|
|
| |
| Karşılıksız Paylaşım |
|
Hiçbir eserimiz için telif hakkı
talebimiz yoktur.
Tüm yayınlarımız, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın "Allah"
ismiyle neyi bildirip açıkladığının öğrenilmesi ve "Din" denilen
sistemin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için tüm insanlarla
karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tamamına ücretsiz
olarak ulaşabilir, YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan
çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilminin karşılığı alınmaz.
|
|
|
|
Ahırete İman ve "Sünnetullah"
Ahmed Bâki
26 Kasım 2007
"Varlığım bu bedenden ibarettir, ölümle benim sadık yarim kara toprağa
döneceğim ve yaşamım bitecektir" diyenlerden isen, en güzel şekilde ve istediğin
kadar yiyip içmek, eğlenmek, sevip sevilmek, çiftleşmek, uyumak yaşamın
en başta gelen gayeleridir senin için doğal olarak... Adına "ateist" de
deseler, "totemist" de, hatta "müslüman" ya da aradaki diğer adlardan birini,
hiç farkı yok aslında... Batıda ve doğuda nice din adamları, alimler, profesörler,
şeyhler, hoca efendiler görüyoruz günümüzde, "ölümle yok olup, zaman sonra
yeniden dirileceğini" uman ve bu imanlarıyla(!) toplumların inançlarına
yön veren... Hey gidi koca dünya! "Koskoca yaradan bunu yapmaya kadir değil mi?"
diye de gerekçeleri var!..
Ya da imanlı(!), iyi ahlâklı, kendi başına masum yaşayan kişiler: "Nasılsa
yaradan öbür tarafta içimizin temizliğini görür ve bize de bir ikramiye bahşeder"
umuduyla "et-kemik beden" olarak ömür tüketen...
Bu arada, "teklik" anlayışını soracak olursan, o da en güzel şekilde
Taoizm'de de, Budizm'de de, Kabala'da da, New Age'de de, daha nice yeni(!)
akımda mevcut... Ve dahi artık bir inanç biçimine bile ihtiyacın yok bu
devirde; zira Modern Bilim en açık ve anlaşılır şekilde açıklıyor tekliği
bir "realite" olarak... Sinema ve televizyon filmlerinden, dizi ya da belgesellerden
dahi öğrenebilirsin bunu...
Ancak, eğer "ben bu beden değilim, bir bedenden ibaret olamam, aslen
bilinç varlığım" diyorsan... İşte o zaman, DİN konusu senin için kaçınılmaz
bir alan...
Ancak, eğer "ben bu bedenden ibaret değilim, aslen bilinç varlığım" diyorsan...
İşte o zaman, DİN konusu senin için kaçınılmaz bir alan... İster bilim,
ister felsefe, isterse spiritüalizm veya başka bir yoldan başla, nihayetinde
varacağın ana kaynak DİN ilmidir! Ve dahi "DİN" konusunun düşünsel temellerini
kavramak isteyen için, "Tasavvuf"... "Din" dediysek, dünyadaki türlü türlü
"inanç ve tapınma" biçimleri gelmesin hemen hatıra! Kur'an-ı Kerim'in "DİN"
diye kastettiği, açıkladığı, yaşadığımız, tâbi olduğumuz "Allah sistem ve
düzeni"nden bahsediyoruz... Zira, bu yazıda üzerinde duracağımız
üzere, varlığının nasıl ve ne şekilde devam edeceği,
geleceğinin nasıl daha hayırlı olacağı ve bunun için neler yapman gerektiğinin
bilgisi, sadece "İSLÂM" adıyla bildirilen "DİN" anlayışında açıklanmıştır.
"Ahırete İman" başlıklı önceki yazımızda, Kur'ân-ı
Kerim'de açıklanan "ahırete iman" ile, ölüp yok olup bir zaman
sonra yeni baştan dirilmekle ötede, uzaklarda başlayacak olan yeni bir yaşama
değil, "şu anki bilincimizin sonsuz yaşamına" işaret edildiğine dair düşüncelerimizi
dile getirmiştik. O yazı gerçekte birbirini izleyen üç bölümü içermektedir!
Ahırete imanın, ancak kişinin kendini "et-kemik beden" değil, "sonsuz yaşama
sahip bir bilinç" olarak kabul etmesiyle yaşanabileceği... Kendini bedenden
ibaret kabul etmek yüzünden ahıretine iman etmeyenin, özündeki hakikatine
yönelimine kendisinin mâni olduğu ve o halde iken "iyi ahlâk" vs. edinmenin
dahi cennete erdirmeyeceği... Ve de ahırete imanın kişiyi getireceği Rasûlullah'a
iman noktası...
Konunun devamı olan bölümü de bu yazıda tamamlayalım nasip olduğu kadarıyla.
Bu arada, önemli bir inceliğin de altını çizmeden geçmeyelim: Kendinin
bir bilinç olduğunu kabul etme denen şey, varlığın aslının bilinçten (ilimden,
datadan) meydana geldiği ve dolayısıyla şu anki bilincinin, varlığın aslını
meydana getiren orijin bilincin bir yansıması olduğunu kabul ile sözkonusu
olabilecek bir yaşam sürecidir! Yoksa, günümüzde kendinin madde beden olduğunu
ve beyninin ürettiği bilinci kullandığını, bu sebeple beynin ölümüyle birlikte
bilincin de kalmayacağını varsayarak yaşayanlar da çoktur. Bu inançta iken
bilincin veya düşüncenin gücünü kullanarak dünya hayatını en iyi, en güzel,
en zengin şekilde yaşamayı amaç edinmiş olanlar da çoktur. Ancak bu tür
varsayım veya inanışlar, aslında varlığının "madde bedenden ibaret" olduğunun
değişik versiyonlarıdır sadece; karıştırılmaya!
"Bilincin" nasıl ve neden varolduğu, "beyin"le, "hafıza" ve "ruh"la ilişkisi
başka bir yazı konusu, nasipte varsa...
Gelelim konumuza...
Eğer, Allah'a, ahırete ve Rasûlullah'a iman senden açığa çıkmışsa, bu
sayede bilinç varlığına ve onunla sonsuz yaşamına yönelenlerden isen, o
vakit Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın “zerre küllün aynasıdır" ifadesiyle işaret
ettiği üzere, varlığı bir anlamda "hiç" olan "abd"ın
ve abdın varedeni "Allah" ismiyle işaret edilen "sınırsız tek"in
kuşattığı tüm oluşların tâbi olduğu "Sünnetullah" ile yüzyüze
gelirsin!
Fark ve kabul edersin ki... Dünyadan (arz), güneş sistemine (semavat), galaksiye (kürsi), evren ve
evrende tüm boyutları ile var olan her şey (kâinat) ve mevcudatın tükeniş
limitine (Arş) kadar, dışsalda ve içselde (afakta ve enfüste) her birimin
kendi yapısındaki tüm bu mertebeler –yani,
holografik gerçeklik sonucu her zerre ve her zerrenin kendi özünde mevcut
tüm farkındalık ve bilinç düzeyleri–
"sünnetullah" denen "varoluş sistemine" tâbidir.
Bununla birlikte çok çok önemli bir sorgulama girer devreye! Bakarsın
ki "sadece O var" demekle iş bitmiyor! "Tekliğin hakikat olması yanısıra, neden böyle bir sistem var, neden bir
sisteme tâbi oluş söz konusu olsun?" der, yaşamın ne olduğunu
sorgulamaya başlarsın!..
Bunun cevabını ancak vahdet ve kader sırrını yaşayanlar bilir; bizler
de onlardan duyup öğrendiğimizi naklederiz.
