gaye edinmek dinin mi, egonun mu işlevidir?
Sorgulamaya devam edelim...

23 Ocak 2006 Pazartesi
Bize verilen anahtarları doğru değerlendirebilmenin getirisi,
duruşumuzun, bakışımızın ve
değerlendirmelerimizin yenilenmesi
olacaktır.
Bunun yaşanabilmesi için ise, bilincin arınması şarttır!
Bilincin, şartlanmalara, duygusal kararlara ve sistem
realitelerini hesaba katmayan değerlendirmelere dayalı bakış
açısından kurtulabilmesi gerekir... Bunu başarabilmenin
yollarından biri de, öğrendiklerimiz ışığında bakış açımızı ve
değerlendirmelerimizi yeni baştan sorgulayabilmek ve yerimizi
görebilmektir.
Son yazılar ışığında şunları sorgulayalım bakalım neredeyiz:
İslâm'ın yeryüzünde, camilerden değil, işin hakikatini görüp yaşayan gönül
ehlinden yayıldığını bildiğimize göre; dar kafalı, şekilci
anlayışlı, ezberlediğini tekrardan öteye gidemeyen dini
otoriteler(!) gerçekte nasıl bir işlev yerine getiriyorlar ve bizim bu
duruma bakışımız nasıl?
Rasûlullah, Din gerçekleriyle ilgili olmayan konularda, yaşadığı
toplum putperest olmasına rağmen onların örf ve âdetlerine dahi
saygı gösterdiğine göre, yaşadığı topluma muhalif yaşam
tarzında, sünnet oymuş gibi ısrar edenler nasıl bir işlevi
yerine getiriyorlar ve bizim bu tutuma bakışımız nasıl?
Kurân'da veya Hadiste olmayan bir konuya ilişkin kişisel
yorumların (fetvaların) Din hükmüymüş gibi uygulatılmaya
kalkışılması, insanlara zulüm olduğuna göre, bu tür
uygulamalara bizim bakışımız nasıl?
Bu sorulara karşılık, "bunların da bir tür hizmet olduğunu ve
tolerans gösterilmesi gerektiğini" düşünenlerdenseniz,
biliniz ki şartlanmalarınızdan ve günün gerisinde kalmış
bakıştan kurtulmakta zorluk çekenlerdensiniz. Zira, "tolerans"
kavramı gerisinde burada yapılmakta olunan şey, İslâm ile
insanlar arasındaki engellere göz yummaktan ibarettir ve bu
durum günümüzde saptırıcılığın önemli bir silahı olmuştur.

21 Ocak 2006 Cumartesi
Şeriat Devleti başlıklı yeni yazıda, hayal dünyasından çıkılmasını öğütleyen önemli bir vurgu yeralıyor:
"Yaşadığınız günün gerçeklerini görün!."
ALLAH Sistemini farkedebilmek için, yaşadığımız günün
gerçeklerini iyi görebilmek temel bir koşul!
Konunun bütün olarak irdelenmesinden görüleceği üzere, insanların
gerçekleri görememesinin önünde önemli bir perde, hayal
dünyaları ve ona dayalı beklentileri; ki onlar hep beklenen
beklentilerdir... İmam Gazalî, hayal ve vehim perdesi diye
işaret etmiş en önemli perdeye...
O yüzden değil mi zaten, gerçekleri kavramak yerine, şeytanın
insanları, hayallerle oyalayabilmesi, yaşamlarını heba
etmelerine sebep olabilmesi...
Tanrı hayali... Sevgili peygamberim hayali... Beyaz atlı Mehdi
ve devletlerin fethi hayali... Geçmişi(!) taklitte derinleşmiş
kişiliklerde yenileyici (müceddid) hayali... Minderine oturmuş etrafına
topladığı insanlara hikayeler anlatan veli hayali... Deccal biz yaşadıktan sonra
gelecek hayali... Öldükten sonra yok olup sonra yeniden dirilme hayali...
Bu tür hayallerin sebebi, günümüz yaşam gerçeklerini görmezden gelmek değil
mi?

21 Ocak 2006 Cumartesi
Çok kişinin kafası karışık şeriat devleti mi gerekiyor, olmalı
mı, olmamalı mı gibi konularda...
Üstadın yeni yazısı, bu konuya imanlı bakışın gerektirdiği
duruşu ve onu elde edebilmenin bugünkü anahtarlarını veren, her
satırıyla beyinlerdeki berlin duvarlarını yıkan yine
muhteşem yenileyici bir yazı!
Bakış açımızın, zihin haritalarımızın, anlayış ve
kavrayışımızın, duruşumuzun temelden yenilenmesi! Ve de tüm
bunların Rasûlullah'a imanlı bakış esası üzerine yenilenmesi!
Bu yenilenmeye ayak uydurabilmek son derece mühim! Zira, günümüz
gerçekleri yanında, neyin doğru, neyin yanlış olduğu yanısıra,
tolerans (müsamaha) —hoşgörü değil— gibi birçok kavramın yerini
ve anlamını yeniden gözden geçirme zorunluluğumuzu ortaya
çıkaran bir süreç bu...
Masummuş gibi görünen ve müsamahayla yaklaşılan tutum ve
uygulamaların, aslında sistemin gerçekleri indinde, yani sistemin
işleyişi ve oluşturduğu sonuçlar gözetildiğinde hiç de öyle
olmadığını, bilakis sinsice bir yol kesiş olduğunu açmakta bu
anahtarlar... Tıpkı "Rasûlullah'ın Sünneti" yazısında
açıklandığı düzeyde sünnetin ne olduğunu kavrayabilenlerin
gözünde, konunun "gardırop Müslümanlığı" düzeyine
indirgenmesinin verdiği sonuçların anlaşılması gibi...

16 Ocak 2006 Pazartesi
Sistemde her yapılan karşılığını bulur mutlaka; hiçbir şey boşa
gitmeksizin. Allah, Hasiyb'dir; hesabı anında görür, denir.
Hesabın anında görülmesi olgusu çok sorulan konulardan birisi.
Şu şekilde bir açıklama bunu kavramamızı kolaylaştırabilir
belki:
Yaşamın her bir anında önümüzde sayısız seçenek var gibi
görünmesine rağmen, her an yaşandıktan sonra, sayısız
olabileceklerden sadece biri yaşanmış olur ancak. Dolayısıyla
aynı anda iki farklı seçim birden yaşanmış olmaz; sadece biri
yaşanmış olur. Buradan yola çıkarak şunu görebiliriz: Kişinin,
örneğin bir "yanlışta ısrarı", aynı anda "doğrudan mahrum
kalması" demektir. Zira, aynı anda hem yanlışı, hem doğruyu
birden yaşama şansı yoktur!
İşte, böylece de kişinin yanlışta ısrarının hesabı anında
görülmüş olur; doğrudan mahrum kalması cezası ile. Bu oluş,
yaşamın her bir anında ve her an böyle süregider. Sistemde,
böylece her yapılan anında karşılığını oluşturur.
Bununla birlikte, kişinin, yaptığının cezasını aldığının farkına
varması daha sonraki bir süreçte olabilir. Örneğin, yanlışta
ısrarının kendisine neler kaybettirdiğini çok daha sonra
karşılaştığı bir olayla farkedebilir. Bu durumda da, hesabı
anında görülmüş olmasına rağmen, yaptığının cezasını daha sonra
çekiyormuş gibi algılayabilir.
Her yaptığımızla hesabımız anında görülmektedir; ötedeki biri
tarafından yargılanmak suretiyle değil, tâbi olduğumuz sistemde
özden gelen bir biçimde, ki bunun dışına çıkmak asla sözkonusu
değildir.