Çünkü, varolan herşey hakikatte sadece ve sadece "ilmullah"ta vardır;
"Allah ismiyle işaret edilenin ilminde" vardır!
Çünkü, varolan herşey hakikatte sadece ve sadece "ilmullah"ta
vardır; "Allah ismiyle işaret edilenin ilminde" vardır!
İster, "herşey noktadan ve noktanın açılımı ile varolmuştur" diyelim...
İster adına, "noktadan açılan string konisi içinde açığa çıkan şuursal algılamanın
sonsuzluğu", isterse “hayâl içinde hayâl içinde hayâl” diyelim... Tümü "tek
kare resim" ibaresiyle yaklaşılmaya çalışılan, "yoklukla arasında başka
hiç bir aşamanın olmadığı bir an"ın farkındalığından, "sınırsızlığın bir
anlık açığa çıkış seyrinden" başka bir şey değildir, ismi “ALLAH” olan indinde!
Ki, holografik bakışla her şey "Allah ismiyle işaret edilenin ilminde" meydana
gelmektedir ve dahi "an"da "olup-bitmiş"tir!
Dolayısıyla, her şey, o "ilm"in sahibi Zatın, yine ilminde ve ilminden
zuhur eden dileğinin ve kudretinin ve varlığındaki sayısız özelliklerin
sonucu olarak, her “an” yeni bir “hâl alış” şeklinde “çok boyutlu tek kare
resim” olarak açığa çıkar; ki işte şu anki "algı"mız ve "değerlendirme"mizle
yaşam bizzat odur!
Peki Rasûlullah (aleyhisselâm) neyi açıklamıştır? Allah Rasûlü, işte bu içinde
yaşadığımız, "hayal" denen, her şeyi varlığında barındıran "tekil"
yapının varoluş sistem ve düzenini (çok boyutlu tek kare resmin
içindekileri) ve işleyiş prensiplerini (Sünnetullah) insanlara anlatmıştır.
Nasıl?.. Kendindeki hakikat “nokta”sından (Rab),
bilincine (kalbine) açılan (inzal olan) evrensel farkındalık (Cebrâil) kuvvesinin
açığa çıkışı (vahiy) doğrultusunda gerçekleşen “oku”ma işleviyle (ikra).
Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'a kadar olan Nebîler, ölüm ötesinin varlığını
bildirip onunla ilgili hükümleri açıklamışlardır. Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)
ise, Zâtını tanımanın getirdiği ilmin sonucunda, bildirdiği âyetler ve hadîslerle,
bu sistem ve düzenin (Sünnetullah) açıklanma işlevini tamamlamış ve adı "İSLÂM"
olan bu "DİN" gerçeğine dayalı olarak, insanlar için nelerin gerekli olduğunu
ideali ve pratiğiyle dillendirmiş ve tanıtmıştır.
Teklik konusu da dahil olmak üzere birçok hakikati bildirseler dahi,
İslâm dışında hiç bir inanışta "ahıret yaşam süreci" ve bu gerçeğin
ışığında "dünyada yapılması gerekenler" konusunda yeterli ve tam bilgi
mevcut değildir.
Teklik konusu da dahil olmak üzere birçok hakikati bildirmelerine
rağmen, İslâm dışında hiç bir inanışta "ahıret yaşam süreci" ve bu gerçeğin
ışığında "dünyada yapılması gerekenler" konusunda etkin ve tam bilgi mevcut
değildir! Dolayısıyla, insanın kendini "bilinç" olarak tanıması ve "geleceğini
hazırlaması" yönünden işlevsel değillerdir! Bu ayrımı yapamayan
nice iyi niyetli kişi, bilgi eksikliğinden dolayı farklı arayışlara
girmekte, sonra da çeşit çeşit akımlara kapılarak, evrensel "İslâm
anlayışı"nın ne büyük nimet olduğunu bilemeden göçüp gitmektedirler...
İslâm'ı bilmeyenlerin zirve diye niteleyebilecekleri en
ileri nokta, Tasavvuf'ta "fenafillah" tabir edilen kendi varlığının sınırsız
tek indinde yokluğunu anlama ve hissetme düzeyidir, ki Rasulûllah
(aleyhisselâm)'ın bize açtığı "sünnetullah"ta yaşamın
başlangıcıdır bu idrak. Bunu aşan kemâlâtın yaşam sürecine "bakâbillah"
tabir edilir ki, algılanan ve algılanamayan her şeyi, "ilminde, kendi sıfat ve esmâsıyla,
ilmî sûretler olarak var kılan" ve "her an yeni bir oluş ile
onların daima abdiyetlerini ortaya koyuşlarını dileyen"in
müşahedesidir o...
Günümüz bilgi bombardımanı altında maalesef tekliği bilmenin yeterli
olduğu sanılmakta, çoğunluk teklik bilgisinin zirve düzey olduğu hezeyanına
kapılmaktadır. Oysa, Kur'ân'ın bildirdiği ahırete iman edenler açıkça görürler
ki, teklik bilgisine
sahip olmak, yahut düşüncenin gücünü kullanmak veya iyi ahlâklı olmak, "cennet" diye tanımlanmış olan yaşam ortamına erdiren unsurlar
değillerdir!
Yaşamı cennete ya da cehenneme çeviren, kişinin "Sünnetullah"ı değerlendirip,
değerlendirmemesi, dolayısıyla bilincinin buna uygun formatı kazanıp kazanamamasıdır.
Yani, hakikatine iman ve bu imanın gereği olan fiilleri ortaya koymasıdır. Bunun gerekleri,
Allah Rasûlü ve son Nebisi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)'ın öğretisiyle
insanlığa mükemmel şekilde verilmiştir. İdeali vahdet olanın, pratiği sünnetullahtır!
Bu sebeple, insanın, bir yandan tekliği ve kendi hakikatini tanırken, diğer yandan
da varlığını nasıl
ve ne şekilde sürdüreceğini, yarını için nelerin daha hayırlı olacağını
ve yarınının nasıl daha huzurlu olacağını bilmesi; yaşamına, düşüncelerine
ve uygulamalarına buna göre yön vermesi zaruridir!
Tüm bu değerlendirmeler ışığında bakarsak eğer, görürüz ki "Allah'a ve ahırete iman" bir bütündür.
İster nübüvvet getirisine teslimiyet yollu olsun, ister risalet kaynağından
açığa çıkan hakikate iman yollu olsun, bu bütünlüğü yaşayabilenin,
diğerleri ile arasındaki en önemli fark, tekliği anladıktan sonra tâbi olduğumuz
yaşam sistemi ile yüzleşip, gereğini ortaya koyabilme farkıdır! Yani, adı
"İSLÂM" olan "DİN"i değerlendirmenin sonucu olarak, ismi "Allah" olanı fark
ettikten sonra, "Sünnetullah"ı fark edip, ona göre yaşayıp yaşayamama farkıdır!
Bir gözünle tekliği müşahede ederken, diğeriyle sistemi müşahede edip
gereklerini yerine getirebilmektir.
Neden böyle bir zaruret vardır?.. Şimdi gelelim bu sorunun cevabına!.. Yalnızca teklik bilgisi, iyi ahlâk edinmek
ya da beyin gücünü kullanmak neden yeterli değildir insanın saadete
ermesi için?..