07 Ocak 2006 Cumartesi
Belleğin kurtarıcıları başlıklı blogdan çok önceleri beyin
sağlığı konusunda
GİZ'li Gülşen'de önemli
bilgilere yer vermiştik. Bu konuda gelen sorulara cevap olması
için 91. sırada yeralan bu sayfayı hatırlatmamızda fayda var
sanırım. Multimineral ve multivitamin tabletleri yanısıra, orta
yaşlarda sağlığı yerinde olanlara her gün Royal Jelly, Ginko
Biloba ve Ginseng almaları tavsiye edilir.
Detaylı açıklamaları aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/gulsen/

06 Ocak 2006 Cuma
İnternet sayfalarında Osmanlıca hat yazıyla yeralan
bir dörtlüğü:
 Alınca satanı gözet,
Satınca alanı gözet,
Kârında kalanı gözet,
Mevlâ'dan al, Mevlâ'ya ver... (Muhammed
Lûtfi)

05 Ocak 2006 Perşembe
Bir okuyucumuz Diyanet İşleri Başkanlığı'na
e-maille (dinisorular@diyanet.gov.tr
adresine) şu soruyu
gönderiyor: "Sayın Yetkili,
Geçenlerde Ahmed Hulusi'nin Dua ve Zikir kitabını
okurken (internet sitesindeki linki:
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/dua/dua14.htm)
TANRI YOKTUR, sadece ALLAH vardır başlığı altındaki
yazısı çok dikkatimi çekti...
Kısaca şunları yazıyordu: Sizin düşündüğünüz gibi, bir
tanrı ve tanrılık kavramı kesinlikle mevcut değildir;
ALLAH vardır ve O'nun oluşturduğu kendi sistemi
mevcuttur.
Ben ayrıca Diyanet İşleri ve Diyanet Vakfı'nın
sitesinden Kuran'ın tercümelerini ve tefsirlerini
bilgisayarıma indirerek karşılaştırdım, eğer yanlış
anlamadıysam onların içinde hiç TANRI YOKTUR, sadece
ALLAH vardır, gibi bir ibareye rastlayamadım.
Şimdi soruma geleyim. Eğer Ahmed Hulusi'nin dediği
doğruysa, neden tüm Kuran çevirilerinde bu yok? Eğer
Ahmed Hulusi'nin dediği yanlışsa, lütfen doğrusunun
açıklamasını da yaparak sizden bilgi edinmek istiyorum. Teşekkürler."
Bu sorusuna karşılık aldığı
cevap şu: "Sayın ..., Sözünü ettiğiniz kişinin kitapları kurulumuzca
(Din İşl. Yük. Krl. Bşk.) incelenmiş olup, tavsiyeye değer görülmemiştir. İlgilinin, çeşitli kitaplarında "Tanrı yoktur sadece Allah vardır" şeklinde tercüme edilmiş olan ibare kelimei tevhid olan "Lâ ilâhe illallah Muhammedun rasulullah" sözüdür ve tercümesi
şöyledir: "Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın elçisidir. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI"
Yargılama ve karışıklıklar bir yana, Allah ilah(tanrı)dır demeye getiriliyor,
ancak iş bu kadarla kalmıyor. Okuyucumuzun, "ben
genel anlamda Tanrı ve Allah kavramını vurgulamak
istemiştim" şeklinde sorusunu yinelemesi
üzerine bu kez verilen cevap, durumun tam bir perişanlık
hali olduğunu gözler önüne seriyor:
"Allah lafzı, Yüce Yaratıcının özel ismidir. Bu isim, O'nun kemal, cemal ve celal sıfatlarının ifade ettiği anlamların tamamını kapsar. Allah'ın diğer isimleri Allah'ı tasvir ederler.
"Allah" özel isminin hiçbir dilde tam karşılığı yoktur. İlah, tanrı ve benzeri isimler, hem gerçek ve hem de gerçek olmayan tanrılar için müşterek olarak kullanılırlar. Bu kelimeler Allah özel isminin tam karşılığı değildirler.
Tanrı kelimesi ise köken itibariyle Türkçe bir kelimedir. Bazıları Tanrı kelimesinin, 'gökyüzü' ve 'şafak' manalarına gelen 'tan' dan türediğini belirtmektedir. Kelimenin Çağatayca'da Tengri, Yakutça'da Tangora, Tanara, Altaylarda Teneri, Kazanlar'da Tengri , Teri vb. şekillerinde yazıldığı belirtilmektedir. Kaşgarlı Mahmud, Tanrı kelimesini şöyle açıklamıştır: "Tengri, yüce Tanrı manasına gelir. Kâfirler göğe Tengri derler. Yine bu adamlar büyük bir dağ, ulu bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen her şeye Tengri, hakîm kişiye de Tengriken derler" (Divan-ı Lügâti't-Türk, Çev. Besim Atalay, Ankara 1941, s.111, 376). Günümüz Orta Asya'sında yaşayan Türk dillerinde Tengri kelimesi "Tanrı" ve "gök" manalarını ifade etmektedir. Türkiye Türkçe'sinde Tanrı kelimesi yalnız Allah karşılığında kullanılmıştır. Orhun Âbideleri'nde Tengri kelimesi daima ilâhi bir kudreti ifade eder. (Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul 1970).