Cevap yine yaşamın sonsuzluğuna imanda gizli! Çünkü, tekliği bilmekle ve hatta ismi
"ALLAH" olanı tanımakla, kişinin varlığı ve o varlıkla süren yaşamı, tuzun suda
eriyip yok olması gibi asla yok olmamaktadır! Yaşam, bilincin gelebildiği
her anlayış ve kavrayış düzeyinde sonsuz şekilde devam etmektedir. Dolayısıyla,
neye, ne kadar ermiş olduğuna inanırsa inansın, her kişi sonsuza
kadar bir "kişilikle" yaşamak durumundadır dünyada ve ölüm ötesindeki
her ortamda! Bu yüzden de, hakikatini ne düzeyde fark ederse etsin, sonuçta,
son Nebi'nin bildirdiği Sistem ve Düzen gerçeklerine göre yaşamına ve uygulamalarına
yön vermek zorundadır; yani "Sünnetullah"ı anlayıp ona uygun yaşamak zorundadır!
Eğer cennet ortamı için varolmuşsa...
Yaratılışı elverenler, "Sünnetullah"ı değerlendirirler ve cennet
adıyla tanımlanan huzur ve mutluluk ortamında yaşarlar! Uzak kalanlar ise
türlü şekillerde yanma ortamları içinde yaşam sürerler.
Sünnetullah gereği, kimseye dışarıda bir tanrıdan mükâfat ulaşmaması
ve herkesin yalnızca kendisinden açığa çıkanın (elleriyle yaptıklarının)
sonuçlarını yaşamasından dolayı, son Nebi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)'ın
"ne anlatmak istediğini" kavramak, geleceğini düşünebilen "insan" için
en önemli amaçtır!
|
|

|
|
Ahırete İman: Niçin ve Nasıl?
Ahmed Bâki
14 Kasım 2007
Ötede!
Dışımızda!
Uzaklarda!
Geçmişte!.. Ya da daha sonradan...
Herşeyi öteye atma, dışımızda arama şartlanmamız yüzünden, "yaşamı" dahi
dışımızda sanıyoruz!.. Uzaklara atıp, "peygamber" varsaymışız! Öteye atıp,
"tanrı" edinmişiz; ardından yönelimlerimizin ötedekine gittiğini sanmışız.
Bunlardan kurtulduğumuzu sanıp, "dışsal"ımızdan kurtulamamışız. "Haram"ı
dışımızdaki nesne sanıp, "içimizdeki arzu" olduğunu anlamamışız! Ahıreti,
ötede, uzaklarda, daha sonra başlayacak bir yaşam gibi kurgulayıp, "bilincimizin
sonsuz yaşam özelliğine" işaret edildiğini farkedememişiz. Gaybı, ötemizdeki
bilinemez sanıp, herşeyimizin "kendi gaybımızdan" geldiğini anlayamamışız...
Oysa Kur'ân, "bil-lahi", bil-gaybi", bil-ahıreti", bil-yevmilahıri" gibi
vurgular ile hep bu kavramlarla "kendi gerçeğimize" dönmemiz için uyarır
bizi!
Bir "öte dünyada" yaşam var mı, yok mu tartışması yaparız! Düşünmeyiz,
şu anda beden miyiz, yoksa bilinç mi? "Bil-ahireti" ile, öldükten bir
zaman sonra yeniden dirilmekle başlayacak olan yeni bir yaşama mı, yoksa
"kendi bilincimizin sonsuz yaşamına" mı işaret edilmektedir?..
Bugün batıda ve doğuda sayısız insan var (Müslümanlar da dahil),
bir gün gelip öte dünyada dirileceğini(!) ve yeniden yaşamaya başlayacağını
uman... Sayısız entelektüel, düşünür insan var; bilgi sahibi, çevrelerine
faydalı, iyi insanlar olarak yaşamayı hedef edinmiş. Ama bilmiyorlar,
düşünemiyor, anlayamıyorlar, "iman" olmadan cennete girilemeyeceğini!
"İman" cennete geçmek için zorunlu, olmazsa olmaz şarttır! Kur'ân-ı
Kerim'in kesin hükmü "imanı olmayanın (şirk koşanın) cehennemden asla
çıkamayacağı"dır.
"İnnallahe la yağfiru en yüşrake bihî; ve yağfiru mâ dûne zâlike
limen yeşâ" (Nisa: 48)" –ALLAH, kesinlikle kendisine şirk koşulmasını
bağışlamaz! Fakat bunun dışındakileri dilediği için bağışlar.
Allah Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)'ın açıkladığı "ahırete iman"ın,
"ölüp yokolup, bir zaman sonra topraktan yeniden dirileceğini" varsaymakla
ilgisi yoktur! Bu tür kurgular, gökteki tanrının iki elini uzatıp dünya
yüzünde çamurdan insan yarattığını varsayanların düşleridir.
Ahırete iman, "ölüm"ün bir "yokoluş" olmayıp sadece bir "geçiş" olduğunu,
dolayısıyla "yaşamın sonsuzluğunu ve kesintisiz devam edişini" kabul
etmektir temel olarak. "Yaşamın sonsuzluğuna" inanmayanın, ölüp, sonradan
yeniden dirileceği beklenti ve zannı içerisinde olanın "ahıret inancı"
dediği şey, –kendini ne kadar inançlı sayarsa saysın– safî bir "ezberin
tekrarıdır" ve gerçeklerden çok uzaktır.
"Ahırete iman"ın, "ölüp yok olup, bir zaman sonra yeniden dirileceğini"
varsaymakla alâkası yoktur! Bu tür beklenti ve zan içerisinde olanların
"ahıret inancı" dedikleri şey, safî bir "ezberin tekrarıdır" ve
gerçeklerden çok uzaktır.
Neden?..
Çünkü, "ahırete iman", sonraki bir yaşamı ummak(!) değildir! "Ahırete
iman", evvela kişinin kendisinin "et-kemik bir beden"den ibaret değil,
aslen "bilinç"ten meydana gelmiş bir varlık olduğunu kabul etmesidir,
ki bunun sonuncunda da "bilinci" için "yokoluş" anlamında bir "ölüm"
olmadığını farkedebilsin!
Kur'an'ın bu yöndeki şu önemli uyarısı çok iyi değerlendirilmelidir:
"Ve minen nâsi men yekulû âmenna billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ
hüm bimü'miniyn." (Bakara: 8)
"İnsanlardan bazıları da vardır ki, b sırrıyla iman etmedikleri halde,
"Allah'a ve ahıret gününe" inandık derler."
"Ahıret"in, varlığımızın aslının "bilinç" olduğunun bir sonucu olduğu;
ahırete "iman"ın bu gerçeğimizi kabul edip, farkedip, bizzat yaşamamız
olduğu konusu Kur'ân-ı Kerim'de "bil-ahireti hüm yukinûn" (onlar b sırrıyla
ahırete ikan halindedirler) vurgusuyla açıkça ortaya konur.
"Velleziyne yu'minune bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablik
ve bilahireti hüm yukinûn (Bakara: 4) –Ve onlar, sana inzal olunana
da senden önce inzal olunana da iman ederler; ve onlar ahırete de (bil-ahıreti
–kendi gerçekleri olarak yaşamın devamlılığına) ikan halindedirler (bunu
bizzat yaşarlar).
"Ahıret", ölüp yokolup sonradan dirilmeye mi, yoksa şu anki bilincimizin
sonsuz yaşamına mı işaret etmektedir?
"Bil-ahıreti" vurgusu ile (tıpkı "amentü bil-lahi"de olduğu gibi),
b sırrıyla, ahıretin (yaşamın devamlılığının) "kendi gerçeğimiz" olduğuna
işaret vardır. Keza, "bil yevmil âhıri"nde "b sırrıyla (kendi varlığımızın
sonsuzluğu dolayısıyla) ahir güne (ölümötesine)" iman vurgusu yeralır.
Amentü'de "vel ba'sü badel mevt"teki "mefta oluşla birlikte yaşamın
devam edeceğine" iman, bu idrak ve kabulün sonucudur. Dolayısıyla "ahıret",
kendi gerçeğimiz olarak yaşamın sonsuzluğudur; ölüp yokolup sonradan
dirilmekle başlayacak bir kurgu yaşam değil!
Ahırete "iman", varlığımızın aslının "bilinç" olduğunu kabul etmemizin
tabii sonucu olduğu için, kendi varlığının "bilinç" olduğuna inanmayan
kimse, varlığının "et-kemik beden"den ibaret olduğu zannı yüzünden,
"ahıret" gerçeğini inkâr halindedir ya da örtmektedir! Daha açıkçası,
kendini "madde bedenden ibaret" kabul etmek, hakikatine küfürdür. Zira,
hakikatin, sonsuz mânâlara, yani "kozmik bilince" ve dahi Esmâ mertebesine
dayanır. Ahıreti inkâr, kendi hakikatini, yani varlığının aslı olan
Esmâ mertebesini ve dolayısıyla varedenini inkârdır.
İşte bu sebeple, ahırete iman etmeyen kişinin tüm düşünce ve eylemleri
dünya yaşamıyla sınırlı bedensel düzeyde kalır! Öte yandan, madde ötesi
gerçeğinin farkında olan birey için ise yaşam, varlığının hakikati olan
esmâyı müşahadeye yönelerek, sonsuza dek yaşayacak olan "bilincine"
hak ettiği formasyonu kazandırma yolculuğu olur.
Hakikatine imanı olmayanın, varoluş sistem ve kademelerini anlamayanın,
ahırete imanı ancak taklidi kabul yollu olur. Kendisinin "madde" değil,
"bilinç" olduğu gerçeğini kavrayabilen insan, yaşamını, sonsuza kadar
varlığını teşkil edecek olan bilincinin değerlerine göre düzenlemeyi
amaç edinir doğal olarak; dünyada bırakıp gideceği bedene göre değil!..
Ölümü bir "yokoluş" gibi varsaymak, ya da ölüp yokolup, daha sonradan
bir vakit dirileceğini ummak, kendini madde beden zannetmekten kaynaklanır.
Ki bu tür inanışlar Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın öğretisiyle bağdaşmayan
zanlardır! Neden?.. Şimdi bunun açıklamasını yapalım kalem elverdiğince...
Günümüzde "aynı" gerçeklerin farklı dillendirilişi gibi görünen çeşitli
öğretiler gittikçe artmakta ve hatta bunların birbirlerinden ayırt edilmesi
de gün geçtikçe zorlaşmaktadır birçokları için. Oysa, yukarıda üzerinde
durduğumuz analizi yapabilen için, bunları birbirinden kolaylıkla ayırt
etmek mümkündür.
Önce bu ayırt edişin önemine değinelim. Zira, bu ayrımı yapamayanlar,
Deccal'in aldatmacalarına kanmak tehlikesiyle yüzyüze kalacaklardır...
Kişi, ya kendisinin bir bilinç olduğundan hareketle ahıret inancına
sahiptir; yaşamını ve düşüncelerini buna göre değerlendirir, ya
da kendisinin maddeden ibaret bir beden olduğu varsayımıyla, ölüm
ötesi yaşama (ahırete) inanmadan yaşamını dünyada bırakıp gideceği
şekilde düzenler.
Kişi, ya kendisinin bir bilinç olduğundan hareketle ahıret inancına
sahiptir; yaşamını ve düşüncelerini buna göre değerlendirir, ya da kendisinin
maddeden ibaret bir beden olduğu varsayımıyla, hakikatinin sonsuzluğuna
ve ölüm ötesi yaşama (ahırete) inanmadan yaşamını dünyada bırakıp gideceği
şeyler üzerine düzenler.
Oysa ölüm ötesi saadete erebilmesi için neler yapması ve bunları
nasıl yapması gerektiği, insan için bilinmesi zorunlu ve en önemli gerçektir.
Kişinin yaşam biçiminin, düşünce ve eylemlerinin ve bunlara ışık tutan
öğretinin, ölüm ötesi yaşam gerçeğine (ahıret inancına) dayalı olması
bu bakımdan en hassas ve önemli noktadır! Zira, sonsuz biçimde devam
edecek yaşamında insan, Dünya'da beyne sahipken neleri nasıl kazanabileceğini
bilir ve uygularsa, ahıreti de o düzeyde mamur olur.
Dünyanın farklı yerlerinde, çok değişik anlayışlara sahip toplumlarda
bugün artık birçok platformda, insanların, iyilikleri, güzellikleri,
hoşlukları, mutlulukları paylaşmasının, pozitif düşünmesinin, pozitif
davranmasının birer erdem olduğundan ve bunların değerinden bahsedilmekte,
ayrıca bunları uygulamanın kazandırdığı güzel sonuçlar değişik yollardan
dile getirilmektedir. Hatta birçok topluluk veya birey günlük hayatlarını
bu öğretilere uygun biçimde yaşamaya çalışmaktadırlar... Meselâ, birisinin
sevinçli, mutlu bir olayı olduğu zaman onunla paylaşıyorlar o sevinci,
mutluluğu. Pozitif düşünüyor, pozitif tutumlar ortaya koyuyorlar. Düşünceleriyle
yaşamlarını bağdaştırıyorlar. Hatta bu kişiler cennet ve cehennem tasvirleri
yapabiliyorlar, maneviyat ehlinin üzerinde durduğu birçok inceliğe açıklama
getirebiliyorlar. Cehennemi, kişinin kendi nefsi için çalışmasının karşılığı
olarak, cenneti ise karşısındakiler için birşeyler yapabilmenin mutluluğu
olarak tarif edebiliyorlar ve ellerinden geldiği kadar da bu bilgilerini
günlük hayatlarında uyguluyorlar. Seviyorlar, seviliyorlar, iyi ve faydalı
işler yapıyorlar, yardım ediyor, mutlu oluyor ve çevrelerini de sevindiriyorlar...
Günümüzde, bu anlayışa sahip sayısız iyi ahlâklı, hayatından memnun,
yardımsever, hayırsever insan var, topluluklar var... Bununla birlikte,
böylesi yaşantıda olan kişilerin yaptıklarının, ölümötesi yaşamda, evrenin
özünde işleyen sistem indinde bir hükmü olmayabiliyor! Ortaya koyduklarının
sistem boyutunda bir getirisi, bilinç düzeyinde bir izi, etkisi, değeri
olmayabiliyor... Tıpkı "The Secret"ta açıklandığı türden sistemde işleyen
bir kuralı veya birçok doğa kanununu çözmüşler ve fakat çözdükleri o
hükümleri sadece "dünya hayatıyla sınırlı" getiriler için uyguluyorlar!
İşte bunun nedeni "ahıret bilinci"nde, yani "ahırete iman"da gizli!
Çünkü, "ahırete imanı ve ahıret bilinci" olmayanlar, kendilerinin sonsuz
yaşama sahip "bilinç" olduklarını kabul etmemelerinden dolayı, madde
bedenden ibaret varlıklar oldukları zannıyla hareket ederler ve dolayısıyla
tüm işlevlerini de bu varsayımları üzerine bina ederler. Bunun sonucunda
da, o paylaşım, o mutluluk, hatta hayırseverlik ve yardımseverlik türünden
davranışlarla ortaya koydukları "iyi insan olma", beş duyu düzeyinde,
beden düzeyinde kalır ve çoğunlukla karşılığını da dünyada bulur.