Atalarımız Müslüman olmadan önce inandıkları mabud için bu kelimeyi kullanmışlardır. O zamanki lehçe ile onlar "Tengri" dedikleri zaman, inandıkları mabudu kastediyorlardı. Bu kelime sonra biraz değişikliğe uğrayarak 'Tanrı' şeklini almıştır. Tanrı, aslında mabud demektir ve bir çok muhakkık ilim adamının da ifade ettiği gibi Arapça'daki "İlâh"ın, Fransızca'daki "Dieu"nun, Farsça'daki "Hudâ'nın, İngilizce'deki "God"un karşılığı olan bir kelimedir. Ama hiçbir zaman, Cenab-ı Hakk'ın bütün Esmâ-i Hüsnâsını (Allah'ın güzel isimlerini) içeren, İsm-i Zât olan 'Allah' kelimesinin karşılığı değildir. Bu bakımdan bir çok ilim adamı 'Tanrı' kelimesinin 'Allah' kelimesinin yani Lafza-i celâlin yerini tutamayacağını ifade etmektedirler. Buna göre Tanrı kelimesi, ilâh kelimesi yerinde kullanılabilir. Tıpkı Huda, Yezdan, Çalap, Diyo ve God kelimelerinin ilah yerinde kullanılabildiği gibi. Fakat Allah yerinde kullanılamaz. Allah, Cenâb-ı Hakk'ın Zâtının has ismidir. Onun için "La ilahe illallah" diyoruz; fakat "La Allah'a illallah" demiyoruz. Evvelâ ilâhlar, tanrılar ne varsa hepsi nefyediliyor, sonra da isbatta, Mutlak Ma'bud getiriliyor ve sadece Allah vardır, deniliyor. Mevlid yazarı Süleyman Çelebi, bu hususu çok güzel ayırt ederek mevlidine Allah adıyla başlamış ve "Birdir Allah ondan artık tanrı yok" deyip, her iki kelimeyi yerli yerinde kullanmıştır.(Bak: Elmalılı, Hak Dini, Kuran Dili, 1/ 24,25).
Elmalılı merhumun da ifade ettiği gibi 'Allah' ismi celâli ile Allah'tan başka hiçbir mabut anılmamıştır. Yani onun adaşı yoktur. Allah lafza-i celâlinin tesniyesi (ikili) ve çoğulu da yoktur. Tanrı, Hüdâ gibi isimler Allah gibi özel isim değildir. Arapça'da ilah kelimesinin çoğulunun 'âlihe' olduğu gibi Tanrı kelimesi de çoğul olarak kullanılabilir. Bunlar 'Allah' için de batıl ilahlar için de kullanılabilir. 'Allah' lafza-i celâlinin ise çoğulu yoktur. Yani 'allahlar' denmemiştir ve denemez. Birisi derse onun cahilliğine verilir.
Ancak insanlar bazen 'Tanrı' kelimesinin Allah lafzının yerinde kullanılabileceği kanaatinde oldukları veya iki kelime arasında fark görmedikleri yahut aradaki nüansı önemsemedikleri belki de buna pek dikkat etmedikleri yahut da bu inceliği bilmedikleri için Allah lafza-i celâli yerine Tanrı kelimesini kullanabilmektedirler. Tanrı kelimesini bu saydığımız sebeplerle kullananlara, maksadına bakmadan tepki göstermek doğru olmaz. Bunun yerine en doğru ve en güzel kullanımın yerleşmesi için çalışmak gerekir. Nitekim tarihimizde de 'Tanrı' kelimesi, Türk Atasözlerinde 'Allah' lafza-i celâlinin karşılığında kullanılmıştır. "Büyüklük Tanrıya yakışır", "Tanrı rızkını kuluyla birlikte yaratır" vb. ata sözlerimizde bu kullanımın örneklerini görmek mümkündür. Bunun gibi günümüz Türkiye'sinde yaşayan Türklerden bir kısmı ve bugün hudutlarımız dışında kalan ülkelerde yaşayan bazı Türkler de Allah ve Tanrı kelimelerini aynı kavramı ifade etmek için bir arada kullanmaktadırlar. Bu tür misalleri çoğaltmak mümkündür. İstiklâl Marşı şairi M. Ãkif de "Demek almayacak Tanrı selâmını bile" mısraında Allah yerine Tanrı kelimesini kullanmıştır. Yunus Emre "Suyun akar yalap yalap / Böyle emreylemiş Çalap" derken Çalap kelimesini kullanmıştır. Yine Mehmet Akif İstiklal marşında " Canı, cananı bütün varımı alsın da Hüda / Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda" diyerek Tanrı kelimesi konumundaki Hüdâ'yı kullanmaktadır. Ancak belirttiğimiz gibi 'Allah' ismi ile Allah'dan başka hiçbir mâbud anılmamıştır.Bu ismin benzeri yoktur. Tanrı ve Hüdâ isimleri Allah gibi özel bir isim değil aksine ilâh, rab, mâbud gibi genel isimlerdir. Arapça'da "ilâh"ın çoğuluna "âlihe", "rabb"ın çoğuluna "erbâb", Farsça'da "Hüda"nın çoğuluna da "Hüdâyân" denilir. Ancak Allah'ın çoğuluna "Allahlar" denildiği ne işitilmiş, ne görülmüştür (Elmalılı, Hak Dini, Kuran Dili, 1/ 24).
Hiçbir dil başka dildeki kelime ve terimleri tam olarak karşılayamaz. Bu bakımdan kendine has anlamları olan 'Allah' lafza-i celâlinin de tam karşılığını bir başka dilde bulmak mümkün değildir. Bu sebeple mümkün mertebe Yüce 'Allah'ın ism-i celâlini anmak gerektiğinde tüm Müslümanların ortak kullanımını da dikkate alarak yalnız Allah kelimesi kullanılmalıdır.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI."