Ahıret bilinci olmayınca, kişinin kendini "sonsuz yaşama sahip bilinç"
olarak kabul hali olmamasından dolayı, tüm yaptıkları, kendini madde
bedenden ibaret varsaydığı için sadece dünyalık düzeyinde kalır.
Buradaki incelik şudur: Kendi hakikatine, dolayısıyla ahırete "iman"ın
olmaması, dünyada yaşananların neticesinin ölümötesi yaşamda ne şekilde
görüleceğinin farkında olunmaması yanısıra, bütün o yaşananların tamamen
beş duyu düzeyinde, bedensel davranış ve tutum düzeyinde kalması, yaşamın
içselleştirilememesi, asıl kişiliklerine, bilinçlerine nüfuz etmemesi
sonucunu getirir! Çünkü "ahıret bilinci" demek, kişinin "bilinç" dünyasının
o değerlere göre şekillenmesi demektir. Oysa ahırete iman olmayınca,
kişinin kendini "sonsuz devam eden yaşama sahip bilinç" olarak kabul
hali olmadığından dolayı, tüm yaptıkları, kendini madde bedenden ibaret
varsaydığı için sadece dünyalık düzeyinde kalır.
Bunun bir başka açıklaması da, ne kadar iyi ve güzel davranış ve
tutumlar ortaya koyarsa koysun, kişinin yaşamının yalnızca bedensel
ilişkiler düzleminde, yani "dışsal bağlar ve bağlantılar" içinde geçmesidir!
Oysa, insanı ebedi saadete erdiren güçler kendi özünde bulup yaşayacağı,
"içselliğinde" gizli güçlerdir. Bunlara yönelememesi durumunda da elbette
kendisinden açığa çıkmayan bilincine ait değerleri, yani "içsel hakikati"
fark edemez, yaşayamaz!.. Hakikatini yaşayamayınca, istediği dışsal
şeylere sahip olmayı amaç edinir, onlara sahip olunca (ve de sahiplik
duygusuyla dağıtınca) sevinir, mutlu olur, fakat sahip olduğunu sandığı
herşeyi sonunda kaybedeceği için de dışsal bağları ve bağlantıları kadar
sıkıntı ve azaba düşer!
Bel tü'sirun elhayat eddünya –Ne çare siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
Vel'ahıretü hayrün ve ebkâ –Oysa, ahıret daha hayırlı ve bakidir. (87:
16-17)
Sonuçta, kendini madde beden kabul ederek madde dünyasında ortaya
koyduğu davranışları, tutumları, iyilikleri, ahlâkı, velhasıl tüm Dünya'daki
yaşantısı, ahıret bilinci olmadığı için, kişiliğinin, karakterinin ve
yaşantısının bu dünya değerlerine göre şekillenmesini sağlar, bilincine
malolmaz (ahıretine kazanç sağlamaz)! Yaşadıkları dışsal bağ ve bağlantılarını
güçlendirir; buna karşılık, "içselliğinde" gizli güçlere yönelemez.
(Hatta ve hatta "iman" bilgisi, yani neye nasıl iman etmesi gerektiği
konusunun "bilgisi" dahi sonuçları ve getirisi yaşanmadığı sürece bilince
malolmaz.)
Ama eğer ahırete iman varsa, yani kendi varlığının bilinç olduğu
gerçeğinden hareket etmekteyse, o zaman hakikatinin farkında olarak,
düşünce ve uygulamaları ile içselliğinde" gizli güçlere, evrensel kuvvelere
yönelir, "bilinci" melekeler kazanır, bilinci yaşadıklarının değerine
göre formasyon kazanır, kendinde bulduğu mânâlar ve kuvvelerle zenginleşir.
Diğer bir değişle, o güzellikleri, mutlulukları paylaşmak, iyilik
yapmak, hayırsever, yardımsever olmak dediğimiz şeyler, şayet ahırete
"iman" varsa, "bilincin haline" ve "melekelerine" dönüşür; o hal ile
hallenmiş olur bilinç, o mânâlarla ahlâklanmış olur; hulku, halk oluş,
varoluş, işleyiş biçimi öyle olur... Özündeki Allah'a ait özelliklere
yönelir ve o özelliklerin varlığından ortaya konuşunu müşahede eder...
Yok eğer ahırete "iman" yoksa, bu kez, o bildikleri ve uyguladıkları,
dünyadaki kişiliğini, dünyadaki karakterini, tutum ve davranışlarıyla
dünyadaki yaşamını şekillendiren bir unsur olarak kalmış olur ve zaten
bunların karşılığını da dünyadaki bağları düzeyinde ziyadesiyle alır!
Çünkü, varlığının "madde bedenden ibaret" olduğunu zannıyla hareket
ettiği sürece kendi hakikatini inkâr etmekte, dolayısıyla yaşadıklarının,
bilincine nüfuzuna, bilincine dönük kazanımlarına kendisi "mâni olmaktadır".
"İçselliğinde" gizli, sistemin ana kuvvelerine şahit olamamakta, bu
gerçeği görmeye kör kalmaktadır. Burada, "şirkin bağışlanmaması" diye
işaret edilen gerçeğin, şirk koşanın, "dışarıdaki bir tanrıdan karşılık
gelmesini beklemesi sebebiyle, kendi varlığındaki ALLAH'a ait kuvveleri
değerlendirmeye mâni oluşu" şeklindeki işleyiş mekanizmasını hatırlayalım!
Zira Kur'ân-ı Kerim'in kesin hükmü "imanı olmayanın (şirk koşanın) asla
cennete giremeyeceği"dir; yani varlığında, Allah'a ait özellikleri yaşadığının
farkına varamayacağı ve buna şehadetin getirisine kendisinin mâni olacağıdır.
"İnnAllahe la yağfiru en yüşreke bi-hi ve yağfiru ma dune
zâlike limen yeşa ve men yüşrik billahi fekadiftera ismen azîyma."
Muhakkak ki Allah (b gerçeğince) kendisine şirk koşulmasını (şakiliği)
bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a
(b gerçeğince) şirk koşarsa (yanısıra bir varlık kabul ederse, ortak
tutarsa), gerçekten büyük bir iftira etmiş olur. (Nisa: 48)
Elbette insan için değerli olan, yaptıklarıyla "ahıretini kazanması"
ve "ebedi yaşamını imar edebilmesi"; dünya yaşantısını şekillendirmekle
kayıtlı kalmamasıdır. Zira, dünyada şöyle veya böyle ahlâklı olmak,
iyi olmak, hayırsever olmak, vs. cennete erdirmez!
Bu hususu açıkladıktan sonra, şimdi gelelim konunun asıl can alıcı
yanına; ahırete imanın işareti, getirisi ve sonucunun ne olduğuna...
Kendisini madde beden değil, bilinç olduğuna iman eden kişi, ebedi
yaşamını nasıl düzenlemek istiyorsa ona göre ahlâk edinmeyi amaç edinir,
dedik. Hakikaten bu evrensel sistemde işleyen ilahi kanunları çözer,
bu işleyişin ebedi yaşamındaki önemini fark ederse, bu aynı zamanda
onda kendi varlığının hakikatine ulaşması açılımını yapar. O vakit der
ki, beden olarak kendimi aynada görüyorum ve tanıyorum, fakat "bilinç"
olarak ben neyim? Nasıl bir varlığım? Özelliklerim nelerdir, bunlar
nerede biter? Benimle bu algıladıklarım arasında nasıl bir ilinti var?
Bildiklerimin ötesinde ne tür özellikleri, güçleri, hangi kemalâtı ortaya
koyabilirim? Bu arada, kendi varlığının hakikatini anlamaya, farketmeye,
–bir tanrının hakikatini değil– "ALLAH" ismiyle işaret edilenin kendi
varlığının hakikati olduğunu anlamaya, gereğini yaşamaya yöneldiği zaman
da "Rasûlullah" kavramının –"peygamber"in değil– bilincine varır ve
Allah Rasûlü'ne imanlı bakış ondan açığa çıkmaya başlar. Daha açıkçası,
"Hakikat-i Muhammedî" olarak işaret edilenin, evrensel bilinci meydana
çıkaranın ve tüm evrensel mânâların orijininin "Esmâ mertebesi" denen
hakikat olduğuna ve bu "Esmâ mertebesinin" insanın hakikati olduğuna
iman eder. Kendi "hakikatinin", tüm varlık suretlerinde açığa çıkan
(irsal olan) Esmâ mertebesi'nden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla,
o özelliklerin kendi varlığını oluşturduğunu ve de o özelliklerin melekî
yapı olarak varlığında açığa çıktığını ve sonsuz biçimde çıkabileceğini
farkeder.
Eğer varoluş amacı, özündeki (içselliğinde) gizli sonsuzluğu yaşamak
ve o kuvveleri açığa çıkartarak cennet denen gerçekliğe ulaşmaksa,
işte o aşamada, yaratılış amacına hizmet vermekte olan “Rasûlullah”a
yönelir –ölmüş peygambere değil– ve O'nun şefaatine nail olur.
Bu farkedişleri düzeyinde de "bilincine" hak ettiği formasyonu kazandırma
sürecine girmiş olur. İşte o zaman bilinç, kendisindeki potansiyelin
açığa çıkışını kemâliyle gözlemleyebileceği, ayna nöronları sayesinde
kendisine "özenebileceği" bir model arar! Kendinde var olup da yaşayamadığını
görmesi suretiyle kendisine aşkı yaşatabilecek, gönlünde yer edecek,
haliyle hallenebileceği bir mahâl arar. Eğer varoluş amacı, özünde (içselliğinde)
gizli sonsuzluğu yaşamak ve o kuvveleri açığa çıkartarak cennet denen
gerçekliğe ulaşmaksa, işte o aşamada, yaratılış amacına hizmet vermekte
olan "Rasûlullah"a yönelir –ölmüş peygambere değil– ve böylece O'nun
uzanan eline, şefaatine nail olur. Çünkü insanlara, vahye dayalı bir
şekilde hakikatlerini açıklayan ve hakikatlerinin "ALLAH" adıyla işaret
edilenin Esmâ mertebesi olduğuna "iman" etmelerini teklif eden "Allah
Rasûlü", bunun gereğini yaşamak üzere varolanların talebine ayna olur.
Kendisini et-kemik bir bedenden ibaret zanneden ise, varlığın her
zerresi olarak kendi mânâlarıyla açığa çıkmakta olanın ete-kemiğe bürünüp
Muhammedî sûretle seslenişine ve "b sırrıyla iman edin Allah'a ve Rasûlüne"
hitabına anlam veremez! Değerlendirmeleri, beş duyu algısından öteye
geçemediği için irsal oluşu "elçilik, peygamberlik" sanır, "kişi peygamber"
ile bloke olup, yöneldiğinin kendi hakikati olduğundan perdelenir. Âlemlerdeki
rahmet açığa çıkışına şahit olup da kendisine uzanan yardım eline nâil
olamaz. Sonuçta, Allah Rasûlü'nün dillendirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle
işaret edileni anlamak yerine, ya bu ismi hayalinde tasavvur ettiği
tanrısına verir, ya da ateist olur!
Kendi özündeki sınırsız, sonsuz mânâ okyanusunun farkına varan birim,
Rasûlullah (aleyhisselâm)'a ve dolayısıyla varlığının hakikatinin "Esmâ
mertebesi" olduğuna "iman" ederse, dışsallıkla kayıt altına girmez;
dış dünyaya sahiplik ve bağımlılık ile kendini sınırlamaz; böylece kaybetme
korkusu da olmaz!
"Onlar için ne korku söz konusudur, ne de hüzün!"
Ela inne evliyaullahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun. (10:62)
"Allah ahlâkıyla ahlâklanma" sırrını kavrayabilme sürecine girişin
koşulu "ahırete imandır" ki onsuz asla "tahalluku biahlâkillah" gerçekleşmez.
"Taklidi iman" ile "Nübüvvet"e tâbi olarak "gizli şirk" denen anlayış
içinde gereken çalışmaları yapmış ve bu halde boyut değiştirmiş olanlar
buradaki konumuz değil elbette.
Sonuç...
İman sahibinin yaptıklarıyla yakîni artarken; iman sahibi olmayan,
dışarıdaki bir tanrının vereceği karşılığı bekleyerek yaptıklarıyla
perdeliliğini artırır.
Bütün bu gerçekler dolayısıyla, Rasûlullah (aleyhisselâm)’a imanı
olmayanın, "Rasûlullah" kavramıyla nasıl bir gerçekliğe işaret edildiğinin
farkına varmayanın ve yaşantısında Rasûlullah (aleyhisselâm)'a özenmeyenin,
yönelmeyenin (salâvat), "yaşam" dediği, sadece dünyada ortaya koyduğu,
kişisel zevkleri ve mutlulukları olmanın ötesine geçemez! Ahırete imanı
olmayan kimse, bir konunun ebedi yaşamındaki yerini ve önemini bilemez!
Daha da önemlisi, yaptıklarına ötesindeki bir tanrının vereceği karşılığı
bekler, oysa bilincine kazandırdığıyla ona ne getirdiğini, ne götürdüğünü
farkedemez!
İman sahibinin yaptıklarıyla yakîni artarken; iman sahibi olmayan,
dışarıdaki bir tanrının vereceği karşılığı bekleyerek yaptıklarıyla
perdeliliğini artırır. İyi ahlâklı, hayatından memnun, yardımsever,
hayırsever olabilir ama “iman”ın hakikatinden ve dahi getirisinin ne
olduğundan habersiz geçip gider dünyadan...
Günümüzde yaşam sistemini açıklamaya çalışan çok sayıda öğreti var!
Bu öğretilerin bedene (dış dünyaya) veya bilince (içselliğe) dönük kullanım
farkını belirleyen şey, b sırrıyla kendi hakikati olan "Allah'a ve ahırete"
imandır. Bilgiyi madde bedene ve dünyaya yönelik kullananlar Rasûlullah
(aleyhisselâm)'a yönelmekten uzak kalıp, hakikatlerinden perdelilikten
kurtulamıyorlar.
Deccaliyet, böylece Mehdi (aleyhisselâm)'dan yayılan feyizden istifade
edip birtakım sırlara değinse dahi, temelinde "ahırete iman" unsurunu
barındırmadığı için dış dünyaya dönük kalır. Deccal'in bir gözü kördür.
İşte bu sebeple, dünyada Deccal'in cennetine aldananın ortamı nihayetinde
cehenneme döner.
Ve melhayatüd dünya illâ leibun ve lehv ve leddarul ahıretü hayrun
lilleziyne yettekun, efela ta'kılun: Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden
başka bir şey değildir. Bilfiil korunanlar için ahıret yurdu elbette
daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? (6:32)
|
|

|
|
Okyanusta dalga: Bir an
"var", bir an "yok"
Ahmed Bâki
2 Kasım 2007
Otuz
basamaklı "Nonilyon"dan
itibaren her defasında bin misli azaltarak saymaya başlasak, büyükten küçüğe
doğru sırasıyla "oktilyon", "septilyon", "seksilyon", "kentilyon" derken
"katrilyon", "trilyon", "milyar" ve "milyon" geliyor...