05 Ocak 2006 Perşembe
Antioksidan vitaminler: A, E, ve C vitaminleri, beyini hücre öldüren serbest radikallere karşı korurlar. Her gün düzenli olarak bu vitaminleri almalısınız.
B kompleks vitaminleri: B vitaminleri, bellek sorunu olan herkes için gereklidir. Bu vitaminlerin eksikliği bellek kaybına neden oluyor. Günde 1-2 kez, 50 mg. birer tablet almanızda yarar var.
Mineraller: Kalsiyum, magnezyum potasyum, bakır, çinko iyot, demir beyinin güçlü olması için gerekli mineraller. Bunların hepsini içeren tabletleri kullanmalısınız.
(http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=130612)

02 Ocak 2006 Pazartesi
Neyin mecaz olduğunu neyin hakikat, çoğu zaman bilemeyiz. Bunu bilsek, nerede mecazın bittiğini, nerede hakikatin başladığını bilemeyiz.
Bu yüzden de kimi bir hikmetten bahsettiğini sanarak, "Allah istedi de onun için böyle oldu", der!.. Kimi de isyan eder; "bunu ben mi istedim Allah istedi" diyerek...
İstemek!..
Oysa, istemek "beşeri" bir duygudur sadece; insanların dünyasında adı geçen. Allah'ın "isteklerinden" bahsetmek ise, insan gibi düşünen bir tanrı hayalinin dile gelişinden başka birşey değildir.
Bir tanrının istemesi değilse, peki nedir Allah'ın dilemesi diye kastedilen?

|
|

Genişletilmiş
3. basım tanıtım sayfası için klikleyin
Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın
Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitapları
|
Holografik Bakış |
|
 |
|
(2005) |
|
Aynadaki Evren |
|

|
|
(2005) |
|
GİZ'li Gülşen |
|

|
|
(2001, 2003, 2005) |
|
|
|
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur. |
Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|