"Senseptenkatragintilyon"un bin misli olan "senoktokatragintilyon" ise
okunabilen en büyük rakam olarak kayıtlara geçmiş... 450 basamaklı... Senseptenkatragintilyon'dan
milyona inebilmek için ise sırasıyla sağındaki 443 sıfırın silinmesi gerekiyor...
Yani bildiğimiz "milyon", "senseptenkatragintilyon"un katrilyon kere x katrilyon
kere x bilmem kaç kez katrilyonda biri; kaybolup gitmiş, var mı yok mu belli
değil!
Bu kadarla bitmiyor elbette... Bunlar, şimdiye dek "okunabilmiş" en büyük
sayılar...
Okyanusta bir damla mı?.. Daha da ötesi mi?.. Uzun hesap...
Sayılardan ve bir misalden yola çıkarak bazı gerçekleri farketmeye çalışalım
bu kez...
Güney Asya'daki tsunami felaketinden sonra, sözkonusu dalgaların
Arapça "Allah" lafzına benzediğini iddia eder bir uydu fotoğrafı dolaşmıştı
uzun süre medyada ve internette...
Okyanustaki dalgalanmalar!.. Dalgalanmaların aldığı anlık şekiller!..
Dalgalanmaların büyüklükleri!.. Dalgalanmaların sayısı... Hiçbir aklın
alabilmesi mümkün olmayan boyutlarda veriler. Bunlar yanısıra, bakan
birçok insanın zihninde hâlâ duruyor o görüntü! "Evet", "öyle olmuş",
"varmış" deniyor!
Oysa...
"Dalga" ne demek; bir düşünsek... Aslında neye işaret etmekteyiz
"dalga" diye, bunu sorgulayarak başlasak!
Resimde değil, "okyanusta dalga"nın ne olduğunu anlayabilsek...
Okyanusun her noktasında aralıksız süregiden hareketlilikten neye
"dalga" adını verdiğimizi, "dalga" dediğimiz şeyin gerçekte "ne"
olduğunu anlamaya çalışsak...
Okyanusun her noktasında aralıksız süregiden hareketlilikten neye
"dalga" adını verdiğimizi, "dalga" dediğimiz şeyin gerçekte "ne" olduğunu
anlamaya çalışsak...
Ne bir "yerde", ne de bir "anda" durmayan, asla tutulamayan sonsuz
"dalgalanmaları" düşünüp, "dalga" dediğimizin sadece bir "anlık" bir
"geçiş" olduğunu farkedebilsek... Hatta aslında "dalgalar"ın sözkonusu
olmadığını; "dalgalar"ın birbirlerinden kopuk olmadığını, birbirlerinden
ayrılmalarının mümkün olmadığını, fakat bizim kesitsel "gözlemler" ya
da "algılarımızın" dalga imajını yarattığını hissedebilsek... "Dalga"
diye, anlık "görüntüleri" kabul ettiğimizi, dalganın bir "varsayım",
bir "tanımlama" olduğunu akledebilsek... Düşünsek ki, "dalga" diye andığımız
şey, süregiden sonsuz canlılığın sadece bir "anlık" lokal görüntüsünden
ibaret! Ortada ne bir karşılığı, ne de nesnel bir varlığı yok; ne durağan,
ne de tutulabilen birşey değil! Sonsuz geçişin bizdeki bir anlık "izi"!
Okyanustan gelip, yine okyanusa dönen!
Okyanus yüzeyinin ne kadarına, kentilyonda birine mi, oktilyonda
birine mi, yoksa nonagintilyonda birine mi "dalga" demişiz, bilmiyoruz;
fikrimiz yok! O estantane, suyun ne kadar sürelik bir geçişini yansıtıyor?
Bir anlık diyoruz; ama bildiğimiz saniyenin kaçta biri kadar kısa bir
anlık, bilmiyoruz! Onun gibi kaç süre var daha okyanus için; senseptentilyon
mu, senoktokatragintilyon mu, bilmiyoruz! Her an kaç değişik görüntü
oluşmakta okyanus yüzeyinde; unoktogintilyon mu, novemoktogintilyon
mu, fikrimiz yok!
Sözün kısası, resmi bir yana bırakıp "okyanusta dalga" dediğimizi
aradığımızda görmekteyiz ki, ortada aslında öyle bir şey yok! "Dalga"
denen, bir anlık bir gözlem, zihnimizdeki bir iz, bir imaj, bir isim
sadece... Okyanus ise sonsuz dönüşüm içinde; ondan gelen yine ona dönmede...
“Tek kare resim” olan "dalga" algısının bir imaj meydana getirdiğini,
aslında öyle bir şeyin zihnimiz dışında “yok” olduğunu farkedemiyoruz!
Biraz daha ilerleyelim... Bunların da ötesinde, bir an "var" gibi
görünmüş, bir sonraki anda hiç olmamış gibi kaybolmuş, bir "varsayım"
sadece "dalga" denen şey!
O görüntü anı, ne bir önceki anda vardı, ne de bir sonraki anda
var! Öyle bir dalga ki "resmi" var, kendi yok!
O görüntü anı, ne bir önceki anda vardı, ne de bir sonraki anda var!
Öyle bir dalga ki "resmi" var, kendi yok!
Her an sayısız hareket var olmakta ve yok olmakta; dev okyanusun
yüzü her an yeni bir hal almakta! Bütün bu süregiden sonsuz hareket
ve oluşlar yanında, bir resim karesine sığdırılmış, bir "an"da belirip
ertesi anda kaybolmuş bir "görüntü"nün anlamı ne; nasıl bir ayrıcalığı
olabilir okyanus için?
Ama siz istediğiniz anlamı yükleyebilirsiniz ona; bizim için mahsuru
yok!..
Üstelik buraya kadar yaptığımız, düşey bir değerlendirmeydi. Bir
de olayın yatay değerlendirmesi var elbette... Velev ki dalganın, okyanusun
sonsuz büyüklüğünde ve üzerindeki sayısız oluşlar arasında bir anlık
sabit bir "gerçeklik" olduğunu varsaysak... Kime göre o "görüntü" sözkonusu?..
Uydunun bulunduğu noktadan bakana göre!
Devamlı hareket halindeki su kütlesinin verdiği sayısız eğimlerin
her bölgesi, her yöne farklı yansıtmaktadır ışığı elbette. Bir "noktaya"
doğru sudan yansıyan ışığa göre "o görüntünün" ortaya çıkışı sözkonusu
iken, farklı noktalardaki gözlemcilere göre o anda ne öyle bir yansıma
var, ne de öyle bir dalga görüntüsü!
Gözlem noktası mutlak olsa, bu kez ışık kaynağının farklı bir noktada
oluşuna göre de yine yok öyle bir yansıma ve görüntü... Ve ışık kaynağının
sayısız noktalarda olabilmesi sözkonusu... Her bir bakış noktası için
aynı anda farklı bir okyanus; "okyanus içre okyanuslar" gibi... Ama
algılanabilecek tüm okyanuslar, aslında tek bir okyanus!
“Okyanus içre okyanuslar” diye kabul ettiğimizden, “tek kare resim”
diye tanımladığımız "dalga"ya kadar tüm tespitler aslında tek bir
varlığa işaret etmekte, ondan gelip ona dönmektedir.
“Okyanus içre okyanuslar” diye kabul ettiğimizden, “tek kare resim”
diye tanımladığımız "dalga"ya kadar tüm tespitler aslında tek bir varlığa
işaret etmekte, ondan gelip ona dönmektedir.
Ötesi bir yana, şimdilik bunları hesaba katarak dahi o resim karesine
baktığınızda orada varsaydığınız "dalga görüntüsü" ne ifade etmektedir;
her an, her zerrede meydana gelen sayısız oluşlar yanında?
Öylesine "göresel" bir varsanış ki, o harekete göre, o alana göre,
o bakış noktasına göre, ışık kaynağının o noktada oluşuna göre ve geçip
gitmiş o "anlık" pozlamaya göre... Bunlar gibi daha nice sayısız değişken
var ve bunlardan herhangi birinin, olmaması bir yana, sadece değişmesi
bile, o dalganın ne görüntüsünden, ne varlığından hiç sözedilememesi
demek...
Yukarıdan okyanusu siz gözlemliyor olsanız... Sürekli hareketli su
yüzeyinin ışıkla oyunlarını ve gözünüze yansıyan parıltılarını seyretseniz...
Süregiden seyrinizde ufkunuzu kaplayan o okyanusun bir kıyısındaki aralıksız
dalgalanma içinde, öncesi ve sonrasından hiç ayrılmamış bir "an"lık
"geçiş" size ne ifade edecekti? Resim karesindeki gibi bir "dalga"nın
varlığından bahsedebilecek miydiniz?.. Asla!
“Tek kare resim”de yeralan, sanal bir hâl, anlık bir oluş, kayıp
bir görüntü!
Konunun başka yönleri de var tâbi... Örneğin, acaba bu enstantanenin
dışında, kaçırdığımız ve varlığından hiç haberdar olmadığımız, varolabileceğini
hiç aklımıza bile getirmediğimiz, bir tek o anda kaç senseptenkatragintilyon
başka "görüntü" sözkonusu her yanda? O anın dışında daha kaç senseptenkatragintilyon
an ve o anlardaki oluşlar sözkonusu?.. Rakamlar bu oluşları ifade etmeye
hiç yeter mi?.. Onun gibi misli oluşları veya makro ya da mikro oluşları
hangi sayılarla ifade edebiliriz? Milyar mı, oktilyon mu, senoktokatragintilyon
mu? Yoksa sayıların kifayet etmeyişiyle mi?
Bütün âlem, her "şey" böyle işte... Var dediğimiz her şey bir an
var, bir sonraki an kayıp, yok!
Muhyiddin Arabî hazretleri, "Kâinat her an yok olup bir sonraki anda
yeniden var olmaktadır" diyor, bugünün teorik fiziğinde "her an yeni
bir hal alan string boyutunun süregiden sonsuz dönüşümüne" işaretle
âdeta...
Bilmem, "her an yeni bir şanda" oluşun boyutlarını fark ettirebiliyor
mu bize biraz bu akıl almaz rakamlar! "Var" kabul ettiklerimizin, sınırsızlıkta
"hiç"ten fazla ne olabileceğini hissettirebiliyor mu bu veriler!..
İşte bu kadar değişkene göre varlığı hiç sözkonusu olmayan, fakat
bizim "bakışımıza" göre "bir anda" ortaya çıkıp bir sonraki anda kaybolan
o oluşların algıladığımız kesitini çeşitli varlıklar, yani "dalgalar"
diye anmakta, ne var ki hemen sonrasında okyanusu da dalgalardan ibaret
zannetmekteyiz...
Düşünün, aslolan hakikat yanısıra "var" dediğimiz neyin "varlığı"
aynen böyle değil?..
"İlim konusunda Rasûlullah (aleyhisselâm)'dan başkasına özenmedim;
bilgilerimin hepsi hatadan korunmuştur, nakle ve rivayete dayanmaz"
diyerek şükrünü ifade eden Muhyiddinî Arabî hazretleri, "Âlemde
tek bir varlık vardır, O da vücud-u mutlak olan Allah'ın varlığıdır.
Diğer varlıklar bu varlığın çeşitli zuhurları ve değişik tecellileridir.
Var zannedilen şeyler aslında vehim ve hayalden ibarettir" diye
çağdaş bilimin keşiflerine yüzyıllar öncesinden işaret etmişti!
"Yedi deniz mürekkep olsa, bir o kadarı daha" misaliyle nasıl bir
anlayışa yönlendirilmekteyiz?
“Her an alınan yeni bir şan”ın, tek kare resme yansıyan sanal varlığı...
Vehim nurundan her an “var” olup, hemen sonrasında “yok” olarak sürekli
yeniden yaratılan “kareler”!
Okyanustan meydana gelen ve okyanusa dönen dalgalar! Seyreden indinde
her “an” gerçekleşen bir olay! Ki bu da bir bakıştır yalnızca! "Vücut
verir “su”, canlılığıyla; “kare” içindeki her bir dalga sûretine böylece…
"İnna lillah ve inna ileyhi râciun." (Allah'tanız –Allah'a aidiz
ve O'na dönücüleriz.)
"İlim konusunda Rasûlullah (aleyhisselâm)'dan başkasına özenmedim;
bilgilerimin hepsi hatadan korunmuştur, nakle ve rivayete dayanmaz"
diyerek şükrünü ifade eden Muhyiddinî Arabî hazretleri, "Âlemde tek
bir varlık vardır, O da vücud-u mutlak olan Allah'ın varlığıdır. Diğer
varlıklar bu varlığın çeşitli zuhurları ve değişik tecellileridir. Var
zannedilen şeyler aslında vehim ve hayalden ibarettir" diye çağdaş bilimin
keşiflerine yüzyıllar öncesinden işaret etmişti!
Malûm resme gelince... "Tsunami felaketindeki dalgalarda kutsal mesajların
yazılı olduğuna" inanılmasının veya bunlara "çocukça inanışlar" olarak
bakılmasının bizim için bir mahsuru "var" mı? "Yok"!.. Bu arada, okyanusu
dalgalardan ibaret zannedenler, dalga olmayınca okyanus da yok oldu
sanır! Oysa sakın karıştırılmaya! Okyanus yok, okyanusun canlılığı yok,
okyanusun dev dalgalanmaları yok demiyoruz! Kahhar bir Sistem var ve
aralıksız işliyor! Suyun kudretini, dalgalanmasının sonuçlarını yaşayan
bilir ancak! Bizim konumuz sadece "dalga görüntüleri"!
Siz, önünüze konulanları öyle kabul ederek de kullanabilirsiniz yaşam
tercihinizi, baktığınız şeyin aslını ve ötesini düşünerek de... Fakat
bir gerçeği itiraf edelim ki, tanrının grafiti becerisini görmek hâlâ
sevinç kıpırtıları yaratmaya yetebiliyor çağımızın dindar aydınlarında(!)
dahi. Oysa, sapa, çöpe, suya değil, isterse "tanrının" adını dağa, taşa
yazdığı iddia edilsin, böyle şeyler, üzerine "din" kıyafeti giydirilmeye
çalışılan "taraftarlık" oyunları ve eğlenceleridir! Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın
bildirdiği orijin İslâm, böylesi anlayışlardan münezzehtir!
|
|

|
|
31565 kez okundu.
|
|
|
Kasım 2007

|
|
Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitaplar

Holografik Bakış
(2005)

Aynadaki Evren
(2005)

Giz'li Gülşen
(2001, 2003, 2005)
Kullanım
» Üstteki lisanlardan ana sayfalara
gidebilirsiniz
» Yazıların üst kısmındaki rakamlara tıklayarak punto büyüklüğünü
değiştirebilirsiniz.
» Metinlerin üstündeki yazıcı ikonuyla sırf metni yazdırabilirsiniz (devamlarını
açmayı unutmayın)
» Üstteki menüden tavsiye et'i seçerek veya yazıların altındaki ikona tıklayarak
bu sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|
|